DERVİŞ ERGÜN, KAMUSAL ALANDA SANAT

Share Button

Resim1-  Derviş Ergün, Yatağan MYO Yerleşkesi, Muğla, 2020 

Sanatın kendini ifade etme biçimini etkileyen ve onu daha algılanır kılan bir diğer önemli bileşen mekân olgusudur. Bu mekân dört duvarla yalıtılmış özel bir mimari boşlukta olabilir veya açık hava dediğimiz bir ucu yerde diğer ucu gökte olan sonsuz bir boşlukta olabilir. Boşluk kavramının biçimlediği değer olgusu, sanatın varlığına olumlu katkı sağlayabilir olumsuz da. Sanatçı bu gerçekten hareketle sanat biçemini boşluk kavramıyla birlikte düşünmek zorundadır, duvar yüzey ölçüleri, genişlik, derinlik, yükseklik, ışık değerleri görsel izlenceyi yakından ilgilendiren değerlerdir. Açık hava dediğimiz dış mekân olgusu, galeri mantığında sadece sergileme mekânı olarak görüleceği gibi, dış mekâna ait tüm varlık elemanlarıyla birlikte değer bulan bir tasarım nesnesine de dönüşebilir. Buraya kadar bitmiş veya tasar hâlindeki çalışmaların sergileme ya da sanat endişesine kaynak teşkil edecek mekân olgusundan bahsettik. Kamusal alanda sanat kavramında ise; kamu kavramı, kamusal alan, kamuoyu kavramı, kamusal düzen gibi birbiri içine girmiş kavramların bütüncül anlamı üzerinden yürüyen bir kavrayıştan söz etmemiz gerekiyor. Bu kavramların eser üzerinde hak iddia ettiği ve bu gerçeklik doğrultusunda varlık gösterecek sanatın kimliği üzerinde durulması gerekir.

Halk, amme, ahali gibi toplumu oluşturan ve kendini sosyal, ekonomik ve politik düzenlemelerle kayıt altına alan ve bu ilkeleri kendi uhdesinde saklı tutan bir birliktelikten  yani kamusallık kavramından söz ediyoruz. Haklar manzumesi olarak elde edilen özgürlükler, tarihsellik içeren bir zaman diliminde biçimlenerek biraradalık oluştu. Halkın bir arada bulunma gerekçesi J.J. Rousseau’ya göre; bir zorunluluktur ve halkın çekirdeğini oluşturur, varlık göstereceği üst organ “devlet” mekanizmasıdır. Hobbes’e göre insanın mal-mülk edinme arzusu ve mirasın korunması için icat edilmiş bir müessesedir devlet organı ve onu oluşturan kamu birliği. Marx bu tanıma sınıf temelli bakar, üst sınıfın çıkarlarını koruyan, üretim ilişkilerini burjuva lehine organize eden bir baskı aracı olarak görür devleti, karşıtı ise halktır. İster devlet aygıtını biçimleyen, isterse toplumu biçimleyen olsun kamu varlık olgusu; kendi bütüncül evrimini, gelişim veya değişim yasası çerçevesinde, çok bileşenli sorun olarak “haklar” kavramında sürdürmek zorundadır. O nedenle “kamu” dediğimizde “haklar” kavramıyla iç içe geçmiş bir tanımdan söz etmemiz gerekiyor. Yani ortak yaşam ülküsünün, gerekliliğini ya da zorunluluğunu idrak etmiş hak ve özgürlükler temelinde bir arada yaşama iradesine kavuşmuş bir kütleden bahsediyoruz. Burada halkı oluşturan bireyin hukuksal çıkarı temel alınmıştır; yaşam hakkı, öğrenim hakkı, mal-mülk edinme hakkı, kendini ifade etme hakkı, eleştirme hakkı, yurttaşlık hakkı vb. tüm haklar kamu kavramının içine sığdırılmıştır. Kamusal sanat, kavram bütünlüğünde kendini var eder, bir ucu sanatçının kimliğinde diğer ucu kamunun zihninde, vicdanında hepsinden önemlisi haklar katında.

