Nilgün Yüksel, Hareket: Kerim Zapsu

Share Button

Kerim Zapsu’nun çalışmalarıyla, küratörlüğünü aynı zamanda galerinin kurucusu Ulaş Parkan’ın yaptığı Ambidexter Sanat Galerisi’ndeki “7,680,000,000” isimli kişisel sergisinde tanıştım.

Söyleşinin başlığı da Zapsu’nun sanatsal eğilimlerinden yola çıkarak onun işlerini tanımlamak için kullanıldı. Zapsu’nun sanatsal yolculuğunda kinetik heykel, bir adım ötesinde hareket kavramı baş konumda. Üstelik kişisel sergisinde sadece bir tane kinetik çalışması

DEVAMINI OKUYUN
Share Button

NİLGÜN YÜKSEL, BİR KOLEKSİYONER PORTRESİ, İZİ MORHAYİM

Share Button
Bir an bir koku etkiler bizi. Küçük bir görüntü, ansızın kulağımıza çalınan bir ezgi. Bazen anlamlandıramadığımız, o kadar çok şey içinden neden sadece onu böylesine çekici bulduğumuz sorusuna yanıt veremediğimiz anlardır bunlar. Bazen unuttuğumuz bazen hep yanımızda taşıdığımız ama çoğunlukla güzel bir anıya, mutluluğa, yaşama karşılık gelen duyumlardır oysa hissettiğimiz. Her koleksiyoncunun kendine özel bir öyküsü vardır. Onu eser almaya iten böylesi bir başlangıç. Büyük bir evde doğar İzi Morhayim. Salonda o zaman kime ait olduğunu bilmediği resimler vardır. Resimlerin kime ait olduğunu bilmez ama onların kendisinde yarattığı mutluluk hep belleğindedir. Tam da o duygu onun koleksiyoner olmasının ilk adımıdır aynı zamanda. 2000 yılında aldığı ilk eserle de bugün mutluluk ve huzur diye tanımlayacağı koleksiyonunu oluşturmaya başlar. Nilgün Yüksel: Resim alma serüveninizin başına dönelim mi? İzi Morhayim: Bir gün eşimin apartman arkadaşı olan Hüseyin Kocabaş’ın galerisini ziyarete gittik. Antika da satıyordu kendisi. Sohbet ederken çocukluğumdaki o resim sevgisi yeniden ortaya çıktı. Onunla sohbetimiz ilerledi. Ondan sonra resim almaya başladık. Elbette ki birden 10.000 TL verip bir resim almıyorsunuz, çünkü ne olduğunu bilmiyorsunuz, kafanızda bir değer tespiti yok. Sadece beğeniyorsunuz. Önce küçük fiyatlarla, küçük resimlerle başladık. Daha sonra Artium müzayede evi ve Rüştü Sungur ile tanıştık. Orası yeni başlayanları alıştıran bir müzayede evi. Yeni sanatçıların eserlerini oldukça uygun fiyata alabiliyorsunuz. O yüzden ben Rüştü Bey’i çok takdir ederim. Bizim için çok uygun bir ortamdı. Hem keyifli sohbetler yapıp hem de alabileceğimiz resimlere ulaşabiliyorduk. Tabii, olay 200 TL.’den başlayıp gidiyor, sonra eserlere daha çok para