Nilgün Yüksel, Hareket: Kerim Zapsu

Share Button

Kerim Zapsu’nun çalışmalarıyla, küratörlüğünü aynı zamanda galerinin kurucusu Ulaş Parkan’ın yaptığı Ambidexter Sanat Galerisi’ndeki “7,680,000,000” isimli kişisel sergisinde tanıştım.

Söyleşinin başlığı da Zapsu’nun sanatsal eğilimlerinden yola çıkarak onun işlerini tanımlamak için kullanıldı. Zapsu’nun sanatsal yolculuğunda kinetik heykel, bir adım ötesinde hareket kavramı baş konumda. Üstelik kişisel sergisinde sadece bir tane kinetik çalışması

DEVAMINI OKUYUN
Share Button

Utku Varlık, Göz Boyama

Share Button

Dengemiz nasıl bozuldu, bilmiyorum ama gün geçmiyor Paris’te sanatın üst yüzeyinde bizi yıkamak adına “contemporary mafyasının” yaptığı etkinlikleri izlemeye kalkarsanız yorulursunuz! Eskiden sanatı yönetenler genellikle meydanı başkalarına bırakırlardı; kültür bakanları, müze yöneticileri, küratörler, ünlü galeriler ve de basın. Dada’yı, Kübistleri, Picasso’yu, “modern”i vs. giderek 20. yüzyıl sanat  tarihini “alnımıza

