Prof. Dr. Ulaş Başar Gezgin: Xuan Quynh – Vietnam’ın En Sevecen Kadın Şairinin Ardından

Share Button

ulasbasar@gmail.com

Twitter: ProfUlas

Bugün 6 Ekim. Google Vietnam sayfası, kullanıcılara Vietnam’ın en sevilen, en tanınan, en sevecen kadın şairinin, Xuân Quỳnh’in (Vietnamca’da ‘Suan Kuin’ (evet İngilizce’deki ‘kraliçe’ gibi) okunuyor) doğum gününü anımsatıyor. 1942 doğumlu şair, 1988’de bir trafik kazasında eşi ve 12 yaşındaki oğluyla dünya değiştirdiğinde Vietnam’ı yasa boğmuştu. 

Şairin annesi erken ölür; babası ise evden uzakta çalışır.

DEVAMINI OKUYUN
Share Button

Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin, Le Cong Thanh (1932-2019): Vietnamlı Kadınların Heykeltraşının Ardından

Share Button
Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin, ulasbasar@gmail.com Twitter: ProfUlas Vietnam’ın üçüncü büyük şehri Danang’da doğmuş olan, kadın heykelleri ve resimleri ile tanınan Le Cong Thanh (Vietnamca yazılışıyla ‘Lê Công Thành’), dünya değiştirmesinin ardından çeşitli etkinliklerle anılıyor. Thanh, Danang’ın en çok tanınan sanatçısı(ydı); birçok heykeli Danang kumsallarını ve parklarını güzelleştirmeye devam ediyor. Heykellerinde, kadın bedeninden ama yalnızca fiziksel olarak değil sevecenlik anlamında da minimalist bir tipoloji çıkarma peşindedir. Kadını kadın yapan maddi ve manevi biçimsellikler üstüne düşünmüş ve üretmiştir. Sanatçının Kısa Yaşam Öyküsü Üstad, 1931’de ya da 1932’de (farklı galerilerde farklı doğum tarihleri veriliyor her nedense) Danang’ın merkez ilçesinde doğar. Danang, sömürgeciliğin son döneminde, Amerikancı Güney Vietnam tarafında kalmıştı. Oysa sanatçı, bütün o savaş yıllarında, eğitimini Güney’de değil Kuzey’de alır. Zaten ölümü de başkentte (eski Kuzey Vietnam’ın ve bugünkü Vietnam’ın başkenti Hanoi’da) olur. Devrimci bir aileden gelen sanatçı, 18 yaşında gönüllü olarak askere gider; Fransa’ya karşı Vietnam zaferine dek, kurtuluş ordusunun gazetesinde yazar ve çizer olarak çalışır. Dien Bien Phu Zaferi’nden sonra direniş okulunda sanat eğitimi alır. Uzun yıllar Hanoi’daki çeşitli üniversitelerde resim dersi veren sanatçı, savaş yıllarında sanatını geliştirmek üzere devlet bursuyla Sovyetler Birliği’ne (Moskova’ya) gönderilir. 40’lı yaşlarında akademiden temelli ayrılır ve 40 yılı aşkın bir süre kendi atölyesinde çalışır. Savaş döneminde, direnen Vietnam halkı, gerillalar ve kurtuluş ordusuna ilişkin yapıtları dolayısıyla ‘Amerikan Saldırganlığına Karşı Vietnam Direniş Savaşı Madalyası’na layık görülür. Daha sonraki yapıtları ise, ona Vietnam’da saygın bir ödül olan ‘Emek Madalyası’nı getirecektir. Sanatçının eşi de ressam (Nguyen Kim Thai). Üniversitede tanışır, 1965’te evlenirler. Ölene dek de ayrılmazlar. 50 yılı aşkın bir süre birlikte üretirler. Yapıtları dünyanın dört bir yanındaki çeşitli kişisel koleksiyonlar dışında, güzel sanatlar müzelerinde de kendine yer buluyor. Uzun yıllar Vietnam Güzel Sanatlar Derneği’ne de katkı sunacaktır. Bill Clinton’ın Vietnam ziyareti sırasında bir heykelini satın alması, ustanın iyice tanınmasını sağlayacaktır. Bu heykeli daha sonra evinde saklamak üzere yeniden yapacaktır. Sanatçının Estetik Anlayışı Sanatçıya göre Doğu-Batı ayrımı uydurmadır. Sanatın evrensel ilkeleri vardır. Kendini ne Doğulu ne Batılı olarak tarifler. Onun yapıtlarının kentte açık havada sergileniyor olması, Vietnam’ın