Şafak Güneş Gökduman: 60’lardan Günümüze Mel Ramos ve Sanatı

Share Button

Mel-Ramos-Studio

Çeviren: Ayşe Anaçoğlu

24 Temmuz 1935’te Kaliforniya’da doğan Mel Ramos, lisans ve yüksek lisans öğrenimini Sacramento State Üniversitesi’nde tamamlamıştır. Pop Art’ın önemli temsilcilerinden biri olan Ramos, 50’li yılların sonlarında, daha çok silik arka panolar ve kaba fırça darbelerinden oluşan ve kendisinin sürrealist olarak nitelendirdiği yağlı boya resimler yapmıştır. 1960′lı yıllarda stilini değiştirerek figüratif çalışmaya başlayan Ramos, bu dönemde çizgi roman kahramanlarını klasik ressamlardan aldığı ilhamla yeniden yorumlar. 1960’ların sonuna doğru Pin- up resimlerle ünlenir. 1970′lerden sonra resimleri daha farklı bir boyut kazanan Ramos, Manet, Gerard, Boucher, Modigliani gibi klâsik ressamların çalışmalarından esinlenerek onların eserlerini parodik biçimde Pop sanata uyarlar. 2000’lerde mitolojik kahramanların yer aldığı seri resimler yapan Ramos’un eserlerinde öne çıkan imaj kuşkusuz çıplak kadın figürüdür. Ramos’un imajlarını popüler kültür ve kitle iletişim araçlarından aldığı ve çıplak kadın figürüyle tüketim nesnelerine aynı karede yer verdiği resimlerinde kadın figürü kadar mizah da vazgeçilmez unsur olarak yer alır. Hâlen Kaliforniya ve İspanya’da yaşayan ve son çalışmalarını bu yıl içinde “Girl” ve “Hollywood” başlıklı sergilerinde izleyiciyle buluşturan Mel Ramos’la sanatı ve Pop Art üzerine konuştuk.

Şafak Güneş Gökduman: Sanatla ilgilenmeye nasıl başladınız?

Mel Ramos: Küçük bir çocukken babam beni Kuzey Kaliforniya’ya geyik avı gezisine götürmüştü. Orada babamın birkaç arkadaşıyla birlikte kiralık bir kulübede kalmıştık. Babamın arkadaşlarından biri, her gece yemekten sonra “cooties” denilen küçük böcekleri çizerek beni eğlendirmişti. Ben, onun çizdiği o güzel resimlerden kolayca etkilendim. Bu benim ilk anlamlı sanat deneyimim oldu ve bende ressam olma hevesini uyandırdı. Bu heves o günden beri büyüyor.

Ş.G.G.: Ressam Wayne Thiebaud’dan etkilendiğinizi okumuştum. Bu etkilenmeden biraz söz eder misiniz?

M.R.: 1953’te, lisedeki son yılımda, tüm son sınıf öğrencilerinin kariyerden bahseden farklı konuşmacıları dinleme olanağı bulduğu bir kariyer günü vardı. Ben sanatla ilgili konuşmalara katıldım ve konuşmacı bir üniversitede ders veren Wayne Thiebaud’ydu. O, duygu ve düşüncelerini açık bir şekilde ifade edebilen mükemmel bir konuşmacıydı. Beni öyle etkiledi ki liseden mezun olduktan sonra Sacramento Koleji’ne kaydımı yaptırdım ve Wayne’den ders aldım. Arkadaş olduk, aynı zamanda o benim kılavuzum oldu.

Hav-a-Havana 7, 1996, tuval üzerine yağlıboya, 101.6 x 177.8 cm.

Ş.G.G.: Wayne Thiebaud dışında sanat anlayışınızı etkileyen sanatçılar da oldu mu?

M.R.: Beni etkileyen ressamları kronolojik olarak sıralarsam Salvador Dali’nin eserlerini keşfettiğimde 14 yaşımdaydım. Onu mükemmel zekâsı ve sıra dışı çizim yeteneğiyle bana sanat tutkusu aşılayan Wayne Thiebaud takip etti. 1955’te “Işığın Efendisi” Joaquin Sorolla’nın sanatını keşfettim. Diego Velázquez ve Willem de Kooning de beni önemli ölçüde etkilemiştir.