DEVAMINI OKUYUN
Share Button

NİLGÜN YÜKSEL, BİR KOLEKSİYONER PORTRESİ, İZİ MORHAYİM

Share Button
Bir an bir koku etkiler bizi. Küçük bir görüntü, ansızın kulağımıza çalınan bir ezgi. Bazen anlamlandıramadığımız, o kadar çok şey içinden neden sadece onu böylesine çekici bulduğumuz sorusuna yanıt veremediğimiz anlardır bunlar. Bazen unuttuğumuz bazen hep yanımızda taşıdığımız ama çoğunlukla güzel bir anıya, mutluluğa, yaşama karşılık gelen duyumlardır oysa hissettiğimiz. Her koleksiyoncunun kendine özel bir öyküsü vardır. Onu eser almaya iten böylesi bir başlangıç. Büyük bir evde doğar İzi Morhayim. Salonda o zaman kime ait olduğunu bilmediği resimler vardır. Resimlerin kime ait olduğunu bilmez ama onların kendisinde yarattığı mutluluk hep belleğindedir. Tam da o duygu onun koleksiyoner olmasının ilk adımıdır aynı zamanda. 2000 yılında aldığı ilk eserle de bugün mutluluk ve huzur diye tanımlayacağı koleksiyonunu oluşturmaya başlar. Nilgün Yüksel: Resim alma serüveninizin başına dönelim mi? İzi Morhayim: Bir gün eşimin apartman arkadaşı olan Hüseyin Kocabaş’ın galerisini ziyarete gittik. Antika da satıyordu kendisi. Sohbet ederken çocukluğumdaki o resim sevgisi yeniden ortaya çıktı. Onunla sohbetimiz ilerledi. Ondan sonra resim almaya başladık. Elbette ki birden 10.000 TL verip bir resim almıyorsunuz, çünkü ne olduğunu bilmiyorsunuz, kafanızda bir değer tespiti yok. Sadece beğeniyorsunuz. Önce küçük fiyatlarla, küçük resimlerle başladık. Daha sonra Artium müzayede evi ve Rüştü Sungur ile tanıştık. Orası yeni başlayanları alıştıran bir müzayede evi. Yeni sanatçıların eserlerini oldukça uygun fiyata alabiliyorsunuz. O yüzden ben Rüştü Bey’i çok takdir ederim. Bizim için çok uygun bir ortamdı. Hem keyifli sohbetler yapıp hem de alabileceğimiz resimlere ulaşabiliyorduk. Tabii, olay 200 TL.’den başlayıp gidiyor, sonra eserlere daha çok para yatırmaya başlıyorsunuz. Neden? İçine giriyorsunuz, araştırıyorsunuz, araştırdıkça keşfediyorsunuz. Sonra keşiflerle düşünceler uyum sağlamaya başlıyor. Bir de ben sanatı ve sanatçıları çok seviyorum çünkü onlar yaratıcı insanlar ve her gün bir şey yaratıyorlar. Örneğin ben de iş hayatımda değişik şeyler yapmayı seviyorum. İş hayatımda kimsenin yapmadığı şeyleri yapmaya çalıştım ama onlar her gün yapıyor. O yüzden benim gözümde ayrı bir değerleri var. N.Y.: Bir koleksiyonla yaşamanın yarattığı birçok duygu vardır. Sizin için belirleyici olan hangisiydi? İ.M.: Benim için en önemlisi huzur bulmaya başlamak oldu. Resme bakınca, sanatçıyla konuşunca huzur buluyorum. Çünkü çok dolu insanlar, geniş dünyaları var. Çok fazla para pulla işleri yok, sanat yapmaya çalışıyorlar. İş hayatında parayla o kadar çok uğraşıyoruz ki yoruluyoruz zaman zaman. Bu yüzden sanatın içinde, sanatçıyla iletişim hâlinde olmak benim için bir mutluluk kaynağına da dönüştü. Çok sıkıntılı günlerimde de sanatçılar sayesinde çok rahatladığımı hatırlıyorum. Ağabeyimi kaybettiğimde onlarla yaptığım sohbetler acımı hafifletti, dikkatimi dağıtmamı, kendimi iyi hissetmemi sağladı. Barış Sarıbaş’a, Yiğit Yazıcı’ya gidip sohbet ediyordum o dönemde. N.Y.: Koleksiyon yapmak iş hayatınızda da olumlu geri dönüşler sağlıyor mu? İ.M.: Elbette ki. Başka insanlar da bunu görüyorlar. İlgilerini çekiyor. Bazen soruyorlar ve ben onlara küçük bilgiler veriyorum. Elbette ki hoşlanıyorlar bundan. Sanattan kim hoşlanmaz ki… N.Y.: Bütün eserleri asıp izlemeniz mümkün olmuyor belki. Bir eseri görmek istediğinizde ne yapıyorsunuz? İ.M.: Çoğu zaman hayal ediyorum. Örneğin Nazmi Ziya geldi aklıma onu kafamın içinde izliyorum. Bir Yiğit Yazıcı’ya bakarken aslında onun diğer eserlerini de görüyorum. Bazen insanlar “Ne yapacaksın bu kadar eseri?” diye soruyorlar. Ben o eserleri hep izliyorum. Her zaman hepsinin duvarımda asılı olması gerekmiyor. N.Y.: Hiç bir eserin peşinden koştuğunuz oldu mu? İ.M.: Eserin peşinden koşmadım ama bazen bir sanatçı şöyle bir eser yapsa ne güzel olur, dersiniz. Ben sanatçının yapmasını istediğim bir eseri, yaşama geçirmesi için sanatçının peşinden koştum. Örneğin ofisimdeki Yiğit Yazıcı çalışması bunlardan biri. Yiğit Yazıcı böyle bir eser yapsa ortaya muhteşem çizgiler çıkar, diye hayal kuruyordum ve bunu yapması için Yazıcı’nın peşinden bir buçuk yıl koştum.

N.Y.:

DEVAMINI OKUYUN
Share Button

Nilgün Yüksel: Bir Koleksiyoner Portresi: Yaman Tunaoğlu

Share Button
Koleksiyon yapmak, koleksiyoner olmak salt entelektüel bir arayışın peşinde olmakla değil, bir sürece bizzat dâhil olmakla ilgili. Biz bugün sanat tarihinin önemli bir kısmını büyük koleksiyonerlerin koleksiyonundan, onların oluşturdukları müzelerden ya da müzelere yaptıkları bağışlardan izliyoruz.

