Şeref Akşit: Atölye Günlükleri 6: Tülin Onat

Share Button

GÖRSEL 1

Şeref Akşit: Merhaba hocam, sizi tanıyoruz ama yine de Kolaj Art okurları için biraz kendinizden çocukluk yıllarınızda resme nasıl ilgi duyduğunuzdan biraz bahsedebilir misiniz?

Tülin Onat: Çocukluğum Heybeli Ada’da ve Laleli’de geçti. Beş yaşlarındayken, Laleli’deki evimizde bakımsız bir havuz vardı, havuzun etrafına çamurlardan kurbağa heykelleri yapmaya başladım. Şimdi düşündüğümde, enstalasyonlar  daha orada oluşuyor.. Sonra aklıma gelen, balkonun altında kırlangıçlar vardı, onlardan etkilendim ve sonra her yere kırlangıç resimleri çizmeye başladım. Radyonun hoparlörünün bezlerini makasla kestim ve kendimce onlardan kırlangıç yuvası yaptım, ardından çamurlardan kırlangıç heykellerini ilave ettim. Tabi akşam babam eve gelince önce çok beğendi daha sonra radyonun hoparlörünü kestiğimi görünce ilk tokadımı yedim.

Gülüşmeler…

T.O.: Tabi ilk çalışmalarım orada doğmuş, heykel, enstalasyon, resim…Evet, kurbağalar başlangıcım oldu. Sonra ilkokulda yine çamurdan domates, patlıcan, biber heykeli oluşturdum ve boyadım. Öğretmenime hediye ettim. Gerçekten “Domates, biber ve patlıcanları niye getirdin okula?” dedi. “Bunları ben yaptım öğretmenim.” dedim. Çok şaşırdı, diğer öğretmenlere de gösterdi, merakla baktılar, benim yaptığıma inanamadılar. O dönemlerde beklentileri yükselttim, sorumluluklarım aynı şekilde katlanarak ilerledi. Tahtaya haritayı ben çizer oldum, sınıfın resim yarışmalarında temsilci olarak hep ben vardım, tarih şeridini de yine ben düzenliyordum. Bir de yaptığım bir resim, Şangay Çocuk Resim Yarışması’nda ödül alınca işler ciddileşti. Klasiktir ya çocuklara takılırlar hep, “Büyüyünce ne olacaksın?” diye soruyorlardı. “Ressam olacağım.” diyordum. “Sen hiç ressam tanıdın mı, gördün mü?” diyorlardı, “Görmedim ama olacağım.” diyordum. Hep babamdan duymuşum “Ressam olacak benim kızım!” diye, tabi sık sık onu tekrarlıyorum. Babam kutular dolusu boya getiriyor, beni çok onure ediyordu. Beş yaşından beri öyle bir koşullandım ki, başka bir şey olma seçeneğim kalmamıştı. Resimden başka bir şey yapamaz hale geldim.

Gülüşmeler…

Ş.A.: Atölyeden bahsedelim biraz da…

T.O.: Evim bazen dağınık olsa da, atölyem asla olmaz! Atölyeyi her zaman temiz tutuyorum, düzen önemli. Geliş gidiş saatlerim yalnızca yoğunlaşmayla sınırlıdır, sabahın köründe gelip gecenin geç saatlerinde gittiğim de olur, yalnızca üç saatliğine uğradığım da. Tabi okulda dersim olduğu gün, öncesinde mutlaka bir iki saat uğruyorum ve dersten sonra yine mutlaka buraya geliyorum. Evim karşıki sokakta, gayet yakın ama yine de mesela bu sabah, evde kahvaltı edip çıkmaktansa sabah beşte kalkıp geldikten sonra kahvaltımı burada ettim.

Ş.A.: …çünkü burası sizin ibadethaneniz!

T.O.: Evet, yaşam biçimim bu. Burası kutsal mekân benim için.

Ş.A.: Dilerseniz resimlerinizin biraz da teknik yönlerinden, özelliklerinden bahsedelim. Soyut olmaları gereği, formalist olarak da görülebilirler. Hatta kimileri dekoratif diye de eleştiriyor olabilir. Biraz sanatta form anlayışından dem vuralım. Tabi bilmeyenler atıp tutarlar ama kimi sanatçılara göre formun kendisi ruha şekli verir… 

GÖRSEL 2

T.O.: Renkle, derinlikle, formlarla ilgileniyorum, resim form demektir benim için. Derdim çok. Tuvalin arkasında da boyutumuz var, ona ulaşmaya çalışıyorum.