sanat anlayışını ileriye taşımakta etkili olmuştur diyebiliriz. Usta, Vietnam’daki ve yurtdışındaki alıcıların beğenilerine göre, “hangisi iyi satar?” düşüncesiyle ‘yapıt’ üreten ya da Vietnam hükümetinin takdir ettiği anlayışa göre sanat yapan ya da Batılı’dan daha Batılı bir sanat üretip Vietnam ve Asya halk kültürlerinden beslenmeyen sanatçılardan keskin bir biçimde ayrılır. Öte yandan, heykellerinin resimlerine göre daha özgün, daha sanat dolu olduğunu söyleyebiliriz. Atölyesi, ziyaretçileri tarafından, çok sayıdaki nü yapıtı dolayısıyla, küçük çaplı bir güzel sanatlar müzesi olarak adlandırılır. Üstadın ilk öne çıkan açık alan heykeli, daha doğrusu anıtı, 26 Mayıs 1965’te, bölgeye kurulmuş olan Amerikan üssüne büyük çaplı bir saldırıyla kayıplar verdirmiş olan hemşerileri ile Vietnam askerlerini (ki bu kayıplar arasında park halindeki savaş uçakları da vardır) anmak üzere ürettiği 1985-1987 tarihli Nui Thanh (Thanh Dağı) ZaferAnıtı’dır. Anıtı, Nui Thanh Saldırısı’nın 20., savaşın bitiminin 10. yılı anısına hazırlar. Bu, bölgedeki ilk büyük çaplı saldırıdır ve başka bölgelerdeki isyancı köylüler için de bir esin kaynağı olacaktır. Bu yapıt, sanatçının savaşa ilişkin ve eski türden toplumsal gerçekçi son çalışmalarından biri olacaktır. Bundan önceki en bilinen yapıtları ise, Kadın Gerilla Heykeli (1969) (ki savaş sürerken yapılmıştı), Ho Amca ve Torunları Heykeli (1972) (ki Ho Amca’nın dünya değiştirmesinden hemen sonra üretilmişti), Ho Amca Anıtı (1987) vb. idi. Üstadın Estetiğindeki Kırılma Noktası Thanh Dağı Zafer Anıtı biter; ancak sanatçı, yapıtı üretirken, anlatıldığına göre 20-30 metre yükseklikten düşer, yaralı kurtulur ve önce komada kalır, daha sonra aylarca hasta yatar. Aldığı beyin ve sinir sistemi hasarından ve uzun süre kapalı ortamda ve yatakta olmasından kaynaklı olarak psikolojisi bozulur. Psikotik durumlar yaşar, kafasının içinde sesler duymaktadır ve derin bir depresyona girer. İyileştikten, ayağa kalktıktan sonra bile, evden pek dışarı çıkmaz ve pek kimseyle de konuşmaz. Fakat sonunda birgün bir bara gider, bira içerken, kadın garsonlar ona yeni sanat düşünceleri esinler. Kadınların, bir sanatçı olarak doğanın sanat eserleri olduğu sonucuna varır, büyük bir heyecan duyar. Böylelikle, 50’li yaşlarıyla birlikte, yuvarlak kadın beden hatlarını ve sevecenliğini konu alan yapıtlarıyla öne çıkmaya başlar. “Kadınların yalnızca bedenleri değil zihinleri de sanat eseri” diyecektir. Bu dönem, Vietnam’ın Sovyetlerin yardımı kesmesi sonucu % 400 enflasyon yaşaması dolayısıyla, dış yatırıma açıldığı ve karma ekonomiye geçtiği yıllara karşılık gelir. Ustanın estetiğindeki değişim tam da böyle bir kırılma noktasına denk gelecektir. Fakat geçmiş sanatını da reddedecek değildir. Yalnızca, artık tıkandığını hissetmiş, bir arayışa yönelmiştir. Birçok sanatçının ve yazarın yaşamında olduğu gibi, karanlık bir döneme girmiş, buradan kadınların uzattığı eli tutarak çıkmıştır. Bir Esin Kaynağı Olarak Anaerki ve Kadınlar Dikkat çekici bir nokta, kadın-erkek figürlerini karışık olarak çok sık kullanmamasıdır. Bir ilişki sanatçısı değildir o; karışık yapıtlarında bile kadınlar ön plandadır. Bu yönüyle, üstad, insanlığın anaerkil döneminin Venüs heykellerinin ve bereket tanrıçalarının (örneğin Hitit sanatı), eskil Vietnam halk inanışındaki tanrıça tapıncının ve Danang’ın yerli halkı olan