Zaman zaman koleksiyonerlerle yaptığım röportajlar elbette ki mesleki bir meraktan kaynaklanıyor. Onların seçimleri ve bu seçimlerden yapılacak çıkarımlar biz

DEVAMINI OKUYUN
Share Button

UTKU VARLIK, ART DUBAİ

Share Button
Hiç ayrım yapmadan, bana ulaşan özellikle sergi haberlerine bir göz gezdiririm, sonra içerik ilgimi çekmişse galerinin ya da serginin kısa bir analizi yapıp özellikle günümüzde sanatın albenisinin nerelerde dolaştığına dair kafamda kısa bir gezinti yaparım! Sürekli sergi haberlerini gördüğüm bir galerinin ne mene bir galeri olduğunu çıkaramamıştım; Anne Laudel, belki bir Alman galerisi olabilir ama İstanbul’da ne işi var? Bu kez araştırdım: Sonuçta takma bir isim ve de arka plan yine bir tekstil ajansı! Peki, güzel ama bu kez  Art Dubai’ye katılıyor; Ramazan Can’ın işleriyle: Dubai’ye gidecek işlerinden bir tanesi de bu, ben çıkartamadım ne olduğunu, kanımca artık bizim sorunumuz değil, yargıyı Araplara bırakalım! Ramazan Can 2016 yaptığı bir söyleşide konusunun “Şamanizm” olduğunu söylüyor ve konuşmasında, “…bulunduğumuz yüzyıl ve bundan önceki yüzyıllarda bu topraklar üzerinde hüküm sürmüş imparatorluğun izlediği politikalar neticesinde Anadolu halkının ümmetçiliğe ve Araplaşmaya doğru itilmesine gönderme yapmak için kullanabilecek en iyi dilin bu olduğunu düşünüyorum!”diyor. Ne yazık bir sanatçı ileride ne yapacağını bilemez ama Araplara tere satmak için Dubai’ye gitmek, eski ön yargılarından vazgeçtiğini kanıtlar. İngiliz “contemporary lobisinin” sıkı yönetiminde, onların Dubai’de açtığı galerilerin dümen suyunda organize edilen bu tür fuarların tek amacı para kazanmaktır; tanıdığım bir İngiliz avukat: “..sistemin ne kadar güçlü olduğunu, sanata yatırımın, tamamen küresel bir oyun olduğunu, ama bir türlü Araplara koleksiyonculuğu öğretemediklerini, yine zorla da olsa onlara “modern sanat müzelerinin” turist çekmek adına önemini yavaş yavaş öğrettiklerini” söylemişti! Ne olursa olsun paranın olağanüstü birikimi, dekora birkaç koleksiyoner ismini koyarak, genellikle Arap ve de birkaç Müslüman ülkeden topladıklarını “çağdaş Arap sanatı” olarak dışa tanıtmalarıyla, kendilerine bir kabuk edinmek ve Batı müzelerine girmek arzusu kanımca gerçekleşecek. Bu koleksiyonların en önemlisi Sharjah Emirate Arabian-Barjeel Art Foundation, Sultan Al-Qassemi’nin! Sultanın koleksiyonu 2017’de Paris’’te “Instıtut du Monde Arabe'” da “100 başeser” olarak sergilendi; gördükten sonra belleğinizde sultan portresiyle sergiden çıkıyorsunuz. Bu adamları manipüle edenlerin kendi internet sitelerinde satışa sundukları gariban boyamaları, enayi objeleri yine üstüne büyük fiyatlar koyarak tekrar sultana sattıklarını bilmeyen yok! Unutmayalım bu “başeser” damgası, bizim müzayedecilerin de çok kullandıkları bir terimdir; argo ismi “keriz silkelemektir!”                                                                                                                              Sultan Al Qassemi                                                                                 Hayatını sanata adayan küratör Zaahirah Muthyİstanbul’dan malûm birkaç galerinin “Eldorado” gibi gördüğü ama deneyleri sonucu umduklarını bulamadığı bu tür Araplara özgü fuarların “göz boyama” olduğunu anlatamadım! Daha önce Çin’lilerin “Shanghai Contemporary Fuarı”nı Paris “FİAC”a karşı açtıklarından bir süre sonra amaçlarının yabancı sanatçıları satın almak değil, kendi sanatçılarını pazarlamak olduğunu ve bu fuarın balon gibi söndüğünü 2015’te izledim! İngiliz lobisi fuarın ciddiyetini yitirip “arabesk” bir şamataya dönüşmesinden şikayetçi, sanatın açıkça bir kültür olduğunu, Emira’nın milyarderlerine pentürü öğretmenin deveye hendek atlatmak olduğunu çok iyi biliyorlar. Dubai’nin bu kahrı çekmesinin arkasında “turizm” olduğu bir gerçek; belki her şey bir “SHOPİNG”! Onları ayaklandırırak Osmanlı İmparatorluğunu düşüren ve petrole el koyan İngiliz Empire’nin asırlardır manipüle ettiği bu ülkeler,  genel kültürü dışlayıp, “art contemporary” ve “futbol”a yatırım yaptılar; kanımca bunları kavramak için bir bilgi gerekmiyor!