Ş.A.: Gördüğüm kadarıyla, ışık, mekan, sürekli bir espas arayışı, derinlikle uğraşıyorsunuz. Daha derine inme çabaları, sorunsalları hiç bitmiyor…

T.O.: Evet, sanatçı tatminsiz -iyi ki de tatminsiz ki bu mücadele hiç bitmiyor- sonunu ben de hala kestiremiyorum. Şimdilik üç kat gidiyorum. Matematiksel bir şekilde araştırıyorum, bakalım daha ne kadar arkasına gideceğim…

      GÖRSEL 3 (1)

Ş.A.: Sanat dallarında birbirinden etkilenme olmasaydı sanırım bu kadar hızlı ilerleme olmaz ve bu kadar çok çeşitli, farklı deneyimsellikleri barındırmazdı. Sanatlar arasında en hızlı iletişimin birleştirici unsuru, müzik var mesela. Müzik, bilindiği ve tahmin edildiği kadarıyla ilk sanat dalıdır. Gerçi mağara resimleri de çok eskiye dayanır, son bulunan Chauvet Mağara’sındaki resimler uzmanlara göre ortalama otuz iki bin yıl öncesine denk geliyor ama insanoğlu ilk mırıldandığı anda ezgi, yani müzik üretmiştir. Buna göre insanoğlu, eli bir şey tutmadan, bir şeyleri çizmeye bile başlamadan müzik üretmeye başlamış olmalı, müzik tarihçilerinin tezleri de bu yönde. Kutsal kitaplarda da “Önce ses vardı.” denir ya. Müzik dinlemeyen, müzikten etkilenmeyen ressam düşünemiyorum. Tabi sözlü müzik, bir de enstrümantal müzik varken, ona karşılık gelecek figüratif ve soyut resim bulunuyor. Bu bağlamda, sizin resimleriniz de soyut resme denk düştüğünden, çoğunlukla Klasik Batı Müzik’in etkilerini görmek mümkün. Tabi Avusturya-Macaristan, Almanya, İtalya, Polonya… derken yüz yıllar içinde, batıdan doğuya, Orta ve Doğu Avrupa, yirminci yüz yılda Rus müziği, sonra daha doğuya, Tibet, Kore, Japon müziği okumaları yapmak mümkün. Özellikle onların meditatif müzikleri gibi resimleriniz sade, rafine, ferah, huzura ermiş bir Budist dinginliğinde.

T.O.: Tabi resim-müzik etkisi hiç bitmez. Müziğin olduğu yerde resim, resmin olduğu yerde müzik, ikisi de birbirini sürekli aratır, sorgular.

GÖRSEL 5

Ş.A.: Mesela şu işlerinizde hem renk armonisi açısından, hem biraz figürasyona yaklaşmış olmanız gereği Uzakdoğu etkileri görüyoruz, dilerseniz biraz bu çalışmalardan bahsedelim.

T.O.: Evet, müziksiz yapamam. Gözlemleriniz, okumalarınız da doğru ayrıca. Önemli problemlerimden biri, “ritim”, müziğin rengi her çalışmamda kendini belli eder. Çok eskiden bir örnek vereceğim, daha ilk gençlik yıllarımda Ankara’da sergi açmıştım. Dönemin ünlü prof. hocalarından biri sergime gelmişti, resimlerimi inceleyip “Sen Vivaldi dinleyip Brecht mi okuyorsun?” dedi.

Ş.A.: Gerçekten de öyleydi. . .

T.O.: Evet!

Gülüşmeler…      

T.O.: O dönemler klasik müzikle geçti, tabi dönemsel olarak değişiyor işte. Gerçekten son dönemler Kore, Bali, Vietnam müzikleri dinledim, özellikle onların meditasyon müziklerini… Tabi diğer yandan kızım Ekin Onat’la birlikte Bali’de iki buçuk yıl da yaşadık, orada Uzakdoğu Kültürü’nü, ritüellerini ve sanatlarını daha yakından tanıdık.