Çam halkının geleneksel sanatlarındaki bereket simgesi olarak kadın memesinin izini süren sanatçıların yolunda gidiyor gibidir. Sanki tüm o eski, isimsiz sanatçılar, ustada dirilip ete kemiğe bürünmüştür. Bir söyleşide, esin kaynakları arasında anaerkil öğeler taşıyan Çam halk sanatı olduğunu zaten kendisi de söyler. Başka bir söyleşide, “Ben çıplak kadın resimleri/heykelleri yapan bir sanatçı değilim; ben bir kadını resimlerken/heykellerken ona dönüşüyorum; çünkü kadınlar sayesinde gerçekten sanatçı oldum.” der. Sanatçı, dünya değiştirdiğinde, hakkında en uzun anı yazılarını yayınlayanlar, sanat siteleri olduğu kadar kadın gazeteleri de olur. Sanatçıları, artık uzaklara gitmiştir. O gazetelerde, Vietnamlı kadın sanatçılara ayrılan sevgi ve saygı, üstada da yönelir; o, kadınları konu alan yapıtlarıyla ‘bizden’ biri sayılır. Sanatının son 30 yılında heykel için birçok farklı malzemeyle deneyler yapar. Açık hava yapıtları çoğunlukla mermer olmakla birlikte, müzelerdeki ve galerilerdeki yapıtlarında kartondan, bakıra, demire ve plastere farklı arayışlar görülür. Bu teknik arayışlarla ilişkili olarak, sanatında birçok ötegönderim (metafor) kullanır. Son yıllarında ise, sanatçı eşiyle birlikte ortak bir sergi açarak sanatseverler arasında büyük ilgi uyandırır. Sergide eşinin 20 resmi, kendisinin 10 heykeli bulunur. Eşinin yapıtları, onunkinden farklı olarak Asya resim geleneğini izler. Zaten geleneksel resim eğitimi almış olan Nguyen Kim Thai, yağlıboya, lake ve ipek kullanır. Sanatçının Açık Hava Yapıtları ve Vasiyeti   Vietnam’ın çeşitli kentlerinde üstadın heykelleri sergilenir; fakat sanata özel ilgi duymayanlar, onun bir Le Cong Thanh eseri olduğunu bilmezler. Oysa, üslubu çok kendine özgüdür; kendini hemen belli eder. Le Cong Thanh’ın bir diğer ilgi çekici özelliği, heykellerinin isimlerini baştan açıklamamasıdır. O, yapıtlarını açık alanda sergiler ve sonradan halkın heykelini nasıl adlandırdığını insanlardan öğrenir.   Danang kumsalındaki ‘Au Co Ana’ olarak adlandırdığı heykelin adını halk bilmez, onun yerine, ‘yumurta kabuklu kadın’ derler (“akşam ‘yumurta kabuklu kadın’ heykelinin orada görüşelim mi?” gibi). Kadın heykellerinin kimilerinde yumurta figürü bulunması, Vietnam doğuş mitine göndermedir. Buna göre, Vietnamlılar, ‘Au Co’ (‘Au Gı’ diye okunur; yazılışı ‘Âu Cơ’) adındaki ölümsüz bir peri ile bir ejderha kralın aşkından doğmuştur. Au Co Ana, bir peri-kuştur, 100 yumurta dünyaya getirir ve doğan yavrular ilk Vietnamlılar, dolayısıyla bugünkü Vietnamlıların ataları olurlar. Öte yandan, ünlü kişiliklerin (‘ünlü’ derken popçular değil, önde gelen tarihsel kişilikler vb.) heykellerini yapmaya pek istekli olmaz; çünkü onların dışarıda güneş ve yağmur altında kalmalarına gönlü razı olmaz; bunu anılarına uygun bulmaz. Bir de ömrünün son yıllarında vasiyet gibi bir sözü olacaktır: “Büyük işler falan başarırsam sakın ha heykelimi filan dikmeyin. Dünyaya bir kez daha gelmek isterim ama bedenimin sonsuza dek saçma bir biçimde ayakta durmasını istemem.” Daha neyi başaracaktın ki güzel usta… Heykelini yapmamıza ne gerek var güzel usta… Sen Vietnam sokaklarında yaşıyorsun, sen Vietnamlıların, Vietnamlı kadınların kalbinde yaşıyorsun, sen kadınların bedeninin ve zihninin güzelliğinde yaşıyorsun. “Çok yaşa” demiyoruz bu nedenle sana; çünkü zaten yaşıyorsun!   DEVAMINI OKUYUN
Share Button

