Volkan Karabağ: Resimde İçerik ve Biçim Sorunsalı – I*[1]

Share Button

Özet

Günümüz resim sanatında özellikle soyut resim çalışmalarında biçimsel yapı önemsenmekte, resmin içeriği yok sayılmakta ve görmezden gelinmektedir. Bu durum resim sanatı dahil diğer sanat dallarında da görülmektedir. Yaygınlaşan biçimsel yapı ve göz ardı edilen içerik, resim sanatının kendini yinelemesine ve gelişememesine yol açmaktadır. Bu nedenle sanat dallarının tümünde; birbirlerinden farklı fakat birbirlerinden ayrılamayacak şekilde de bağımlı olan içerik ve biçimin, yapılan tüm sanatsal çalışmalarda barınıyor olması, gereken önemin ve hassasiyetin gösterilmesi gerekmektedir.

Biçim ve içerik arasındaki bu eytişimsel bağımlılık, birinin varlığını ancak öbürünün varlığıyla olanaklı kılabilmektedir. Bu durum içerisinde biçimsiz öz ve özsüz biçim olamayacağı görülmektedir. Metafizik; varlığın sıkıca bağımlı bu iki yanını birbirinden ayırmakta ve birbiriyle karşıtlaştırmakta olduğundan birçok yanılgıya düşmeye sebebiyet vermektedir. Biçim bir içeriğin görüntüsünü, içerik bir biçimin gerçeğini oluşturmaktadır. Eytişimsel özdekçi düşünce sistemi bu doğal bağımlılığı dile getirmiştir. Bu yöntem (eytişimsel) biçimden öze, görünüşten gerçeğe varma yöntemidir.

İçerik ve biçimin, sanat çalışmaları içinde neden bulunması gerektiği, neden önemli olduğu, olmaması durumunda ne gibi sorunlara ve yanlışlara yol açtığı, tanımlar ve örneklerle açıklanmaya çalışılmıştır. Sanatın gelişmesi ve kendini yinelemesi durumuna karşılık gerekli hassasiyetin gösterilmesi ve önlemlerin alınması makalenin amacını oluşturmaktadır. Kagan, Hançerlioğlu, Fischer gibi sanat yazarı ve eleştirmenlerinin tanımlamalarına yer verilerek kaynak taraması yapılmış ve örneklerle desteklenerek içerik ve biçim detaylı olarak anlatılmaya çalışılmıştır.

Anahtar Kelimeler: Sanat, içerik, biçim, soyut resim, soyutlama.

Giriş

Günümüz resim çalışmalarının çoğunda içerik kısmen göz ardı edilerek ya da bütünüyle yok sayılarak biçimsel yapıya ağırlık verilmiştir. Bu durumun resim sanatını kısır döngüye soktuğu ve aynılaştırarak gelişimini ve ilerlemesini engellediği, kendini tekrar etmeye başladığı göz önüne alınarak çözüm yolu bulma zorunluluğu ciddiyetle düşünülmelidir.

Resim, doğal yapısı gereği göstergebilimi alanına da girmektedir. Gösterge, kendi haricinde başka şeyi ya da şeyleri temsil etmektedir bu sebeple temsili olduğu/olacağı şeyin yerini alabilecek özelliktedir, bu göstergenin; biçim, olgu, nesne şeklinde tanımı yapılmaktadır. Toplumsal ve bireysel iletişimi sağlayan diller gösterge birimlerinin birbirleri arasında kurduğu bağdan oluşmaktadır. Birbirlerinden ayrılamayan iki düzlem içermesi dilsel göstergenin temel özelliğini oluşturmaktadır. Bunun bir yanı ses (veya sesler bütünü)’i oluştururken diğer yanı kavramı oluşturmaktadır. Dilbiliminde sesler bütünü göstereni kavram ise gösterileni tanımlar1 (Rifat, 2009:11). Görüldüğü üzere dünya üzerinde kullanılan dillerde dahi birbirlerinden ayrılamayacak birbirlerine bağlı yapılar mevcuttur. Resimdeki içerik ve biçimin rolü gibi.