Ş.A.: Ben yıllardır resimlerinizi biliyorum, takip ediyorum ama tabi atölyenize ilk defa geldiğim için eski dönem işleriniz dahil hepsini ilk defa bir arada görme şansı elde ediyorum. İşlerinize biraz daha derinlemesine daldığımızda, konuştuğumuz gibi soyut resim, soyutlamalar arasında kimi zaman belli belirsiz figürasyonlar eklendiği halde, devinim devam etmiş, sorunsallar ve onlara karşılık gelecek yöntemler, öneriler, cevaplar üzerine eklenmiş. Bütün bunların hepsi titiz birer çalışmanın ürünü, peki özel hayatınızda da gereksiz her şeyden arınmış, bu kadar rafine, sade misiniz?

T.O.: Evet, bütünsel olarak böyleyim. Hocalığımda derslerde, ders dışında önerilerimde ya da uyarılarımda titizliğim hep sürdü, özel hayatımda da genelde böyleyim. Örneğin bu atölyeye bu sabah beşte geldim. Burada çok vakit geçiriyorum ama asla atölyemde kalmadım. Tabi yemek yemeyi unuttuğum zamanlar da oldu, yoğun çalışma dönemlerimde uyumaya vaktim olmadığı da oldu ama onları da bir şekilde dengeliyorum.

GÖRSEL 4

Ş.A.: Bunun dışında yine genel olarak sizi bir çağdaş sanatçı olarak değerlendirecek olursak -ki bunu ilk hak edenlerdensiniz- bir figürde ya da soyut bir şekilde, geometride dikiş tutturup gitmek yerine, hep sorunsallarla uğraşmışsınız ve gelişmeye de devam ediyorsunuz. Sanatınızda soru ve yorum, soru ve öneri..hep bir ilerleme söz konusu. Tam da disiplinlerarası sanat ‘90’larda popüler olmaya başlamışken işte hani bu “Tuval bitti, üç boyutlu işlere bulaşmak lazım, artık sınavımız duvarla, heykelle, başka bir boyutla, enstalasyonla ve hazır malzemelerle” dendiği zaman bile, siz tuvalden kopmamışsınız. Ayrıca bana şöyle geldi; bir bayrak, bir flama gibi gururla taşımışsınız tuval resmini, diğer yandan çağdaş sorunsallarla aynı paralelde disiplinlerarası değil yalnızca ‘resimle sürdürülebilir’i kanıtlarcasına mücadelenizi devam ettirmişsiniz! Sergi mekânlarında eseri geleneksel usülde alıp asmak yerine ışığın, mekanın, eserlerin birbiriyle kurgulandığı, arayış içine girdiği, yeni anlamlar kazandığı “iş”leri siz tuvalden ya da her yüzeyi resme çevirerek resimden hiç kopmayarak başarmışsınız. Belki de bu konuda ilksiniz. Yani hem enstalasyonları yapmışsınız, hem mekan düzenlemeleri, sütunlara, duvarlara resimler, diğer yandan üç boyutlu işleri bile tuvalle gerçekleştirmişsiniz. Işık-gölge derinliği de, espas arayışı da hep sürmüş, tuvalin hacmi, boyutu, hatta üçüncü boyutu, önü, arkası, içi. Tuvali kesmek, şapka içinden tavşan çıkardıktan sonra tekrar çıkartmak gibi içinden başka bir tuval çıkartmak. İki katlı özel tuvallerin üstteki katını yüzeye kabartma gibi kullanmak, boyanın renkleri ya da renklerin armonisi..bu konuda daha ne diyeceğimi bilemiyorum. Velhasıl kelam gelmek istediğim nokta, emeklerinizin, özgün sanatınızın karşılığını almak: Bence gerek maddi gerekse itibar açısından henüz hak ettiğiniz yerde değilsiniz. Uluslararası çalışan, bütün yurtdışı fuarlarında boy gösteren galericiler, profesyonel sanat kariyeri henüz on yıl bile olmayan “sanatçı”ları en yukarılara, çağdaş sanatın zirvesine taşımış durumdalar. Tabi siz her konuda tavırlı olduğunuz için, belki de kişiliğinizden ve sanatınızdan az taviz verdiğiniz için hak ettiğinizden farklı bir yerdesiniz. Biraz da sanat piyasasından bahsedelim… nasıl buluyorsunuz?