Prof. Dr. Ulaş Başar Gezgin, Doğum Günün Kutlu Olmasın, Varoluş Günün Kutlu Olsun!

Share Button

Ulaş Başar Gezgin, ulasbasar@gmail.com

Sevgili okur,

25 Mayıs, benim doğum günüm. Ne sen benim doğum günümü bilirsin ne ben senin… Bu nedenle, bugünü senin doğum günün olarak kutlamaya karar verdim. Doğum günün kutlu olsun!

Eskiden, S.M.Ö. 1. yüzyılda, yani sosyal medyadan önceki yıllarda, çok az kişi çok az kişinin doğum gününü bilirdi; kutlamalar sahici olurdu. Zaten kutlama yapmayan da çokçaydı. O skandallarla anılan, veri tüccarı sosyal medya uygulaması

DEVAMINI OKUYUN
Share Button

Prof. Dr. Ulaş Başar Gezgin: Asya Sinemasında Kadın ve Kurtuluşu: Ataerkiden Eşerkiye (Patriarkadan Ekiarkaya)

Share Button



ulasbasar@gmail.com

Twitter: ProfUlas

Bu yazıda Afganistan, Çin, İran ve Türkiye’den toplam 6 film üzerinden ataerki ve kadının kurtuluşu temsillerine ilişkin olarak düşünce üretiyoruz. Asya’da 48 ülke var; dolayısıyla 4 ülkeden seçmelerin Asya’nın bütününe genellenemeyeceğini önden belirtelim. Bu, yazının kısıtlılıklarından biridir. Ayrıca, her bir ülkede çekilmiş olan binlerce film içinden 1-2 film seçmek de, bir ülke sinemasının bütününü temsil

DEVAMINI OKUYUN
Share Button

Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin, Eril Karikatürler ve Feminist Karikatürler: Bir Puanlama Sistemi Denemesi