Eytişimsel özdekçi düşünce sistemi “içerik (öz) ve biçim”i birbirinden farklı fakat birbirinden ayrılamaz iki parça olarak tanımlamış; birbirlerinden ayrılamayan bu iki yan metafizik anlayışta ayrılmış ve karşıtlaştırılmıştır2 (Hançerlioğlu, 2013: 29). Hançerlioğlu şöyle söylemektedir;

Metafizik ve idealist felsefe, eytişimsel özdekçi felsefenin tam tersine, biçimi temel belirleyici sayar ve bu yüzden birçok yanılgılara düşer. Metafizik ve idealist biçimcilik, bu gerçeği ya büsbütün yadsır ya da biçimin rolünü abartır ve içerikle biçimin ilişkisini gizemselleştirir.3

Günümüz resim çalışmalarının birçoğunda eytişimsel düşünce sistemi yerine metafizik anlayış hakim olmuştur. Bu anlayış hızla artan soyut resim çalışmalarıyla devinimini sürdürmektedir. Resim, doğal olarak ilk önce biçimi ile algılanmaktadır sonrasında bu biçim izleyiciyi ışık, ön-arka ilişkisi, obje, figür, denge, boşluk-doluluk, kompozisyon gibi plastik unsurları değerlendirerek içeriğine yönlendirir. Bu noktadan hareketle, sanatçının teorik/kavramsal altyapısını kullanarak estetik bir tavır üzerine inşa ettiği eserin konusu ve eserinde vermek istediği düşünce ortaya çıkmakta ve izleyicisinin içeriğine (özüne) ulaşılabilmesini sağlamaktadır.

İçerik ve biçimin bu farklı fakat kopmaz bağını soyut resimle örnekleyebiliriz; elbette bu durumda soyutlama ve soyut resim birbirlerinden ayrı bir şekilde ele alınmalıdır. Soyutlama somut resmin figüratif resmin anlattığından daha fazlasını, biraz sonrasını ya da olayın biraz öncesini ama olayın bütününü anlatmaktadır. Soyutlama bir şey anlatır, bir şeyin soyutlanmasıdır uydurma değildir, bir olayın bir nesnenin bir ilişkinin soyutlanmasından çıkan sonuçtur. Kendi başına soyut diye bir şey bulunmamaktadır. Soyut resim, soyutlamanın belli düşünce yöntemlerini barındırmakla beraber, soyutlama yönteminin ötesinde arayışlar içine girmiştir. Soyut resim 20.yy başlarında ivme kazanmış ve 1910-20 yıllarında modern resme hakimiyet kurmuş; şekil, espas, nokta, çizgi, renk gibi biçimsel öğelere odaklanılmıştır. Kandinsky, Maleviç, Tatlin, Brancusi ve Mondrian gibi sanatçılar kendi farklı biçimsel arayışları ve çalışmalarıyla bu akımın geliştiricileri olmuşlardır.4 (Antmen, 2016: 79, 80).

Resimde farklı arayışlar, resmi geliştirme, yapılmamış olanı yapma yenilik çabaları muhakkak ki olmalıdır; sanatçının yaşamı ve sanat serüveni bu durum üzerine düşünülmeli ve bu açıdan değerlendirilmelidir. Yukarıda bahsi geçen ve bu sanat türünü geliştiren sanatçıların çıkış noktası, geldikleri, gelmeyi amaçladıkları yer acaba günümüzdeki soyut resim sanatının manifestolarıyla gerçekten aynı şeyden mi bahsediyordu? Maleviç “saf duygunun üstünlüğü” derken aslında neyi kastediyordu? Kandisky renk ve sesi harmanlayarak kişisel imgelemini farklı bir noktaya taşıyıp bir biçime getirdiği simgesel çağrışımlarla bizi resminin içeriğine çekmiyor muydu? Bu dönem soyut resimlerin günümüzdeki adaşları benzer, anlamdaş bir içerik barındırıyor mu?5 (Antmen, 2013: 85, 90).

Resim sanatında “içerik (öz) ve biçim”in birbirlerinden ayrılamayacağı ve ayrılmaması gerekliliği üzerinde durulmuş ve ayrıntılı tanımlamalarla desteklenerek bu birlikteliğin gerekliliği sonucuna ulaşılmak amaçlanmıştır.

1. Öz

Hançerlioğlu özü şu şekilde tanımlamıştır;

Bir nesneyi neyse o yapan gereçlerin tümü… Diyalektik felsefede öz, her nesnenin, dış yanını dile getiren biçim ya da görünüş karşılığı olarak, iç yanını dile getirir. Metafizik anlayışın birbirinden ayırdığı ve karşıtlaştırdığı bu iki yan, birbirleriyle sıkıca bağımlıdır, biri olmadan öbürü de olamaz ve birinin varlığı öbürünün de varlığını gerektirir6