T.O.: “Piyasa” adı bile içler açısı. Zaten başlı başına sanat talep üzerine yapılmamalı. “Şu renkler, bu renkler, şu şu boyutlardan küçük olmasın, bundan büyük hiç olmaz”, her şey arz talep dengesine dönüşüyor. Tamam, popüler renkler ve “albeni” diye bir şey var. “Sıcak renkler kullanalım, öyle yapalım, böyle yapalım”, neredeyse her yer kuşatılmış, sanatçının özgürlük alanı daraltılmış. Hedef tek bir yere kilitlenmiştir!

Ş.A.: Evet, her şey satış üzerine odaklı. Bir sanatçı bir iş ya da proje için ne kadar emek vermiş, ne kadar zaman harcamış, üç yılını mı vermiş otuz yılını mı vermiş hiç önemli değil. Önemli olan, piyasanın içinde ne konumda, ‘trendy’ işler yapıyor mu yapmıyor mu, popüler bir sanatçı mı değil mi, işleri satıyor mu, satmıyor mu,  her an gündemde mi, değil mi?

T.O.: Evet, sanat piyasasının hali bu anlamda çok trajik! Benim sanat anlayışım bu değil, bugüne kadar taviz vermedim, umarım bundan sonra da vermem. Günümüz şişirilmiş sanatçılarının on yıl sonra nerede olacağını kimse bilemez!

Ş.A.: Diğer yandan sanat yalnızca İstanbul’dan soruluyor. Hatta ve hatta, on yıl önce Ankara’dan, İzmir’den bahsedilebilirken şimdi bütün para, banka piyasalarının İstanbul merkezli yönlendirildiği gibi sanat piyasası da tek merkezli hale getirildi…

T.O.: Evet, bunun yanında müzayede şirketlerinin manipülasyonları, bazı galericilerin veya “sanatçı”ların kişiliksiz, tavırsız, para için her şeye katlanan davranışları piyasayı daha da aşağıya çekiyor. Aldığım terbiye ve yaşam tarzım başka türlü davranmama hep engel oldu.

Ş.A.: Ortadoğu’dan Batı’ya açılma için bir fırsat gerçekten, uluslararası festivallerimiz önem kazandı. Art International, Contemporary İstanbul epey ilgi gördü, siz nasıl buluyorsunuz?

T.O.: Tabi, insanlar akın ettiler, koşarak gittiler bu sergilere. İlk önce olumlu yönden bakmak lazım, belli bir sanat izleyicisi, hatta ve hatta çağdaş sanat izleyicisi algısı oluştu. Sanat öğrencileri, genç sanatçılar, akademisyenler, koleksiyonerler, sanat tutkunları… Hayatında hiç göremeyecekleri orijinal resimleri bir arada gördüler. Sanatın takipçileri için de koleksiyonerler için de bu güzel bir gelişme. Ömründe bir kez bile gerçek resim görmüş birinin gözünde ve gönlünde başka bir kapı açılmış oluyor, bu açıdan bakıyorum olaya. Ben daha lisans yıllarımda Louvre’a gittim, o efsane resimleri yerinde izledim, inceledim, hatta günlerce orada kalıp, röprodüksyonlar, eskizler de yaptım ve bunu en parasız halimle yaptım… Diğer yandan, sanat fuarlarımızın etik sorununa gelince “satış için satış” gösterisi yapıyorlar. Satış yapmak ve ilgi görmek için serginin içinde herkes bakarken bir resmi satılmış diye indirip, paketleyip, yerine başka bir tane asıyorlar! Hiç etik bulmuyorum. Onun dışında hepsi yapmıyor ama bazı galeriler, fuar için sanatçıdan para istiyorlar. Satışın zaten yüzde ellisini kabul ederken, bir de sergiye katılmak için bilmem kaç bin lira vermek açıkçası benim için, sanat dışı!