Share Button
ulasbasar@gmail.com Twitter: ProfUlas Sosyal medyada çokça karikatür paylaşılıyor. Bu karikatürlerin çoğunluğu küfürlü, dikkate değer bir bölümü ise cinsiyet ayrımcısı. Whatsapp gibi ortamlarda, erkeklerin kendi aralarında paylaştıkları karikatürlerle kadınlarla paylaştıkları arasında büyük fark var. Kadınların paylaştığı hemen hemen hiç bir karikatür erkeklerde bir sorun yaratmıyor, ancak tam tersi geçerli değil. Burada ‘tüm’ yerine ‘hemen hemen hiç bir’ dememizin nedeni, ataerkiyi sorgulayan kimi karikatürleri erkeklerin hoş karşılamaması. Konunun biraz daha ayrıntısına girince, sorunun yalnızca küfür ve ayrımcılık gibi içerik kaynaklı olmanın ötesinde, temsil boyutunda da gözlemlendiğini fark ediyoruz. Karikatürist Aslı Alpar, bize bu konuda oldukça aydınlatıcı bilgiler veriyor: “Karikatürlerde kadın figürlerin özne olarak çizilmediğini ifade eden Alpar, “Espriyi dahi erkek karakter yapıyor, çizgi roman ve karikatürde derinleştirilen kadın karakterler yok. Kadın figür olarak dahi ancak eş, anne ya da sevgili olarak çiziliyor. Dahası ev işi, temizlik, seks konularında ya da 8 Mart, 25 Kasım vs. gibi özel günlerde kadın figür çiziliyor. Politik bir espride sadece erkek karakterler çiziliyor. Özetle meslekteki erkek dominasyonun yanı sıra mizah anlayışımızda cinsiyetçi bir çarpıklık var. Muhalif olması beklenen karikatür bugün mesele toplumsal cinsiyet olduğunda fena çuvallıyor ve iktidar postunu giyiyor.” diye anlatıyor.”(1:) Konunun LGBTİ boyutunu başka bir yazıya bırakarak, şimdi eril karikatürleri niteleyen özelliklere tek tek bakalım: 1:) Küfür: Küfürleri ayrımcı ve kalıplaşmış olarak ikiye ayırabiliriz. Kimi küfürler, kadınlara, eşcinsellere, etnik gruplara, uluslara, ülkelere vb. yönelik ayrımcı yargılar içeriyor. Kalıplaşmış küfürler ise, Türkçe’de artık İngilizce’de ‘fuck’ gibi günlük dilin bir parçası olmuş durumda. Örneğin, erkek yazışmalarında sık sık ‘aq’ kısaltmasını görüyoruz. Yarı-şaka yarı-ciddi olarak paylaşılan bir mahkeme savunmasında, davalı (dava edilen kişi), ‘amk’ ifadesini davacıya yönelik bir küfür olarak kullanmadığını, bunun günlük dilin bir parçası haline geldiğini belirtiyor ve ekliyor: “‘AMK’ küfür olsaydı bir gazetenin ismi olamazdı”. Aslında kategorik olarak bütün küfürleri eril sayıyor, onları feminist karikatürlerin dışında tutuyoruz, fakat bu küfürlerin de kadın düşmanı olma derecelerinden söz edebiliyoruz. Bir karikatürde kadın kişilikler olmasa bile, bu küfürler kadına ilişkin olabilir. Fakat olmadıkları durumlar da çok var. Argo, bir dilin zenginliğinin bir parçasıdır. Yaratıcı olan küfürler de öyle; fakat yaygın küfürlerin çoğu, yaratıcı değil, sıradan ayrımcılık öğeleri taşıyorlar. Bir de şu var: Kadınlar küfür etmez mi? Edenler de var etmeyenler de. “Kadınlar küfür etmez” gibi bir varsayım, belki de bir yandan kadınları makbulleştirme gibi bir düşüncenin ürünü olabilir. Böylelikle, hiç istenmemesine karşın, geleneksel kadın rolleri de olumlanmış olur. Bu konuda daha fazla düşünmek gerekiyor. 2:) Hakaret ve Aşağılama: Erkekler arasında (özellikle de geleneksel erkekler arasında elbette) kadınları aşağılayan karikatürler paylaşılabiliyor. Bunlar, küfürlü değil, ama yine de kadınlar için rahatsız edici oluyor. Bu tür karikatürler, küfürlerin daha yumuşak hallerini içerebiliyor; fakat yine de içerikleri dolayısıyla tepki uyandırıyor. Bunların hafif olanları da var, ağır olanları da. Örneğin, eskiden kimi karikatürlerde tecavüz sıradan bir ‘olay’ gibi gösterilirdi. Şimdi tepkiler nedeniyle öyle karikatürler pek çizilemiyor. Benzer bir biçimde, çok değerli bir mizahçı olan Aziz Nesin’in kimi gençlik ve orta yaş öykülerinde, tecavüzün mizah konusu yapıldığını görürüz; bugün artık bu, yapılmıyor. Aynı biçimde, mizah dalında olmasa da, Vedat Türkali anlatılarında, üstelik de kadını savunmak üzere, tecavüzün uzun uzun gösterilmesi; olay olduktan sonra anlatılması yerine ayrıntılarıyla yer verilmesi, tam tersi etki etmekte, tecavüzü olumlamaktadır. Bu nedenle, ‘Fatmagül’ün Suçu Ne?’ dizisi üzerinde dönen tartışmalar,  rastlantısal değildir. 