Ş.G.G.: İlk sergilerinizi 60’lı yılların başında açtınız. O dönemin sanat ortamından biraz söz eder misiniz?

M.R.: 1960’larda Pop Art yeni bir çağ açtı. Özellikle New York’ta heyecan verici bir zamandı. Fakat Kaliforniya’da Pop sanatçıları olarak tanımlanan başka bir grup sanatçı daha vardı: Ed Ruscha (Edward Ruscha), Wayne Thiebaud, Billy Al Bengston, Joe Goode, Phil Hefferton (Phillip Hefferton) ve ben. Eleştirel dikkatin son safhasında olan Soyut Ekspresyonizmin savunucuları oldukları için bu akım tarafından tehdit edilen yazarlar ve eleştirmenler endişeliydi. Fakat Pop Art popüler medya tarafından hemen benimsendi; çünkü çoğu medya hakkındaydı ve basında benzeri görülmemiş bir ilgi bulmuştu.

Ş.G.G.: Bazı sanat tarihçileri sizin eserlerinizi Pop Art akımı içinde değerlendiriyor. Bazıları ise eserlerinizin imalı ve parodik Pop hareketi içindeki eğilimleri yansıtmadığını söylüyor. Siz sanatınızı nasıl konumlandırıyorsunuz?

M.R.: Pop Art, bir grup ressamın eserlerinin benzer estetik duyarlılığa sahip olduğu, yollarının kesiştiği zaman 1960’larda çok kısa bir sürede gerçekleşen bir şeydir. Benim durumuma gelirsek, ben dönemin birçok yazarı tarafından Pop sanatçısı olarak gösterildim. Eserlerimin bu şekilde tanımlanması ile ilgili bir sorunum yoktu. Sanırım ben kendimi eski kafalı bir Sürrealist olarak sınıflandırırdım; çünkü o tür stratejileri eserlerimde sık sık kullanırım. Fakat sanırım genel olarak figüratif resimler yapan bir sanatçıyım.

Ş.G.G.: Siz kendinizi herhangi bir akımın temsilcisi olarak görmeseniz de bazı kaynaklarda Fotorealist, bazı kaynaklarda ise Pop Art sanatçısı olarak tanımlanıyorsunuz. Sizin tarzınızın Pop Art’la ya da Foto-Realizm’le örtüştüğü ya da ayrıştığı noktalar nelerdir?

M.R.: Sanıyorum, çizgi roman kahramanlarını resimlediğim 1960’lı yıllarda bir Pop sanatçısıydım. Sanatçılar farklı yönlere gittikleri için Pop Art kısa bir süre içinde sona erse de Pop Art’ın şok etkisi günümüze kadar sürdü. Eserlerim Honey Truewoman tarafından “Realism In Drag” (Realizm Sıkıntıda) başlığıyla nitelendirildi. Ve sanırım bu da eserlerimi yeterince açık bir biçimde ifade ediyor. Foto-Realistler fotoğrafı olduğu gibi resimlemeye çalışırlar. Ben de fotoğraflardan çalışırım; fakat ben, onları resimsel bir fikri temel alarak yorumlarım.

Doggie Dinah, 1995, tuval üzerine yağlıboya, 157.48 x 114.3 cm.

Ş.G.G.: Peki bu fotografik imajı resme dönüştürme ya da yorumlama süreci nasıl gelişiyor?

M.R.: Bayan modellerimden elde ettiğim bir sürü fotoğrafı tararım. Sonra bu fotoğrafları bilgisayarıma yüklerim ve photoshop programını kullanarak eskiz niteliği taşıyan bir görüntüye/imaja (dijital kolaj) yapıştırırım. Genellikle belirli bir fikre odaklanan birkaç imaj oluştururum ve bunlardan en güçlüsünün resmini çizerim.