Ş.A.: Genç ressamlara ve adaylarına ilkeli ve tavırlı sanatçı olmalının örneğisiniz aslında! Biraz da güncelden bahsedelim, sizin gelecek serginizden…

T.O.: Her sergi yeni bir heyecan, yeni yaratımlar, düşünceler, araştırmalar, buluşlar. Bir sanatçı sergi teklifi aldığında başlar heyecanı. Paleti hiç kurumayan ben; her başladığım resimde de, aynı heyecanı duymaktayım. Bu serginin adı “Döngüsel Zaman” konseptin getirdiği tekrarlar, yaşamdaki döngü, biçimsel olarak, çemberler, sonsuzluk, yeniden doğan ama hiç bir zaman aynı olmayan, hep tekrarlanırken, yenilenen, yinelenen, zamansal boşluk… Boşlukta renk, tekrarlanan biçim, tekrarlardan doğan ritim, hepsinin getirdiği yeni yeni düşünceler ve sıcak bir kalp çarpıntısı… Bu sergimde, Geko formundan ve düşüncesinden çok yararlandım, hatta bu biçimlerden çok etkilendim, kendimi uzunca süre alamadım.
2002 yılında başlayan, bu günlere kadar süren, Uzakdoğu, özellikle Endonezya-Bali maceramda, bu Doğu biçimleri beni çok etkiledi. Alışkın olduğumuz kısır çevreden -beton ve her an yok edilen yeşil- çok daha cömert bir doğada bulunmak, vazgeçilmez oldu benim için ve bu temalar resimlerimde biçim & renk olarak yerlerini buldu.
Bir kertenkele türü olan, Geko uğurumdu, daha doğrusu, orada her evin uğuruydu. Güneş battıktan sonra, tavanın bir köşesinden çıkan ve çıktığı yere yerleşen, sürekli dönen iri gözleriyle aşağıda olanları izleyen bu muhteşem yaratık “Geko, Geko” diye attığı çığlıklarla evin neşe kaynağı oluyordu. Güçlü ayaklarındaki, kuvvetli, vantuzlarıyla yapıştığı tavandan, sanki neşeli kahkahalarını atardı evin içine. Geko’su olmayan ev, kendisini şanssız hisseder ve bir uğursuzluk geleceğine inanırdı. Ses olarak da beni etkileyen bu güzel hayvan yıllar sonra resimlerimde, biçim, biçem olarak yerini aldı.

GÖRSEL 7

Ş.A.: Diğer yandan koleksiyonerlere karşı tavrınız nasıl, ilişkileriniz, onların yaklaşımları?

T.O.: Genel olarak çok iyi, mesela beni yurtdışında takip eden koleksiyonerler de var. Bir tanesi bana küçük bir anısını anlattı “Yurtdışında sanat fuarında sizin işinizi gördüm, misafirim vardı ona tarzınızdan bahsettim bir görüşte nasıl emin olduğumu sordu, nerede görsem tanırım”  diye cevap verdiğini anlattı. Bunlar mutlu eden şeyler, tabi tam tersi durumlar da var, öldürecek kadar pazarlık yapan koleksiyonerler de var, “Şunu da alacağım, bunu da ama şu fiyattan alacağım.” gerçekten kahvelerini, çeşitli ikramlarını kusur etmeyip sonra eli boş gönderiyorum. Ama tam tersi de oldu, bir kere Bursa’da sergi yapmıştım, koleksiyoner Ankara’dan Bursa’ya sergimi görmeye gidiyor, eserimi satın almak istiyor, parası çıkışmıyor, galerici arayıp bana danışıyor, “Parası çıkışmıyor, şu fiyata vereyim mi?” Hiç kimseye yapmadığım indirimi ona yaptım, eserlerimi görmek için kışın ortasında, karlar içinde Ankara’dan Bursa’ya gitmiş sağ olsun. Tabi şimdi yeni galerim var, galerilerin de tabi ki kazanması lazım. Zaten mümkünse aslında ben muhatap olmak istemiyorum bu anlamda, pazarlıkla, yani resimleri galeri satsın, kendini de döndürsün, işleri de. Ama işleri satıp hemen arabasını değiştiren, lüks araba alan galeriler de var ve tabi sanatçılarına “Ödeme alamadım hala, bekliyorum.” diye yalan dolanlarla zengin olanlar da…tabi etik, ahlak, sorumluluk sahibi galeriler de.