3:) Temsiller: Bununla ilişkili olarak, karikatürlerde kadınların temsil edilme biçimleri önem kazanıyor. Aslı Alpar, yukarıdaki söyleşide, kadınların daha çok eş, anne ve sevgili olarak çizildiğini söylüyor. Çok doğru. Bunlara ek olarak, kadınlar, birtakım tipik davranışlarla ilişkilendiriliyor. Örneğin, makyaj, yürüme biçimi vb. 4:) Espri Konusu: Kadınların birtakım özellikleri olumsuz bir biçimde espri konusu yapılıyor mu? Kimi karikatürler, küfür ya da hakaret içermiyor ama kadınların kimi özellikleriyle erkek bakış açısından alay ediliyor. 5:) Özneler: (Aslı Alpar’ın dikkat çektiklerinden hareketle) Espriyi kim yapıyor? ve karikatürde kadın figürler yer alıyor mu? Puanlama Cetveli: Bu 5 nokta yardımıyla, bir karikatürün erilliğini 100 üzerinden değerlendirebiliriz. Tersi de bize dişilliğini verecektir. Her bir noktayı 20 üzerinden değerlendirebiliriz. Küfür, içeriğine göre, 10 ila 20 puan arası alır. Hakaret de aynı biçimde. Kadınların olmadığı, yalnızca erkeklerin olduğu karikatürler, 10 ila 20 puan arası alır. Espri konusu, kadınları olumsuz gösterip erkekleri yüceltiyorsa 10 ila 20 puan arası alır. Espriyi erkeklerin yaptığı ve çizimde kadınların yer almadığı karikatürler, 10 ila 20 puan arası alır. Ekler bölümünde çeşitli örnekler veriyoruz. Bu ölçütler, 5’in üstüne elbette çıkabilir. Önerdiğimiz puanlama sistemi geliştirilmeye açık. Ayrıca ‘Bayır Gülü’ bandı ile ‘Bayan Yanı’ karikatürleri incelenerek, erillik yerine dişillik üzerinden daha bütüncül bir model oluşturulabilir. Aslında, bu, bu ikilinin çizerleri ve yayıncıları başta olmak üzere feminist karikatürlere kafa yoranlar için bir çağrı olsun. Feminist karikatür arşivlerini internette kamuya açık duruma getirirlerse, bu konudaki araştırmalar artar ve Türkiye’de mizahın ve karikatürün toplumsal cinsiyet temelli dönüşümüne daha fazla destek sağlanmış olur. Peki böyle bir puanlama çabası ne işe yarar? Amaç sansür mü? Amaç sansür değil; “ama karikatürseverler eril, ben ne yapayım” diyerek eril karikatürler çizen erkek ve kadın çizerlere başka türlü bir mizahın ve karikatürün olanaklı olduğunu ve bunların da sevenlerinin olduğunu göstermek. Bir kere, nüfusun neredeyse yarısı, küfürlü eril karikatürlere gülmüyor. Ama karikatürü dönüştürecek nitelikte bir güç değiller. Amaç, onların daha güçlü olmasını sağlamak… Bu ya da daha geliştirilmiş bir puanlama sistemine dayanarak, Altın Bamya Ödülleri örneğinde olduğu gibi, karikatürler için de haftalık, aylık ve yıllık olarak, en eril karikatürler belirlenip bunların çizerleri utandırılabilir. Umarız bu yazı, eril karikatürler konusunda eleştirilerin ötesine geçip pratik adımlar atmak isteyenler için yardımcı olabilir. Dipnot: (1:) Alpar, A. (2019). “Çelişkiler Keskinleştikçe Mizah da Sivriliyor”. Sivil Sayfalar, 11.03.2019. http://www.sivilsayfalar.org/2019/03/11/asli-alpar-celiskiler-keskinlestikce-mizah-da-sivriliyor/ Ek 1. Karikatür Erilliği/Dişilliği Değerlendirme Dizelgesi
Karikatür Bilgileri: Selçuk Erdem, Elli Dilek
Ölçütler 01 Küfür 02 Hakaret 03 Temsil 04 Espri Konusu 05 Özneler Erillik Puanı Dişillik Puanı
Puanlar
Öneriler / Notlar
Ek 2. Puanlama Örnekleri  
Karikatür Bilgileri: Selçuk Erdem, Elli Dilek
Ölçütler 01 Küfür 02 Hakaret 03 Temsil 04 Espri Konusu 05 Özneler Erillik Puanı Dişillik Puanı
Puanlar 0 0 20 20 20 60 40
Öneriler / Notlar Bu karikatürde, iki erkek kişilik yerine iki kadın yer alabilirdi. Sonuçta, erkekliğe özgü bir karikatür değil. Ama belki o zaman da, ataerkil karikatür alımlayıcısı, bunu kadınlara özgü bir durum gibi yorumlayacaktı.
Karikatür Bilgileri: Baba İhmali
Ölçütler 01 Küfür 02 Hakaret 03 Temsil 04 Espri Konusu 05 Özneler Erillik Puanı Dişillik Puanı
Puanlar 20 0 10 10 10 50 50
Öneriler / Notlar Belki küfürün puan ağırlığını arttırabiliriz.
 
