Hakan Erol: Anne Kafamda Bit Var

Share Button

g1

1949 yılının Aralık ayında doğmuştur Tarık Akan. 70’li yıllarda Yeşilçam’a ayak basmıştır. Ah Nerede, Canım Kardeşim, Sisli Hatıralar gibi filmlerde rol alsa da biz onu Hababam Sınıfı’nda Damat Ferit tiplemesiyle tanırız. Aynı zamanda Sürü filmi ile beraber Tuncel Kurtiz’le başrolü paylaşmıştır.[1] Yılmaz Güney’in yönettiği Yol filminde de rol alan Akan, Türk Sinemasının hiç şüphesiz gelmiş-geçmiş en iyi oyuncularından biridir.Onlarca ödülü bulunur Akan’ın. En son 2007 yılında Sinema Emek Ödülü’nü almıştır.

81 yılında Almanya’da yaptığı bir konuşma yüzünden hakkında soruşturma açılır ve Türkiye’ye iner inmez tutuklanır. Konuşmada hiçbir suç unsuru bulunmasa da dönemin gazetesi olan Tercüman, yapılan konuşmayı manipüle eder ve manşetten Akan’ı hedef alır. Böylece Akan’da 80 darbesinde hapisle tanışır.

Yaşadıklarını, Anne Kafamda Bit Var ismiyle 2002 yılında kitaplaştırmıştır Akan ve başından geçenleri anlatırken aslında dönemin koşullarına da ışık tutmuştur.

Kitap, Almanya dönüşü Akan’ın ve diğer sanatçıların havaalanına inmesiyle başlar.

Gazetelerin tıpkı bugünkü gibi dönemin iktidarından ve darbeden korktuğunu ve çekindiğini şu şekilde aktarır Akan:

“Bir ara, Müjdat ve Halil Ağabey’le birlikte yanımda duran Hürriyet gazetesi yazı işleri müdürüne döndüm(Nezih Demirkent): Abi, gazeteniz yazar artık olup biteni; hem bu benim için bir savunma da olur, dedim.Böylece Hürriyet’in desteğini almış olacaktım. Yazı işleri müdürü rahat görünüyordu. Hiç düşünmeden, sen hiç merak etme, gereken her şey yapılacaktır, dedi.(Dedi ama, Selimiye’den salıverildiğimde tutuklanma haberim dışında benimle ilgili en ufak bir yazı yayınlanmamış olduğunu öğrendim.)’’

12 Eylül tutuklu insanlar

80 darbesi ünlü-ünsüz ayırmaksızın tüm ilerici insanlara yapılan sistematik bir işkenceydi aynı zamanda. Akan’a yapılan işkenceler, dayaklar ve baskılar; dönemin en ünlü ismine bunlar yapılıyorsa, sıradan insanlara nasıl davranmışlardır, sorusunu aklımıza getiriyor: “(…)Başımdaki polis avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Toparlanmadan bir yumruk da mideme yedim: ranzaya çöküp kaldım. Sürekli de küfrediyordu. (…)İtilip kakılırken yerde oturmuş, ayaklarını uzatmış birilerini görmüştüm, ama ne olduğunu anlayamamıştım. Polis beni duvara çevirdi; bir yandan küfür ediyor, bir yandan da fotoğrafçıya fotoğraflarımın çekilmesini, parmak izlerimin alınmasını emrediyordu.

(…) O ana kadar duvara dönük olan gözlerim, yerde oturmuş, yaşları yirmi dolaylarındaki üç çocuğu gördü sonunda. Gözleri bağlıydı. Bakışlarım, ekmek gibi kabarmış tabanlarına takıldı. Bakakalmışım. Bir ayak tabanının bu denli şişebileceğini aklım almamıştı. Dehşete kapılmıştım. Gözlerimi çocuklardan alamıyordum. Fotoğrafçı elime rakamlı bir tabela tutuşturup sağlı sollu fotoğrafımı çekti. Bakışlarım hâlâ çocuklardaydı. Ürkütücü ayrıntılar görmeye başlamıştım; şiş tabanlarda içlerinden sızan kanın kuruyup siyaha dönüşmüş olduğu yarım ya da birer santimlik yarıklar vardı…’’

Küfür ve şiddet hemen her gün sıradan hâle gelmiştir:

‘’Gece yarısını geçtiğini düşündüğüm saatlerde, ayaklarımı sümüklüböcek gibi toplayıp yere kıvrılmışken, birdenbire kapı açıldı. Fırladım, ayağa kalktım. Birini üstüme doğru ittiler. Genç bir çocuktu; yirmi-yirmi bir yaşlarında.