Ş.G.G.: Honey Truewoman, sözünü ettiğiniz yazıda eserleriniz için “Ramos’un resimleri ancak Playboy stilinin izin verdiği ölçüde gerçek olabilir ve Playboy fotoğrafları tamamen gerçek değildir.” şeklinde yorum yapıyor. Sizin eserlerinizde gerçeklik ne ölçüde önemli?

M.R.: Eserlerim “Realist” olmaktan çok “Anlatımsaldır”.

Ş.G.G.: Eserlerinize baktığımızda ilk çalışmalarınızın çizgi roman kahramanları üzerine olduğunu görüyoruz. Neden çizgi roman?

M.R.: 1959’lu yılların sonlarında, Soyut Ekspresyonizm’in alacakaranlık yıllarında, Willem de Kooning, Franz Kline, Robert Motherwell, Arshile Gorky, Mark Rothko gibi ustaların eserlerine benzer Soyut Ekspresyonist resimler yapıyordum; ama hiçbir zaman onların eserlerini gölgede bırakamayacağımı anladım. Bu yüzden moda olan fakat tutku uyandırmayan resimler yaparak ciddi bir ressam olamayacağıma karar verdim. Kendi tutkumu uyandıracak resimler yapmak istediğime, yani gençliğimin çizgi roman kahramanlarını çizmeye, karar verdim ve sanat tarihi geçmişimden dolayı -Yüksek Lisansımı Kaliforniya Üniversitesi’nde Sanat Tarihi üzerine yaptım- bu figürleri George Romney, John Singer Sargeant, Joaquin Sorolla ve diğerlerinin seviyesine çıkarmak istedim. Bu yüzden klasik porte resmi geleneğiyle Batman, Süpermen, Wonder Woman vb. çizgi roman kahramanlarının yağlı boya tablolarını yaptım.

Ş.G.G.: Çizgi roman kahramanları ve Pin-up kızlarından sonra 1970’lerde klasikleri yeniden yorumladığınızı görüyoruz. Bu klasiklere dönüş sürecinden bahseder misiniz?

M.R.: Eserlerim biçimsel stratejilerin kademe kademe gelişmesiyle oluşmuştur. Ben seri resimler yaparım. Eserlerimin konusu kadın figürü olsa da amacı parodi ve ironidir. En iyi fikirlerin sanat tarihinden geldiğine inanıyorum bu yüzden Velasaques, Ingres, Manet, Modigliani gibi büyük ustaların, figüratif resimlerini temel alarak resimler yaptım. Bu sanatçıların nü figürleri ikonik imajlardan oluşur ve sanat tarihindeki ikonik figürlerin resmini yapmak benim her zaman ilgimi çekmiştir.

Ş.G.G.: Anladığım kadarıyla bir ressamın sanat tarihini ya da klasik eserleri göz önünde bulundurması gerektiğini düşünüyorsunuz?

M.R.: Sanat tarihindeki resimlerde birçok fevkalade fikir vardır. Amacıma uygun olduğu takdirde, eserim için bu fikirleri ödünç almaya karşı değilim. Esinlenmeye fazlasıyla inanan biriyim.

Galatea 9, 2008, tuval üzerine yağlıboya, 152.4  x 91.44 cm.

Ş.G.G.: Sizin de belirttiğiniz gibi seri resimler yapıyorsunuz. Bunun avantajları ve dezavantajları nelerdir?

M.R.: Normalde seri resimler yaparım; çünkü aklıma bir fikir geldiğinde doğru olanı bulmak için genellikle birkaç resimden fazlası gerekir. Bu seriler çoğunlukla daha iyisini yapamayacağımı düşündüğümde sonlanır.

Ş.G.G.: Bonnard, Jacques Louis David, Manet, Gerard, Boucher, Modigliani ve Gerome’nin eserlerini parodik biçimde yorumluyorsunuz. Sizce bu ressamların ortak noktaları neydi ya da onların eserlerinde sizin ilginizi çeken şey neydi?

M.R.: Hepsinin beni etkileyen ortak noktası,  kadınları çıplak resmetmeleriydi.

Ş.G.G.: Peki, çıplak kadın figürü sizin için nasıl bir anlam ifade ediyor?