Karikatür Bilgileri: Verem Oldu Memleket
Ölçütler 01 Küfür 02 Hakaret 03 Temsil 04 Espri Konusu 05 Özneler Erillik Puanı Dişillik Puanı
Puanlar 0 0 0 0 0 0 100
Öneriler / Notlar Başarılı bir feminist mizah örneği.
Karikatür Bilgileri:
Ölçütler 01 Küfür 02 Hakaret 03 Temsil 04 Espri Konusu 05 Özneler Erillik Puanı Dişillik Puanı
Puanlar 0 20 20 20 20 80 20
Öneriler / Notlar Tipik bir cinsiyetçi karikatür. Tek olumlu yanı, küfür içermemesi.
Karikatür Bilgileri:
Ölçütler 01 Küfür 02 Hakaret 03 Temsil 04 Espri Konusu 05 Özneler Erillik Puanı Dişillik Puanı
Puanlar 0 0 0 0 0 0 100
Öneriler Kadınların yaşadığı zorluklara dikkat çeken az ve öz karikatür.
  DEVAMINI OKUYUN
Share Button

Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin, Edebi Bir Yapıt Nasıl Bırakılır?

Share Button
ulasbasar@gmail.com Twitter: ProfUlas Edebi bir yapıt nasıl bırakılır?(*) Bu sorunun yanıtı, yapıtın türüyle oldukça ilişkili. En kolay bırakılma, edebi köşe yazılarında oluyor. Bu tür, Türkiye’de az biliniyor. Buradan kastımız, şiirsel bir dille yazılan köşe yazıları. Şöyle bir örnek verebiliriz: “Bu ülkede hep karalar kazandı. Denizler kazansaydı böyle olur muydu sizce? Amerikan üsleri olur muydu gül gibi ülkede, diken gibi… En parlak gençlerimize, Amerika’ya gitmeleri öğütlenir miydi? Askerlik arkadaşı olur muydu yine, NATO ve Türkiye? ‘Amerikan modeli’ deyip de başka bir şey demeyecek miydi üniversiteler? Bir savaş olur muydu yine de Doğu’da, Güneydoğu’da, canını yakan, her iki tarafın da? Bunca garip olacak mıydı ülkede? İçeride, dışarıda süründürülecek miydi bunca genç? Bu kadar iş düşecek miydi sansür kurullarına? ‘Sansür kurulu’ diye bir olay olacak mıydı bir kere? Ortalık hep böyle kan mı kokacaktı? Deniz kokusu daha iyidir oysa… Açlıktan ölen çocuk olacak mıydı, dayaktan ölen, sorumsuzluktan ve nice sayılamaz dertten toplumu kemiren? Bu kadar reklam olacak mıydı gözümüzün önünde, hangisi yalan, hangisi gerçek? Bu kadar çok burnu kalkık olacak mıydı ülkede, bu kadar havalı? Yalancı olacak mıydı yine gülüşler; müşteri hoşnutluğu gülüşleri? Gerek kalacak mıydı müşteriyi hoşnut etmeye bir kere? Denizler kazansaydı; bu ülke, bir kere, barışırdı deniz ürünleriyle… Karides yiyebilirdi hamsi niyetine, “mundardır onlar” demeden. Et de yiyebilir miydi insanlar sonunda? Şöyle kebap, şöyle iskender, şöyle Adana… Vitrinde öyle kalmazdı değil mi, buharına banmazdı değil mi açlar açıklar vitrinin dışından? Değil mi, denizler kazansaydı, denizler kazansaydı…” Bu tür, bırakması en kolay olanlardandır; çünkü gazete ya da bir site için yazılır. Bunlar, özellikle birinciler, yazardan belli bir sözcük sınırını aşmamalarını isterler. Böyle olunca, yazı belli bir sözcüğe gelince, o noktada, metin üzerinde son düzeltmeler yapılır ve teslim edilir. Bu türün diğer özelliği ise, birşeyler anlatmak yerine birşeyler hissettirmenin amaçlanmasıdır; bu nedenle, anlatısal bir bütünlük gibi bir yük söz konusu değildir. Bundan sonra, en kolay bırakılan türlerden biri anı olabilir. Bu türde, başımızdan geçeni anlatmak gibi bir niyetimiz olduğu için, bu hedefe ulaştığımızda dururuz. Günceler de benzer kolaylıktadır; çünkü bir gün boyu yapılanlar anlatılır. Başı ve sonu bellidir. Gezi yazıları da kolay bırakılır. Fakat bugün yazılan gezi yazılarının çok azı edebi sayılır. Eskiden edebiyatçılar gittikleri ülkeleri sanatlı bir dille anlatırlardı. Bu türün soyu tükenmek üzere. Yine gezilerin bir başı ve sonu kolaylıkla yerli yerine oturtulabileceğinden, bu türü bırakması daha kolaydır. Masallar da, özellikle çocuklara yazılıyorsa, görece kolaydır. Zaten basit ve kısa tutulması gerekir ve çoğunlukla sade bir dili ve düz bir anlatı yapısı vardır. Kişiler tanıtılır, başlarından geçen olaylar aktarılır ve son… Bundan sonra deneme gelir. Deneme türü Türkçe’de öldü ya da farklı anlamlar kazanarak düzyazıyla eşdeğer görülmeye başladı. Deneme, düşüncelere ağırlık verilen, fakat edebi bir dil kullanılan bir türdü. Bunun eskiden ustaları vardı. Şimdi bu da yavanlaştı. Sonraki tür, kısa öykü. Az ve öz bir anlatı türü. Bu