yatırmaya başlıyorsunuz. Neden? İçine giriyorsunuz, araştırıyorsunuz, araştırdıkça keşfediyorsunuz. Sonra keşiflerle düşünceler uyum sağlamaya başlıyor. Bir de ben sanatı ve sanatçıları çok seviyorum çünkü onlar yaratıcı insanlar ve her gün bir şey yaratıyorlar. Örneğin ben de iş hayatımda değişik şeyler yapmayı seviyorum. İş hayatımda kimsenin yapmadığı şeyleri yapmaya çalıştım ama onlar her gün yapıyor. O yüzden benim gözümde ayrı bir değerleri var. N.Y.: Bir koleksiyonla yaşamanın yarattığı birçok duygu vardır. Sizin için belirleyici olan hangisiydi? İ.M.: Benim için en önemlisi huzur bulmaya başlamak oldu. Resme bakınca, sanatçıyla konuşunca huzur buluyorum. Çünkü çok dolu insanlar, geniş dünyaları var. Çok fazla para pulla işleri yok, sanat yapmaya çalışıyorlar. İş hayatında parayla o kadar çok uğraşıyoruz ki yoruluyoruz zaman zaman. Bu yüzden sanatın içinde, sanatçıyla iletişim hâlinde olmak benim için bir mutluluk kaynağına da dönüştü. Çok sıkıntılı günlerimde de sanatçılar sayesinde çok rahatladığımı hatırlıyorum. Ağabeyimi kaybettiğimde onlarla yaptığım sohbetler acımı hafifletti, dikkatimi dağıtmamı, kendimi iyi hissetmemi sağladı. Barış Sarıbaş’a, Yiğit Yazıcı’ya gidip sohbet ediyordum o dönemde. N.Y.: Koleksiyon yapmak iş hayatınızda da olumlu geri dönüşler sağlıyor mu? İ.M.: Elbette ki. Başka insanlar da bunu görüyorlar. İlgilerini çekiyor. Bazen soruyorlar ve ben onlara küçük bilgiler veriyorum. Elbette ki hoşlanıyorlar bundan. Sanattan kim hoşlanmaz ki… N.Y.: Bütün eserleri asıp izlemeniz mümkün olmuyor belki. Bir eseri görmek istediğinizde ne yapıyorsunuz? İ.M.: Çoğu zaman hayal ediyorum. Örneğin Nazmi Ziya geldi aklıma onu kafamın içinde izliyorum. Bir Yiğit Yazıcı’ya bakarken aslında onun diğer eserlerini de görüyorum. Bazen insanlar “Ne yapacaksın bu kadar eseri?” diye soruyorlar. Ben o eserleri hep izliyorum. Her zaman hepsinin duvarımda asılı olması gerekmiyor. N.Y.: Hiç bir eserin peşinden koştuğunuz oldu mu? İ.M.: Eserin peşinden koşmadım ama bazen bir sanatçı şöyle bir eser yapsa ne güzel olur, dersiniz. Ben sanatçının yapmasını istediğim bir eseri, yaşama geçirmesi için sanatçının peşinden koştum. Örneğin ofisimdeki Yiğit Yazıcı çalışması bunlardan biri. Yiğit Yazıcı böyle bir eser yapsa ortaya muhteşem çizgiler çıkar, diye hayal kuruyordum ve bunu yapması için Yazıcı’nın peşinden bir buçuk yıl koştum.