M.R.: Bilmiyorum, sonunda gerçeği ortaya çıkarmasını umut ederek çıplak kadın figürü çizmeye devam ediyorum ya da belki de arzu konusu olmasındandır.

Ş.G.G.: Kadın figürü Pop Art sanatçılarının oldukça sık kullandıkları imajlar arasında. Pop Art sanatçılarının kadın imajını genellikle ya bir tüketim nesnesiyle birlikte ya da bir tüketim nesnesi gibi kullandıkları ifade ediliyor. Tabi bu sizin eserleriniz için de geçerli. Kimi eleştirmenler bunu ironik bulurken kimisi aşağı sanat olarak nitelendiriyor. Siz Pop Art’ın kadın imajına bakışını nasıl değerlendiriyorsunuz?

M.R.: Bunun doğru bir nitelendirme olduğunu sanmıyorum, benim dışında kadın imajını kullanan bildiğim Pop sanatçıları Tom Wesselman ve Roy Lichtenstein’dır. Benim imajlarım daha çok anlatımsalken onların her ikisi de imajları stilize etme yoluna gitmişlerdir. Kadın imajını kullanan Jeff Koons gibi sanatçılar da olduğu için, ben sadece Pop sanatçılarının ilk kuşağından bahsediyorum.

Süpermen, tuval üzerine yağlıboya, 1961, 101.6 x 76.2 cm.

Ş.G.G.: Pop Art’ta Kadın İmgelemi” adlı Yüksek Lisans tezinde Karolin Fişekçi Pop Art’ta kadın imajını kullanan sanatçılar arasında size de yer vermiş ve “Chiquita” adlı çalışmanızın feministleri kızdıracak türden olduğunu ifade ettikten sonra bu resimle ilgili olarak “Ben burada sanatçının kadına böyle bir bakışı olduğunu sanmıyorum. O zaman kullanılan kadın imgelerine benzer bir resim ya da espri yapmış bence.” demiş. Ben de bu konuya sizin fikrinizi alarak açıklık getirmek istiyorum. Bu konuda neler söyleyeceksiniz?

M.R.: Haklı, “Chiquita” birçok eserim gibi mizahî olarak tasarlanmıştır.

Ş.G.G.: Sizin kadın imgesini kullandığınız eserlerinizi tüketim toplumunun mizahî bir eleştirisi olarak algılayabilir miyiz?

M.R.: Hayır, bu sadece bir bakıma doğru. Ben eleştirel olmaktan çok mizahî olmaya çalışıyorum. Eserlerimi alegorik olarak düşünüyorum.

Ş.G.G.: Yeniden yorumladığınız eserlerde dikkatimi çeken farklı ressamlara ait iki resmin de aynı mitolojik hikâyeye dayanması oldu.  “David’s Duo” ve “Regard Gerard” adlı eserlerinizde Jacques Louis David’in ve François Pascal Simon Gérard’ın “Cupid and Psyche” konulu eserlerini parodik biçimde yorumluyorsunuz. Bunlara Birth of Venüs ve Galetea serisini eklersek mitolojinin çalışmalarınızda oldukça önemli bir kaynak olduğu izlenimi doğuyor.

M.R.: Evet, bu doğru. Mitolojiye oldukça ilgim var; çünkü mitolojide insanî değerleri temsil eden kadın kahramanların çıplak figürlerini bulabilirsiniz.

Ş.G.G.: Çalışmalarınıza kronolojik olarak baktığımızda çizgi roman kahramanları serisi, Pin-up kızları, klasiklerin yorumlanması, mitolojik kahramanlar gibi geniş bir yelpazede eserler verdiğiniz görüyoruz. Ancak hepsine bir bütün olarak baktığımızda bu çalışmaların, arka planda mitolojik hikâyelerin yanı sıra çizgi roman ve reklam metinleri gibi yazılı veya sözlü bir metne dayandığını söyleyebilir miyiz?