BENİM ÖNERİLERİM

Bu fotoğrafı birkaç yıl önce İstanbul’da Cevahir alışveriş merkezindeki bir mobilya mağazasında çekmiştim ve amacım bunu olduğu gibi İstanbul Bienali’nde sergilemekti! Ne yazık Sultan Al-Qassemi’yi tanımıyordum o zaman, şimdi gelecekte Art Dubai’ye katılacak bir Türk galerisine proje öneriyorum: “Salon Turc(Türk) Modern 2019” İşte yaşadığımız “absürt” Kısaca anlattıklarım çağımızda artık “absürt” ün giderek  gerçek ve normale dönüştüğünü  ve de artık yargılarımızı da ona göre yapmamızın bir çevirisidir. Jeopolitik bakışla bu ülkelerin petrolle aşırı zenginleşmelerini izleyen bundan payını alan, danışmanlığını yapan yine başında bu ülkelere bağımlı özgürlüklerini veren İngiltere, onlara sanatın gerekliliğini nasıl oldu da “empose” etti , bilinmez ! Transcontinentales dergisinde Ami Moghadam bunu “bu ülkelere Batı sanat eserlerini sokarken, ne-mene bir alış-verişten kimsenin haberi yoktu, bir süre sonra sanatın önemli bir para yatırımı olduğunu öğrendiklerinde, kendi expert’lerinin de olması için Londra’ya burs verdiler.” 2002 de William Lawrie Dubai uluslararası yatırım merkezine “Christie’s” yi açıyor, beraberinde on galeri de buraya yerleşiyor. İngilizler şunu çok iyi biliyorlar ki “contemporary” bir sirktir; kültür gerekmez lüks bir araba alırken, kendi geleneklerinde “misyonerlik” ya da “sömürgecilik” deneyimlerinden gelen birikimle, bu insanları kendi komplekslerinden arındırıp ama deveyi terk etmeden modern sanatın çekim alanına sokabilmektir.   DEVAMINI OKUYUN
Share Button