2. Biçim

Sınırlanmakla belirlenmiş özdek ya da uzay… Antikçağ Yunan felsefesinde biçim kavramı, ilkin Anaksagoras felsefesinde önem kazanmıştır. Anaksagoras’a göre biçim, evrensel oluşmada düzenlenmemiş özdek (Yunanca, Khaos) karşıtı olarak düzenlenmiş özdek (Yunanca, Kosmos)’tir. Aritoteles ünlü eidos (biçim) kavramının düzenleyicilik ve yetkinleştiricilik anlamlarını Anaksagoras’tan almış olsa gerektir. Aristoteles, deyimi, nesnenin niteliklerinin tümü anlamında ve özdek’le içerik karşıtı olarak kullanmaktadır. Ona göre ilk özdek  (Yunanca, Prote hyle) biçim’sizdir ve sadece bir güç (Yunanca, Dynamis)’tür; onu edim (Yunanca, Energeia)’e geçirip gerçekleştiren, görünümlü ve yetkin kılan biçim (Yunanca, Eidos)’dir. Biçim, özdeğin gerçekleşmesidir, gerçek olmayanın gerçek haline geçmesidir. Biçimsiz olan özdek biçimle gerçekleşmektedir; eşdeyişle kumaş biçimlenerek pantolon, ceket, perde, masa örtüsü olmaktadır. Evrendeki her varlık, biçim kazanmış bir özdektir7

Bu tanımdan her varlığın bir özdeği, bir de biçimi olduğu anlaşılmaktadır. Özdeğin, güç halinde bulunan biçim olduğu ve her varlığın; kendinden daha yetkin olan varlığın özdeği ve her yetkin varlığın, kendinden daha az yetkin olan varlığın biçimi olduğu anlatılmaya çalışılmıştır. Biçim eytişimsel özdekçi mantıkta, içeriğin (öz’ün) yapısını oluşturmaktadır ve günümüze değin sanıldığı gibi onun karşıtı değil, tersine, onun sıkıca bağımlısıdır. Biçim ve içerik (öz) varlıklarını ancak birlikte oldukları müddetçe sağlayabilmektedirler, bu nedenle biçimsiz öz olamayacağı gibi özsüz biçim de olamamaktadır. Birliklerinde içerik (öz) temel, biçim ikincildir. Yapıyı belirleyici olan özdür, özün çelişkileri onu geliştirmekte, gelişen içerik de yeni değişimlerine göre biçimin yapısını etkilemekte ve gerekli değişikliği yapmaktadır. Biçim, öz tarafından meydana getirilmesinin yanı sıra yaratıcısıyla yani özüyle karşılıklı etkileşim içindedir, bu etkileşimle özünün gelişmesini hızlandırabilir ya da engelleyebilir. Bu öz çeşitli biçimlerde gelişebileceği gibi aynı biçim çeşitli özleri yapılaştırabilir.

Eytişimsel özdekçiliğin bu konuda ortaya koyduğu çok önemli bir bilgi de biçim’in, özsel bir dışlık değil, özün iç yapısını temsil ettiği ölçüde onun gerçek bir parçası oluşudur.8

3. Biçim ve İçerik

Biçim ve içerik arasındaki bu eytişimsel bağımlılık, birinin varlığını ancak öbürünün varlığıyla olanaklı kılabilmektedir. Bu durum içerisinde biçimsiz öz ve özsüz biçim olamayacağı görülmektedir. Metafizik; varlığın sıkıca bağımlı bu iki yanını birbirinden ayırmakta ve birbiriyle karşıtlaştırmakta olduğundan birçok yanılgıya düşmeye sebebiyet vermektedir. Biçim bir içeriğin görüntüsünü, içerik bir biçimin gerçeğini oluşturmaktadır. Eytişimsel özdekçi düşünce sistemi bu doğal bağımlılığı dile getirmiştir. Bu yöntem (eytişimsel) biçimden öze, görünüşten gerçeğe varma yöntemidir9 (Hançerlioğlu O., 2013: 29).

Bilim, biçimden içeriğe doğru ilerleyen bir yapıya sahiptir. Evrim sürecinde karşılıklı etkileşerek, biçim ve içerik birbirlerini oluştururlar. Bu durumda yine birincil olan, yaratıcı olan içeriktir ve biçim içeriğin ürünüdür. Birbirlerine olan kopmaz bağımlılık biçimin de içeriği etkileyerek, gelişmesinin hızlanmasını sağlamakta ya da engellemektedir. Biçim içeriğe uygunsa içeriğin gelişmesini hızlandırır, içeriğin gelişmesine uygun gelmeyen eski biçimse içeriğin gelişmesini engeller. Bunun nedeni biçimin içeriğe göre daha yavaş deviniyor olmasından kaynaklanmaktadır, bu yavaş devinim içeriksel gelişmenin hızına yetişemeyip eskimekte ve onun geliştiricisi olması gerekirken engelleyicisi olmaktadır. Bu çelişkili durum, içeriğe uygun yeni bir biçim değişikliğiyle aşılabilmektedir ancak. Buradan anlaşılacak olan, içeriğin sürekli olarak kendisine uygun biçimini oluşturduğudur.10 (Hançerlioğlu O., 2013: 172-173).