(…)Polis, hücreye getirdiği çocuğa sordu: Sen neden geldin lan?

Ayaktaydım. Merak ve heyecanla izliyordum. Benim bir suçum yok, dedi çocuk.

Ne yani lan, suçun yok da seni camiden mi aldılar, pezevenk, neden aldılar?

Evden aldılar… Ders çalışıyordum… Tıp Fakültesinde okuyorum. Beni aramıyorlar aslında, abimi arıyorlar; ama beni aldılar.

Abin kimmiş lan?

(…)Ağca’ya silah veren, dedi çocuk, övünerek. O ana kadar çocuğu çiğ çiğ yiyecekmiş gibi bakan polisin tüm hırsı tükenmişti. Ben araya girdim öfkeyle:

Bu çocukla beni aynı yere koyamazsınız, dedim.

Sen de kimsin lan?

Ben Tarık Akan’ım.

Ne olmuş lan Tarık Akan’san? Neden kalamıyormuşsun bununla? Bu insan değil mi?

Çenemi tutamadım, ettim lafımı: Ben bu faşistle kalamam, beni başka yere…

Mideme yumruk yedim. Ayaklarım yerden kesildi. Neye uğradığımı anlayamamıştım. Kendimi yerde buldum. İki-üç tekme de yerde yedim. Kafamı kolluyordum. Küfrün bini bir para tabii. Mideme yediğim yumruğun ağrısını bedenimin her yerinde hissedebiliyordum…’’

Akan, sürekli olarak küfürle ve şiddetle uyandırıldığını ve bu küfürlerin gün sonuna kadar hiç azalmadan, hatta artarak devam ettiğini söyler: ‘’ Çık lan dışarı! Sesiyle uyandım. Çıktım. Tanımadığım bir polis, beni iterek, şu pezevengi dokuz numaraya at! dedi.

Akan’ı,  diğer mahkumlar ise bağrına basmıştır ve ona derin bir saygı duymaktadır. Onunla aynı koğuşta kalanlar kendilerini şanslı hissetmektedir:’’(…)Abi hoş geldin, dedi alçak sesle. Sigaran var mı dedim.

Yasak abi, yasak.

Sonra o küçücük aralıktan başkaları seslendi: Geçmiş olsun Tarık Abi! diyenler,yumruklarını sıkarak destek olmaya çalışanlar, el sallayanlar oldu. Yan hücredekilerle de selamlaştık, birbirimize el salladık. Herkes sakallıydı. Birine kaç gündür buradasın?, diye sordum elli diyenler, altmış, diyenler oldu…’’

8 kişinin bulunduğu 2 metrelik hücrede her şeye rağmen umudunu yitirmemiştir Akan ve esprili bir dille ‘’sosyalizmden’’ bahseder: ‘’Sabah tuvaleti, bakkal faslı.. Sekiz kişiden yalnızca iki ya da üç kişinin parası vardı. En çok para veren bendim. Paralar kutuya atılıyor, siparişi bir kişi yapıyordu. Aramızda komün hayatı başlamıştı; olan olmayana verecekti. Sosyalizmi yaşatıyoruz diye espriler yapıyorduk.’’

Kötü koşullar, yapılanlar, psikolojik işkenceler… Hepsini tutukluların direncini kırmak için yaptıklarını belirtir Akan:’’ Akşam oldu, uyku saati geldi, ama ne mümkün. Balık kasalarındaki palamutlar gibi dizilmiş durumdaydık. Yüzüstü ya da sırtüstü yatıyorduk. Duvarın biri işkenceden gelenlere ayrılmıştı. Uyumak çok önemliydi, çünkü ertesi gün kimin sorguya gideceği belli değildi. Dinç ve dayanıklı olmak gerekliydi. Bütün bir gece deliksiz uyumak olanaksızdı oysa. Bitler ve pireler, kalabalık ve havasızlık, tek tip besin…’’

Polislerin kendisini ‘’vatan haini’’ ilan etmelerini ve  bu olaya gösterdiği tepkiyi ise  şu sözlerle aktarıyor Tarık Akan:” (…)Polislerden biri, Al bakalım şu süpürgeyi eline, dedi.Aldım. Bağırarak devam etti:” Beni dinleyin! Herkes çöpünü kapının altından atacak; artist de buraları süpürecek!”Bir an, süpüreyim mi, süpürmeyeyim mi diye düşündüm. Sonra elimdeki saplı süpürgeyi ayaklarımın çevresinde ufak ufak, isteksizce hareket ettirmeye başladım.Ulan çöplerinizi dışarı çıkartın, yoksa fena yaparım!Dokuz-on hücrenin hiçbirinde hareket olmadı. Ben de gönülsüz, süpürmeyi bıraktım, çöpleri beklemeye başladım. Kimsenin kımıldamadığını görünce polis sinirlenmişti:Ulan çöplerinizi dışarı çıkartın! Vatan haini Tarık Akan toplayacak!O da ne? İlk kez biri bana ‘’vatan haini’’ diyordu… Sözler kulağımda yankılandı…’’