N.Y.:

DEVAMINI OKUYUN
Share Button

Nilgün Yüksel: Bir Koleksiyoner Portresi: Yaman Tunaoğlu

Share Button
Koleksiyon yapmak, koleksiyoner olmak salt entelektüel bir arayışın peşinde olmakla değil, bir sürece bizzat dâhil olmakla ilgili. Biz bugün sanat tarihinin önemli bir kısmını büyük koleksiyonerlerin koleksiyonundan, onların oluşturdukları müzelerden ya da müzelere yaptıkları bağışlardan izliyoruz.

Zaman zaman koleksiyonerlerle yaptığım röportajlar elbette ki mesleki bir meraktan kaynaklanıyor. Onların seçimleri ve bu seçimlerden yapılacak çıkarımlar biz

DEVAMINI OKUYUN
Share Button

Nilgün Yüksel: Eda Çığırlı ile Yeni Bir Mekân Arayışı

Share Button
Eda Çığırlı, uzun zamandır yakından takip ettiğim sanatçılardan. Öylesine yakından ki, sanrım bundan on yıl sonra yaptığı her eser zihnime kazınmış olacak ve geriye dönüp baktığımızda kendiliğinde yazılmış bir tarih ortaya çıkacak. Öncelikli izleyici rolü de sanat tarihçisinin yazgısı olmalı. Neyse ki locadan izlemek gibi bir konforumuz var. Çoğu zaman üretim döngüsü arayış ve deneyimi çağrıştırır. Sonuç ise yapıtın kendisidir. Gerçekten öyle mi? Çok sanmıyorum. Arayış ve deneyim dediğimiz her şey bizzat sonuç olsa gerek, çünkü onlardan doğan yapıt ortaya çıktığı anda yeni bir arayışı ve deneyimi çağırır. Biz de sonuçlar dizgesinin yarattığı deneyimi yaşamaya başlarız. Eda Çığırlı ile arayışlar, deneyimler, duraklar ve yolculuklar üzerinden söyleştik. Sonuçların doğurganlığının kendisi gibi. Olabildiğince açık ama hep biraz örtük… NY: Seni tanıdığımdan beri deniyorsun. Tuvalin üzerinde ne yaparım, denemesi bu. Denemelerin sonsuz olabilir mi? Durmanın olacağı bir yer olacak mı? EÇ: Deneyselliği seviyorum. Resimlerim üzerinde deneysel arayış aslında kendi varlığıma dair. Kendimi arıyorum. Kendimle olan ilişkim her zaman doğrudan resimlerime yansıdı. Her ne kadar sanatın tarihi sürecinden beslensem de hikâyemin, varoluşuma dair sorgulamalarımın ve duygusal iniş çıkışlarımın üretim sürecimi etkilediğini söyleyebilirim. Bu arayışım sanıyorum ki sonsuz olacak ve duygularım ve zihnim sadeleşene kadar yüzeyler üzerindeki materyaller ve resmin temel öğeleri arasında bir denge arayışı içinde olacağım.  İnanıyorum bir gün durduğum bir yer olacak. NY: Psikoloji disiplini ile ilgileniyorsun. Ve hatta ilginin ötesi bir araştırma alanı senin için. Bu, senin çalışmalarını nasıl etkiliyor? Çok mu içeride? Çok mu dışarıda? EÇ: Sanat, psikoloji ve felsefenin birbirinden bağımsız olduğunu düşünmüyorum. Birbirini besleyerek ilerleyen değerli alanlar.  Özellikle 2. Dünya Savaşı sonrası sanat ve psikoloji alanlarının birbirine yakınlaşmasıyla beraber modern sanat farklı noktalara ulaştı. Bu üç alan da “ben kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum ve nereye aitim?” soruları içinde insan ruhunu irdeliyor. Sanat ise bu soruların yanı sıra duyguları bir forma dönüştürerek güç elde ediyor. Bu ortak kaygılar beni kendi içimde bir temele oturtuyor. Araştırmacı ve çok yönlü bir yapıya sahibim ve sanat, psikoloji, felsefe beni tatmin ediyor. Hayatı, kendimi, insanları, olayları algılamamda objektif bir göz oluyor.  Profesyonel sanat yaşamımın yanı sıra on yıldır psikolojiyle haşır neşirim. Psikoloji alanı içinde farklı ekollerden gelen uzmanlarla tanıştım, sohbetler ettim, konferanslara ve sempozyumlara katıldım. Kitaplara yoğunlaştım ve sanatla aralarındaki ortaklıkları irdeledim. Bu süreç doğrultusunda gelen “ben kimim?” ve yaşamımda rahatsızlık duyduğum konuların kaynağını oluşturan etki alanlarını aradım. Duygusal ihtiyaçlarımı bilgiyle karşılıyorum ve bu sürecim hâlâ devam ediyor. “Psikoloji sanatımı etkiliyor mu?” bu, henüz bende soru işareti ama şuna eminim gelecekte etkileyecek çünkü sanat üretimlerimizin altında bilinçaltı unsurlar her zaman vardır. Benim açımdan sanat eserleri duygusal taşıyıcıdır.  Bu taşıyıcılığın kontrolsüz akışkanlığını disipline edebilmek gerekiyor. Bunun için de zaman gerekli. Uzun zamandır besleniyorum ve arayışlarım, öğrenmelerim, yorumlamalarım kendi içimde ikna olmam zaman alıyor, sancılı bir süreçle yol alıyorum. Hem içerden hem dışarıdan gözlemciyim demek daha doğru olur.

NY: Tutuklu kadınların resim dersiyle sağaltılması üzerine nefis bir tez yaptın. O kadınlara kattığın şeyleri sormuyorum, sana

DEVAMINI OKUYUN
Share Button

Nilgün Yüksel, “Shin-Ge-Bis Kuzey Rüzgarı’nı Nasıl Kandırdı?”