HÜLYA KÜPÇÜOĞLU, NESLİ TÜRK’ÜN BÜYÜK BEDENLERİ

Share Button
                                                                                 Nesli TürkNesli Türk’ün Merkür Sanat Galerisi’nde açtığı yeni sergisi ‘Corpus Magnum’ adını taşıyor. ‘Corpus’ sadece beden anlamına gelmiyor, aynı zamanda ölü veya hareketsiz olarak da tanımlanıyor. Sanatçı bu isimle, ortadan kalkmış olduğuna inandığı ruh ve beden ikiliğine işaret ederken, bedenin yüceltilmesini ve maddiliğini vurguluyor. Sergi ayrıca, sanatçının önceki yıllarda gerçekleştirdiği ‘Bedenin Hafızası’ ve ‘Kara Duyu’ sergilerine atıfla, daha çizgisel ve lekesel bir plastiğe de bürünüyor. Çizgi, sanatçının eserlerinde hareketli, akışkan ve belli bir ritimde izlenmekte. Çizgilerin iç içe geçen devinimi, takibi zor kaotik bir yapıyı gündeme getiriyor. Sanatçı, duygularını ve düşüncelerini yüzeye aktarmak istiyor ve çizgiler giderek büyüyor, yayılıyor, tanımlanıyor ya da tanımlanamıyor ve plastik olarak resimlerin en vurgulu ögesi konumuna ulaşıyor. Bu yapı, Nesli Türk’ün resimlerinde ön plana çıkarmak istediği psikolojik etkinin güçlendirilmesi ile bağlantılıdır ve kadına dair simgesel anlamlar da taşımaktadır. Bu anlamlar, Türk’ün resimlerinde görmeye alışkın olduğumuz sıvılar, kıvrımlar ve saçılmalarla ilintilidir ve yinelemelerle karşıt ögeleri anımsatmaktadır. Nesli Türk, kadını ve kadın bedenini sorun etmektedir. Resimlerin bir kısmında görülen otoportreler elbette otobiyografik etkileri de içeri almakta ve bu noktada derin psikolojik analizleri de gündeme getirmektedir. Ancak sıklıkla etrafındaki insanlardan, fotoğraflardan veya kendisinden yola çıkarak resmettiği kadınlar,  belli bir kişiden ziyade tüm kadınlara atıfta bulunmaktadır. Resimdeki kadın, herhangi biridir. Ancak seyirlik nesne hâline getirilmiş çekici bir kadın da değildir. Kadın, tuval yüzeyinde kapladığı büyük bedeniyle, sanatçı için yegâne var oluşunun bir göstergesidir. Yok olacağının bilinciyle yaşayan kadın, büyük bedeniyle varoluş alanını genişletmek isterken, bir yandan da ‘corpus’un Latince diğer bir anlamına, ‘ceset’e gönderme yaparak yok oluşa ve melankoliğe de gönderme yapmaktadır. Sanatçının deyişiyle resimlerdeki kadınlar ‘Spinoza ve sonrasında Nietzsche ve nihayet Deleuze ile bedenin ruh ile birleştiği, tüm cinselliği ile yaşayan, salgılayan, şiddet ve cinsellik dolu bir beden’dir. Nesli Türk’ün temastan kaçınmayacağını hissettiren bedenleri aynı zamanda grotesk bir bedendir. Ancak çoğunlukla bedenin tasvirinden çok içerdiği sıvıları, yumuşak ve yağlı dokusuyla bu etkiyi bize hissettirmektedir. Melankolik kadınlar, heyecansız ve hareketsizdirler. Genellikle gözlerini bir noktaya dikmiş sanki kendisini bekleyen nihai sona odaklanmış gibidirler. Tuval yüzeyindeki sıkıntılı ortam ve mutsuzluk, kullanılan griler ve sarılar melankolik etkiyi kuvvetlendirmektedir. Portrelerdeki durgun yüz ifadesi, aza indirgenmiş renkler ile iç içe geçerken, hareketli çizgilerle karşıt bir anlamı tetikler. Hareket ve durağanlık resimlerin hem içeriğinde hem de plastik ögelerinde birbirinden ayrılamaz iki karşıt yapıdır. Önceki işlerinden aşina olduğumuz yoğun boya kullanımları yer yer yeni resimlerde de kendisini göstermektedir. Ancak daha yalın ve arınmış bir durum söz konudur. Bu, figüre dair detayların arındırılmasından başlayarak, çizgi ile daha ekspresif bir yolun uzantısında, kimi ince ve bazen neredeyse monokrom kullanılan boya tabakalarında kendisini gösterir.  Tüm bu anlatım, resimlerdeki melankolik ifadeyi güçlendirir. Vurgu, zaman zaman sanatçının detaylı yaklaşımıyla yapılmış bir kumaş etüdünde, kimi zaman kolaj öğesinde toplanır ve resimden resme değişken bir etkide sunulur. Kadın bedeni, mevsimler gibi dönemleri, geçişleri olan bir yapı. Tüm bu dönemler sıvıların çoğalması veya azalması ile ilintili. Kadın sıvılarla var olan veya yok olan bir figür. Nesli Türk’ün yeni sergisindeki kadın bedenleri tüm bu süreçlere gönderme yapıyor ve zaten tüm bu sıvılarla melankoliğe oldukça yatkın olan ‘kadın’ı serginin kavramı hâline getiriyor. Önceki sergilerinden farkı, daha bireysel ve yalnız bir kadın olmasıdır. Tuvallerdeki ‘tek başınalık’ özgürleşmeyi akla getiriyor. Kim bilir belki özgürleşmek için, önce içe kapanmak lazım.   DEVAMINI OKUYUN
Share Button