M.R.: Evet, klasik sanatta görünen karakterlerin çoğu edebiyat ve mitolojiden doğmuştur. Geçen yaz Paris’te Louvre Müzesi’ndeki sergide gördüklerim bunun kanıtıdır. Titian (Tiziano Vecellio), Tintoretto (Jacopo Robusti) ve Veronese (Paolo Caliari)’nin eserleri sergileniyordu. Galerilerden birine girdim, orada benden önceki bu sanatçılar tarafından yapılmış birçok nü kadın resmi vardı. Daha önce bu kadar nü resmi hiç aynı yerde görmemiştim. Hepsi mitolojiden alegorik resimlerdi. Onları görünce kendi işimin doğruluğunu hissettim.

Ş.G.G.: 12.01.2010 – 05.03.2010 tarihleri arasında Viyana’da Galerie Ernst Hilger’de açmış olduğunuz Jennifer Aniston, Angelina Jolie gibi ünlü isimlerin çıplak resimlerinin yer aldığı “Hollywood” sergisi Türkiye basınının da oldukça ilgisini çekti. Hatta sanatçılardan bazılarının bu duruma tepki gösterdikleri yazıldı. Bu sergi fikri nasıl ortaya çıktı?

M.R.: Uzun zamandır Hollywood’daki büyük işaret hakkında seri resimler yapmak istiyordum. Dokuz resimden oluşan bir seri, yani “HOLLYWOOD” kelimesindeki her harf için bir tane. Bir harfle etkileşim içinde olan her bir resmin ikonik (görüntüsel) bir figürü var. Örneğin” H” harfiyle Angelina Jolie.

Ş.G.G.: Sanatçıların tepkisi basına yansıdığı şekilde miydi?

M.R.: Bilmiyorum.

Hollywood Suite 3 L, 2009, tuval üzerine yağlıboya, 102 x 76 cm.

Ş.G.G.: Bildiğim kadarıyla 4 Mart-24 Nisan tarihleri arasında San Francisco’da, Modernism adlı galeride “New York” başlıklı serginiz vardı. Bu sergiden biraz söz eder misiniz?

M.R.: Bu, yeni çalışmalarımdan oluşan bir sergi. Arka planda, bir sözcükle birlikte ikonik figürlerin portrelerinin yer aldığı  “GİRL” başlıklı bir seriden oluşuyor. Portrelerdeki MENINA, CHICA, BABEE, PIGE, FILLE, RAGAZZA gibi sözcükler “girl” (kız) sözcüğünün farklı dillerdeki karşılığından oluşuyor.

Ş.G.G.: Hiç Türkiye’de bulundunuz mu? Türkiye’de bir sergi açmayı düşünür müsünüz?

M.R.: Daha önce hiç Türkiye’de bulunmadım. Fakat ülkenizi ziyaret etmek istiyorum; çünkü Türkiye’nin tarihî bakımdan önemli bir geçmişe sahip ve ben seyahat etmeye bayılırım. Evet, İstanbul’da bir sergi açmak isterim, tercihen de bir müzede.

NOT: ARTİST MODERN, Sayı: 16, Haziran 2010, Sayfa: 46-49 yayımlanmıştır.

Share Button
Şafak GÜNEŞ GÖKDUMAN

Hakkında Şafak GÜNEŞ GÖKDUMAN

2000- İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldu. 2001-2002- İstanbul Teknik Üniversitesinde İnkılap Dil Enstitüsü’nde bir yıl İngilizce Hazırlık okudu.(Sanat Tarihi YL) 2005- İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı ABD. Yüksek Lisansını tamamladı. Ocak 2017 “1980 Sonrası Türk Romanında Üstkurmaca” başlıklı teziyle İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Doktora programından mezun oldu.Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsünde Türk Sanatında doktora çalışmalarına devam etmektedir. 1998 yılından itibaren Varlık, Virgül, E, Hürriyet Gösteri, Sanat Antika Koleksiyon ve rh+ artmagazine gibi dergilerde sanat ve edebiyat üzerine makale ve röportajları yayımlanan Şafak Güneş (Gökduman), Kasım 2013’ten beri KolajART’ın Yayın Yönetmenliğine devam etmektedir. Abdülhak Şinasi Hisar’ın İstanbul’u adlı incelemesi İBB. Kültür A. Ş. tarafından yayımlanmıştır.

Yorumlara kapalıdır