Ş.A.: Gördüğüm kadarıyla gerçek profesyonel ressamlar, galericiyle istikrarlı bir şekilde çalışmaya dikkat ediyor. Yani diyelim ki atölyesinde, koleksiyonere direk sattığında belki galerici payını aradan çıkarmış, kısa vadede kar elde etmiş olsa da, koleksiyoner de, aracı olmayınca fiyatı yarı yarıya indirmek istiyor. Diyelim ki sanatçı da “Elime hemen sıcak para geçsin.” diye bunu kabul ederse, dört beş tane işini yarı yarıya satıyor. Sonra, elden ele de geçebiliyor, bu işler parça parça çok düşük fiyata müzayedede karşısına çıkıyor. Hem piyasayı düşürüyor, hem kendisine zarar veriyor, hem başkalarına… Bu ressam ayrıca koleksiyoneri bu şekilde alıştırarak da başka sanatçılara da böyle davranmasını sağlamış oluyor. Yani olması gereken sizin yaptığınız gibi bu işte, tavırlı ve tutarlı olmaktan geçiyor.

T.O.: Her zaman dik duruyoruz da.. tabi acımasız piyasa karşısında bazen başaramıyoruz. Yani, çeşitli galerilerde nasıl olduysa! kaybolan resmim, müzayede salonundan mı çıkmadı, ya da başka bir galeride yine “kaybolan” resmim, bir gün evine gittiğim bir arkadaşımın evinden mi çıkmadı…

Ş.A.: Diğer yandan sorduğum sorulardandır bu da, piyasamızın trajik olaylarından sizin başınıza gelen en üzücü olay ne oldu?

T.O.: Bu olaylar da çok üzücüydü de bir de bir arkadaşım -sanat eleştirmenidir kendisi- bir resim rica etmişti benden, ben de kıramadım, hediye ettim. Daha sonra o resmi de bir müzayedede gördüm. Hem de başlangıç fiyatı faciaydı! Bu beni en çok üzen şeydi. Diğer yandan her şey o kadar kötüye gidiyor ki, piyasanın belirsizliği beni kaygılandırıyor. Çok eskiden sattığım bir eser için kaygılanmıyorum. Diyelim ki, rahmetli Bülent Ecevit’e de resim sattım. Eminim onu Rahşan Hanım uygun bir yere koymuştur. Ama diyelim ki iki yıl önce sattığım resim nerede, nasıl el değiştirdi, ne halde duruyor..hiç bir fikrim yok.

Ş.A.: Biraz da sanat eğitiminden bahsedelim, hep devlet üniversitesinde ders verdiniz değil mi?

T.O.: Evet, özel üniversitelerden teklifler de geldi ama, vazgeçmeyi düşünmedim. Daha doğrusu umutsuzluğa kapıldığım bir zamanda düşündüm ama kendime yediremedim.   Olanaklar zor, boyalarımızı kendimiz alıyoruz, modeli bile parasını verip biz getirtiyoruz, şartlar çok zor ama yine de güzel.

Ş.A.: Bunu da misyon edindiniz galiba..

T.O.: Elimden geldiği kadar eğitmenler de sanatçılar da yetiştirdim bununla gurur duyuyorum, mutluyum. Zoru başarınca benim için değerli oluyor. Ressam olduğum için hoca oldum, ressam olmasaydım akademisyen de olmazdım. Yani resim beni yönlendirdi, hocalığım bu şekilde evrildi.

Ş.A.: Peki yeni yetişen gençleri nasıl buluyorsunuz, onlar başka bir kuşağın çocukları. Deyim yerindeyse bilgisayarla doğdular, internetin içinde yaşıyorlar, yeni bir tarih yazılıyor, sosyal medya onlarla şekilleniyor..Onların avantajları ve dezavantajları neler sizce?