Bu yaklaşımdan hareketle kamusallık kavramı, içten ve dıştan yürüyen iki ayrımın idrak edilmesiyle kavranacak bir durumdur. İlki kamunun içinden çıkan değeri, özgürlüğü, itibarı, kahramanlığı, insanlığa yapılan hizmeti, kültür ve bilinci, tasada kederde ve sevinçte ortak ülkü birliği, üretimde hakça paylaşımı göz önünde bulunduran Heidegger’in söylemiyle ontolojinin devrede olduğu bir değeri tarif eder ve bu anlayış da kamusal alanda vücut bulur. Bu kavramın olgusal değeri ifade biçimi kültür ve sanatta, anıtsallık kavramında cisimleşir. Toplumsal hafızada anıtsallık üzerinden görsellik kazanır ve kendini sürekli taze tutarak zamansallık sürecine dâhil eder. Eğer bu değerler gün yüzüne çıkmıyorsa ya da var olan üzerinden bir polemik yaratılıyorsa  ya kamusal haklar üzerinde bir tasarruf yapılıyordur ya da henüz olgunlaşmamış bir kamuoyunun yetersizliğinden söz ederiz. En büyük ahlakçılar, Marx, Atatürk, Gandi, Mao gibi düşünür ve önderler sömürünün insan onuruna yapılan en büyük kötülük olduğunun savaşını verdiler. Ve bu değer onları anıtsallık kavramına taşıdı, bu da toplum katında minnet ve vefa duygularına karşılık gelir.  (Resim-1)

Anlamı olan, içinde bir mana barındıran, sembol, şekil, resim, heykel veya bir anıtla görsellik kazanan değerler, insanın insan oluşu nedeniyle kayıt altına aldığı yaşam belirtileridir. Eğer bu değerler Derrida’nın itibarlı kavramı “yapı-söküm” kavramında bir sanat nesnesine dönüştürülüyorsa, buradan “özgürlük” adına devrimcilik çıkmaz. (Resim-2)

Sanatın elinde sihirli bir değnek varsa ki olmadığı açık, yoksa kendi kendini ortadan kaldırmazdı, çoğaltılmış gerçekle ilgilenmez, asıl gerçek olanla ilgilenirdi. Foucault’un Nietzsche’den ödünç aldığı yaratıcı-yıkıcı söylev, eğer bir devrim değilse kesinlikle kapitalist sistemin bir manipülasyonudur. Atatürk ve onu temsil eden anıtsallık üzerine yapılan saldırı ve onun üzerinden çoğaltılmış gerçeklik olsa olsa bir değerin içinin boşaltılması eylemidir, yoksa sanatsal bir başarısızlık ödüllendirilmezdi. (Resim-3,4 Atatürk Heykelleri)

İkincisi, kamusal alanda yapılan sanat etkinlikleri, kimlik ve kişisel sanat arayış endişeleridir. Ortak yaşama dayalı haklar manzumesinin kazanımı üzerine yükselen “kamusallık kavramı” toplumsal yaşamın merkezini oluşturan mekânlarda hayat bulur ve her zaman kamuoyuna ev sahipliği yapar. Doğal olarak halkın ortak mirasçısı olduğu mülkler; toplumsal duyarlığın hâkim olduğu alanlardır, bu yönüyle sanat çalışmaları için doğal sergileme mekânlarıdır. Bazen çevre, sanatın nesnesine dönüşür, bazen de sanatın temasını oluşturur. Ortak yaşam alanının bir sanatçının özel mekânı gibi kullanılıyor olması, sanatın toplumsal kimliğiyle açıklanır ve bu eylemle kamuoyu sanatın içine çekilir, zaten asıl amaç da budur. (Resim-5)

Resim 5, Robert Smithson,

Bazı sanat örnekleri zamanla sınırlıdır, mekân için kalıcılığı yoktur sanatçının öznel çalışması kamuoyuyla sergileme boyutunda kalır. Örneğin grafiti, kamusallık kavramına dışarıdan bir müdahaledir, kamu statü değeri, kalıcılığı tartışmalıdır ve sanatın kendi paradigmalarında değer bulur. Kamusal alana farkındalık olarak eklenen kamusal sanat örnekleri, kamuoyunun ortak değerlerinden öte sanatçının kişisel görüşlerini yansıtır. Kamusal alanın ortaklık ilkesine karşı gelen çalışmalar, sanatı; toplum adına bir gözlemci olarak görür ve içinde bir anarşizme ya da üstü örtülmüş bir gerçekliğe vurgu yapar. Kamusal alanda her nasıl ve şekilde sanat yapılırsa yapılsın bütün çalışmalar kamusallık hakkı üzerinde yürüyen, belli bir anlayışa ve yasal ilkelere dayanır. Bazen toplumsallık adına çıkarılan yasaların eleştirilmesi söz konusu olduğunda sanat onu da afişe etmekten geri durmaz. Bu da toplumun empati-sempati-antipati duygularına yönelik gelişmişlik seviyesiyle orantılı bir demokrasi sorunudur.

Share Button

Yorumlar kapatıldı.