tür, dergilere yönelik olarak yazılıyorsa, dergilerin belli bir uzunluk/kısalık beklentisi olacaktır. Kısa öyküye dönüp dönüp onda değişiklik yapmak pek yaygın bir durum değildir. Uzun öyküde değişiklik beklentisi artar ve bu tür, görece daha zor bırakılır. En zoru ise, romandır. Hem uzunluğu hem de kurgu hakimiyeti gibi temel zorunluluğu nedeniyle, en çok dönüp dönüp bakılan tür, roman olmaktadır. Gerçi artık, yayınevlerinden editör desteği alınabiliyor. İkinci bir gözün bakması fark yaratıyor. Fakat içine sinme anlamında, en zor bırakılan, sık sık roman oluyor. Öte yandan, kimi edebiyatçılara göre, daha da zoru var: Şiir. Şiir de roman gibi, en çok dönüp dönüp değişiklik yapılan türlerin başında gelir. Kimi şairler, şiirleri deneme tahtasında bekletir gibi bekletir. Düzeltmeler yıllara yayılabilir. Fazıl Hüsnü Dağlarca gibi kimi şairler ise, kimi şiir kitaplarını adeta yeniden yazmışlardır; eski baskılara artık ulaşılamaz. Dağlarca, ilerleyen yaşlarında arı dil yanlısı olmuş, ilk şiir kitaplarındaki eski sözcükleri ayıklamıştır; ancak bunları yaparken, kimi durumlarda neredeyse yeni şiirler yazmıştır. Zaten diğer türlerdeki durumun tersine, şiir için tek bir sözcük bile önemlidir. Bırakma zorluğu da buradan kaynaklanıyor. Bu nedenlerle, bırakması en zor türlerin, roman ve şiir olduğunu düşünüyoruz. Bu türlerin kitaplaşmasında ise, çok uç bir durum olmadığı sürece içeriğe dokunulmaması yeğlenir. Temel olarak 4 tür uç durum olabilir, bunlar değişiklik gerektirebilir: Birincisi, kişisel bir sorun olabilir: Kitabın girişinde bir arkadaşınıza teşekkür ediyorsunuzdur, ama kitaplaşma aşamasında aranız açılmıştır. Buna ikili ilişkiler de girer. Kitabın içeriğinde de benzer bir sorun olabilir. Bir öyküde kendinize yakın birinden bahsediyorsunuzdur, ama artık yakın değilsinizdir. Bir kızı/erkeği sevmişsinizdir, şiir yazmışsınızdır; kitaplarda yer alacaktır bu şiirler; fakat sonra o ilişki hayal kırıklığıyla sonuçlanır vb. İkinci tür bir sorun, teknik bir sorun olabilir. Yazım hataları ve sayfa düzeniyle ilgili sıkıntılar söz konusu olabilir. Üçüncü tür bir sorun, yapısal bir sorun olabilir. Örneğin, bir roman ya da öykü yazmışsınızdır, ama yapısal bir sorun vardır. Kişilerin adları yanlış olabilir, bu nedenle olay örgüsünde eşleşme olamamıştır ya da olaylarda bir tutarsızlık vardır. Örneğin, kişilerden birinin falanca tarihlerde filanca şehirde yaşadığını yazmışsınızdır, ama başka bir paragrafta ya da bölümde bununla çelişen bir bilgi vardır. Böyle bir durumda kurguya müdahale etmek gerekebilir. Dördüncü tür bir sorun, toplumsal boyutlarla ilişkili olabilir. Örneğin, ilerici demokrat, kadın duyarlılığıyla dolu diye bilinen ünlü bir şairin ilk kitabı (ki şaşırtıcı olmayacak bir biçimde gençlik döneminde yayınlanmıştır), ırkçılık ve ayrımcılıkla doludur. Bu durumda şairin önünde üç seçenek vardır: Ya “arşiv değeri var” diyerek bu şiirleri olduğu gibi yayınlatır ya utanç duyarak hiç yayınlatmaz ya da düzeltmelerle yayınlanmasına izin verir. Fakat ırkçı ifadeler tek tük değil de metnin genelinde varsa – ki bu şair için durum buydu- o zaman bu seçenek geçersiz olacaktır. Benzer bir biçimde, metinde daha önce doğru bulduğunuz fakat artık katılmadığınız birtakım görüşler olabilir. Yine bu üç seçenek ortaya çıkar. Buna bir örnek daha verebiliriz: Sabahattin Ali, Nazi karşıtı sosyalist bir yazardır. Fakat 2. Paylaşım Savaşı öncesinde yazdığı bir yazıda, daha sonra Nazi yanlısı olacak Knut Hamsun’u över. Hamsun’un faşistliği sonradan ortaya çıkar. Sabahattin Ali’nin bunu öngörme olanağı bulunmamaktadır. Bu yazı, arşiv değeri olduğu için yayınlanmıştır, fakat artık, yazarın düşünsel dünyasını yansıtmaktan uzaktır. Görüldüğü gibi, metni bırakma edimi, tür özellikleriyle fazlasıyla ilişkili. Fazla takıntı yapmamak gerekiyor. Bir metni bırakamayış, yeni metin üretiminin önüne geçmemeli… Yoksa, konu, erken çocukluğa kadar geriye çekilebilecek psikodinamik yaklaşımlara kapı aralamış olacak… (*) Bu yazıya katkıları için Alper Yaman’a teşekkür ederim.         DEVAMINI OKUYUN
Share Button