Biçimi, –eytişimsel özdekçi felsefenin tersine– temel belirleyici olarak gören metafizik ve idealist felsefe –bu anlayışın kurucusu Aristoteles’tir, içeriği biçimin oluşturduğunu söylemiştir ve biçimi bağımsız bir varlık olarak görmüştür–  yanılgılara düşmektedir. Biçim içeriğin dışında olan bir şey değil aksine onun varlığıyla, kendi varlığı mümkün olan içeriğe ait bir parçadır11 (Hançerlioğlu O., 2013: 172-173). Örnekleyecek olursak; ilk motorlu otomobiller 1890’lı yıllarda üretilmeye başlanmıştı, otomobilin yapısı tamamıyla at arabalarının şekliyle aynıydı motorun ve hareket ileten parçaların dışında yolcu ve sürücünün bulunduğu kısımlar tamamıyla ahşap materyalden üretilmişti. Fakat motor teknolojisi gün geçtikçe hızlanan bir ivmeyle gelişiyordu motorun gücü ve sağladığı hız artıyordu bu durum otomobilin biçiminin değişmesini zorunlu kılmıştı çünkü motor, bir atın sağladığı hızdan fazlasını üretiyordu ve otomobilin aerodinamik yapısı bu hızlara uygun değildi yerden fazla yüksek düz ve küt hatlara sahip olan kabin yapısı motorun ürettiği hızı engelliyor ve yolcuları için tehlike oluşturuyordu. Bu nedenle mühendisler motora –ki burada içeriği oluşturan kısım– uygun bir dış biçim üreterek bu durumu değiştirmişler ve gelişimi engelleyici bu durumu ortadan kaldırmışlardır. Günümüz modern otomobillerinin evrimi de bu şekilde sürmektedir.

Biçimle öz arasındaki diyalektik ilişki kristallerde, yani katı, düzenli cisimlerin yapısında kesinlikle gözlemlenebilir. Biçim dediğimiz şey sadece maddenin belirli bir kümelenişi, belirli bir düzenlenişi ve belirli bir dengeye oturuşudur; biçim, temel tutucu yönsemeyi, maddenin bir süre için dural bir duruma geçmesini açıklayan bir sözdür. Oysa öz, kimi zaman belli belirsiz, kimi zaman büyük bir devinim içinde durmadan değişir; biçimle çatışır, biçimin sınırlarını yıkar, yarattığı yeni biçimler içinde değişmiş bir öz olarak, bir süre için yeniden dengeyi sağlamış olur. Biçim, belli bir zamanda sağlanan dengenin ortaya çıkışıdır. Özün ayrılmaz özellikleri devinim ve değişimdir. Öyleyse, yaptığımız bir yalınlaştırma olsa bile, biçimi tutucu, özü ise devrimci olarak tanımlayabiliriz.12

KAYNAKLAR

  1. (Rifat M., Gösterge Biliminin ABC’si, üçüncü basım, İstanbul: Say Yayınları 2009: 11).
  2. (Hançerlioğlu O., Felsefe Sözlüğü, yirmi birinci basım, İstanbul: Remzi Kitabevi 2013: 29).
  3. (Hançerlioğlu O., Felsefe Sözlüğü, yirmi birinci basım, İstanbul: Remzi Kitabevi 2013: 173).
  4. (Antmen A., 20. Yüzyıl Batı Sanatında Akımlar, yedinci basım, İstanbul: Sel Yayıncılık 2016: 79, 80).
  5. (Antmen A., 20. Yüzyıl Batı Sanatında Akımlar, yedinci basım, İstanbul: Sel Yayıncılık 2016: 85, 90).
  6. (Hançerlioğlu O., Felsefe Sözlüğü, yirmi birinci basım, İstanbul: Remzi Kitabevi 2013: 300).
  7. (Hançerlioğlu O., Felsefe Sözlüğü, yirmi birinci basım, İstanbul: Remzi Kitabevi 2013: 28).
  8. (Hançerlioğlu O., Felsefe Sözlüğü, yirmi birinci basım, İstanbul: Remzi Kitabevi 2013: 28).
  9. (Hançerlioğlu O., Felsefe Sözlüğü, yirmi birinci basım, İstanbul: Remzi Kitabevi 2013: 29).
  10. (Hançerlioğlu O., Felsefe Sözlüğü, yirmi birinci basım, İstanbul: Remzi Kitabevi 2013: 172, 173).
  11. (Hançerlioğlu O., Felsefe Sözlüğü, yirmi birinci basım, İstanbul: Remzi Kitabevi 2013: 172, 173).
  12. (Fischer, Ernst, Von der Notwendigkeit dir Kunst, çeviri: Cevat Çapan, Sanatın Gerekliliği, onuncu basım, İstanbul: Payel Yayınevi, 2005: 123).

* Trakya Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Resim Ana Sanat Dalı, Yüksek Lisans Öğrencisi, Edirne

Share Button

Yorumlar kapatıldı.