Kitapta anlatılan; işkenceler, küfürler, korkular, dayaklar ve baskılar bize o dönemi özetleyen en güzel ifadeleri oluşturuyor…

Tarık Akan, Yol filminden bir kare

Akan kitabında Yol filminden de bahsediyor. Ne şekilde, ne zorluklarla filmi bitirdiklerini; bir sahnede atın gerçekten öldürülmesi gerektiğini,ama bunu yapamadığını anlatıyor. Yılmaz Güney ise Yol’u anlatan bir kitabında, o atın gerçekten öldürülmesi gerektiğini, çünkü filmde halkın aldatılmaması gerektiğini her şeyi gerçek bir şekilde çekmesi gerektiğini aktarıyordu.

‘’Yol filmi, benim kanımca dünyada en zor koşullar altında çekilmiş, üstelik tüm zorlukların ve özverilerin sonucu ortaya çok güzel bir yapımın çıktığı sayılı filmden biridir. ‘Sürü’de de zorlandığımızı anımsıyorum, ama Yol’da bir de ‘cunta’yla uğraşmıştık. 12 Eylül 1980 darbesinden dört ay sonra Türkiye’de her şey karmakarışıkken, tutuklamalar, işkenceler sürüp giderken, biz büyük bir filme başladık…’’

Anne Kafamda Bit Var  romandan çok anı niteliği taşıyor. Akan bir döneme hem tanıklık hem de sanıklık ediyor ve bu tanıklığın sonuçlarını Anne Kafamda Bit Var’da topluyor.

Müjdat Gezen, Halit Kıvanç, Perran Kutman, Şerif Gören, Fotoş Güney ve Yılmaz Güney  de Akan’ın kitabında adı geçen isimlerden bazıları.

Yılmaz Güney

Barış Davası süreci, Yılmaz Güney’in Yol filmini hapisten yönetmesi, Akan’ın mapushane serüvenleri ile beraber Dev-Sol, Pol-Der ve TKP’li mahkumlarla kurduğu ilişkileri de kitapta bulmak mümkün.

Anne Kafamda Bit Var Dil edebi açıdan zayıf olsa da sade dili ve anı niteliği taşımasının yanı sıra, darbeyi ve ardında bıraktığı izleri anlatması bakımından etkileyici bir kitap.

2002’de Can Yayınları’ndan çıkan kitap; 198 sayfadan oluşuyor. Tek solukta okumanız dileğiyle…

(Bu yazı, geçen ay bazı gericiler tarafından Akan’a başlatılan linç kampanyasına karşı;Tarık Akan’a destek için yazılmıştır.)[2]



[1] Sürü filmi, 2011’de düzenlenen Altın Portakal Film Festivali’nde ‘’Geç Gelen Altın Portakallar’’ gecesinde en iyi film ödülünü almıştır.

[2] Sanatçılar Girişimi’de bir açıklamada bulunarak, Tarık Akan’a dayanışma duygularını iletmişlerdir:’’(…)Tarık Akan ülkemizin yüz akı bir sanatçımızdır. Söz konusu sözler ise hakaret değil görüş bildirmedir. Eğer hakaret ve suç olarak kabul edilecekse bu suça bizler de ortak olmak istiyoruz. Sanatçılar Girişimi’nin suça ortak olma kampanyasına bütün yurttaşlarımızı katılmaya çağırıyoruz.’’

Share Button
Hakan EROL

Hakkında Hakan EROL

92 yılında İstanbul’da doğdu.Kırklareli Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü’nden mezun oldu. Müjdat Gezen Sanat Okulu Yaratıcı Yazarlık Bölümünde bir süre okudu. Yazarkafa, Ayı gibi dergilerde Duvar ve Gündemedirne gibi gazetelerde edebiyat üzerine yazıları yayımlanan Hakan Erol, uzun süredir düzenli olarak soL Haber Portalı’nda Serbest Kürsü’de yazmakta. Şimdilerde ise polisiye bir roman üzerinde çalışmakta…

Yorumlara kapalıdır