GÖRSEL 6

T.O.:  Öncelikle özgüvenlerini beğeniyorum. Biz buna sahip değildik, hep bastırıldık. Tabi fazlası her zaman rahatsızlık veriyor. Bakıyorum, bazen bir öğrenci, öğretmenine öyle bir cevap veriyor ki, öğretmen ne diyeceğini şaşırıyor. Tabi buna örnek yakın çevremde arkadaşlarımın çocukları da oldu, yakın öğrencilerimde de gözlemledim kendi kızımı da. Ekin’le de deneyimlerim oldu, ayrıca o da ressam, kızım, meslektaşım oldu. Mesela, Ekin daha dört-beş yaşında, ben bir resimle saatlerdir hiç ara vermeden uğraşıyorum. Ekin baktı baktı ve sonra dedi ki, “Anne sen niye bu kadar uğraşıyorsun.” “E çocuğum resim yapıyorum.” “E sen sürekli haftalarca, aylarca uğraşıyorsun da insanlar sergide pırrr! diye geçip gidiyorlar!” Ne diyeceğimi şaşırdım. Gerçekten çocuklar çok pratikler, hızlılar, çok yönlüler, aynı anda çok şeyle uğraşıyorlar.

Ş.A.: Evet, ego sorunu bazen ciddi boyutlara varabiliyor; narsizm! Yolun henüz başında olmalarına rağmen kendilerini olduklarının çok yukarısında görebiliyorlar. Henüz çiğken, “oldum” diyenler var, ki elli yıllık sanatçı bile “Ben oldum.” dediğinde malum, aslında kendi kendini durdurmuş oluyor. Mehmet Güleryüz, biz elli yaşımıza kadar kendimizi, ‘ressamız diye bile tanıtamazdık.” diyor. İşte duyuyorum, genç akademi mezunu ressam adayı bir şekilde… Gerçekleştirdiği ilk kişisel sergisinde, ressamlığı, sanatçılığı geçtim, ben şöyleyim, böyleyim diye kendini anlata anlata bitiremiyor, fiyat olarak da resimlerine kendi hocasından daha fazla paha biçiyor.

T.O.: Evet, ben de yaşadım. Daha doğrusu bir galerici bana söyledi, “Sizin öğrenciniz bilmem kim, resmine sizden bile daha fazla para istedi.”

Gülüşmeler…  

T.O.: Tabi bir de resmimi tartışan öğrenciler de oluyor. Birkaç yerden duyduğu bilgiler, eleştirilerle “Sizin sanatınız öyle hocam, böyle hocam…” diye, örnekler verdiğimde, bir iki soru sorduğumda bahsettiği kavramla, konuyla ilgili hiçbir bilgiye sahip olmadığını, yalnızca kulaktan dolma kelimeler sarf ettiğini üzülerek görüyorum. Bir iki sene önce de ilginç bir karşılaşma oldu ve çok tuhaf diyaloglar yaşandı. Bir kuaförde sanat dergisine bakan bir kadın gördüm, daha sonra gözüme takıldı, ekte benim resmim ve benimle ilgili bir haber vardı. Baktığımı görünce “Siz de mi resimle ilgileniyorsunuz?” dedi, bozuntuya vermedim, yalnızca “Evet, ilgiliyim.” dedim kendisini anlatmaya bir başladı… Kendisini “sanatçı” diye tanıttı, “Ben şöyleyim, böyleyim.” Sandalye boyuyormuş, örtü boyuyormuş…

Gülüşmeler…

Ş.A.: Evet, gayet komik tabi. Ayrıca cehaletin itirafı! Hatta cehaletin gizli itirafı, o kadar gizli ki kendi bile bilmiyor!

Gülüşmeler…     

T.O. : Maalesef!

Ş.A.: Bu kadar gençlerden, genç sanatçılardan ve hatta adaylarından bahsetmişken onlara neler tavsiye edersiniz?

T.O.: Eğer ressam olmayı kafaya koydularsa sabırlı, azimli ve dirençli olmalılar, yılmamalılar. İstikrar, dik duruş çok önemli. Tabi benim ilkelerimin çoğu geçersiz artık günümüzde, bazı şeyleri söylemeye çekiniyorum ama genel olarak bunlar…

Ş.A.: Kolaj Art adına teşekkür ediyorum, ikramlarınız, şansıma denk gelen doğum günü pastanızın o güzel dilimi, sanatınız, duruşunuz, var oluşunuz… İyi ki varsınız hocam!

T.O.: Ben teşekkür ediyorum, siz de ilkelerinizle var olmaya devam edin, biz de. Sevgiler, herkese selamlar.

Share Button

Yorumlara kapalıdır