Share Button
Serginin adı Shin-Ge-Bis adlı bir balıkçıyla her yeri buza çevirmek isteyen Kuzey Rüzgarı’nın karşılaşmasını anlatan bir Kızılderili masalından alıntı. Cesaret, zeka, gerekli bir inat, sabır ve farkındalık üzerine bir masal bu. Öfke ve kibirle bilgelik ve neşe arasındaki gelgitin, bilgeliğin ve neşenin zaferinin masalı. İnsanlığın doğayla iletişimine gönderme yapan, fantezi ve gerçeküstünü gerçekliğe çeviren, duyguların katmanlarını metaforlarla aktaran tam da sanatın kaynaklarını anlatırken öze dönüşü betimleyen kısacık bir anlatı. Başka bir deyişle üzerine çokça düşünülesi bir hatırlatma ya da anlatıcının, özne olarak sanatçının gizlerini açık eden bir gösterge. Bazen masal bu, diye başlar ironiler, sonra dinleyen, izleyen, alımlayan akılda dönüşürler. Aslında dünyayı tanımanın, benliği oluşturmanın, ortak bilinçaltı yaratmanın yollarından biridir onlar. Tıpkı sanatların her dalında olduğu gibi. “Shin-Ge-Bis Kuzey Rüzgarı’nı Nasıl Kandırdı?” masal başlığında bir araya gelen dört sanatçı, Oral Ünlü,  Emine Bıyıklı, Eda Çığırlı ve Özkan Işık, imgenin aracılığıyla sanatın kaynaklarına, olasılıklarına dikkat çekerken bakış açılarımızı bir kez daha gözden geçirmeye davet ediyorlar. Oral Ünlü, bir bütün olarak doğanın ve ona dair ayrıntıların, ağaçların, dalların, kozalakların, taşların büyüleyiciliğinden yola çıkıp soyutlama mantığıyla oluşturduğu eserlerin yanı sıra malzemenin dönüşümüne beden, cinsellik, varlık, yokluk ilişkilerine değin olabildiğince geniş bir perspektifte yoğuruyor çalışmalarını. Beslendiği kaynakları bizzat esere ya da eserin malzemesine dönüştürerek aslında her an birlikte devindiğimiz tüm o görsel imgelerin olasılıklarını da araştırıyor. Çoğu zaman üzerinde düşündüğü mesele malzemesini belirlediği için onun yapıtlarını tek bir mecrada belirlemek de olası olamıyor. Boyadan, buluntu malzemeye, icat ettiği tekniklerden videoya kadar disiplinlerin ve materyalin geçişliliği üzerinden kurguluyor düşüncelerini Oral Ünlü. Bir başka açıdan yaşamsal olanın, yaşama dair kaygıların griftliğinden seçtiklerini anda damıtarak getiriyor izleyicinin karşısına. Özkan Işık’ın çalışmalarını belirleyen ana eksen ise cinsiyet ve toplumsal cinsiyet rolleri. Sergide yer alan “Mahrem Dedikodu” adlı yerleştirmesinde tabu ve kabulleniş üzerinden yarattığı ikilemle bakış açımızı zorlayıp yüzleşmeye davet ediyor bizi. Dantel, tül, tülbent, saten, kot ve ardına ekleyebileceğiniz kumaşlar üzerinden yaratılan “kadın” tanımlamasını tek bir cinsiyet, cinsellik imgesine indirgeyerek toplumun ikiyüzlülüğüne dair bir anımsatma kurguluyor. Işık’ın çalışmaları feminist teori üzerinden okunabilir. Bununla birlikte Toplumsal Cinsiyet Belası üzerinden Judith Butler’a bir saygı duruşu gönderip yapıtı doğrudan Queer teorinin verileriyle de değerlendirebiliriz.“Kimlik kategorileri beni her zaman rahatsız eden bir çerçeve olmuştur; ben kimlik kategorilerini değişmez ayak bağları sayar ve onları ortaya çıkması kaçınılmaz dert yuvaları olarak kavrar, hatta öyle lanse ederim.”[1] der Butler tam adı dipnotlarda yer alan çalışmasında. Işık’ın çalışmaları Butler’ın bu görüşünü özetler nitelikte. Sanatçı, kimlik kategorilerinin rahatsız ediciliğini tam da bizzat bizim yaptığımız kimlik kategorilerini göstererek ifşa ediyor. Eda Çığırlı’nın psikolojiden, kişiselliklerden, bilimkurgudan beslenen çalışmaları bir dizi özelleştirilmiş figürle çıkıyor karşımıza. Daha önceki çalışmalarından sentezleyerek getirdiği bu yapıtlarında yarattığı başka bir dünyada başı boş dolaşan kimliklerin bedenlenmiş hâllerini gösteriyor izleyiciye. Fonun dinginliği ile tezat bir hareketi içeren hayvan figürleri aynı zamanda insani duygulara, oluşlara birer gönderme. Onun “Yeni Dünya” serisinden kopan parçalar bu dünyanın bilindik imgeleriyle buluşup yabancı, yabansı ama içtenlikli bir kavrayışla ortaya koyuyorlar kendilerini. Akışkan, yaşayan bu eserler kendi varoluş düzlemlerinde birer yansıma, dünya ile kesiştikleri yerde birer yansıtmayı taşıyorlar üstlerinde. Net duruşları ve ifadeleriyle bir yandan masumiyet fikrini bir yandan yabancılaşmayı çağırıyorlar. Belki de şunu sormak gerekiyor bu eserler üzerine, sadece bireysel düzlemde bile yaratığımız çok katmanlı yaşamlara başka bir şey eklemek ya da olabildiğince sadeleşmek mümkün mü?

Malzemeyle yoğrulmuş lirik bir anlatım sergiliyor Emine Bıyıklı’nın çalışmaları. Rengin ve formun sadeleştiği, dingin, kelimeleri özenle seçen sessiz bir anlatım. Soyut yaratım geleneğinin ardına eklemlenen, dil arayışlarını bütünlüklü bir yapıyla birleştiren çalışmalar koyuyor ortaya. Kandinsky’den bu yana soyutun müziğe yakınlaştığı, ritmin bedenle ruhla birleştiği o inişli çıkışlı kompozisyonun izini sürüyor yapıtlarında.

DEVAMINI OKUYUN
Share Button

Nilgün Yüksel, Girdap Ve Çeyrek Asır

Share Button
Sanat üzerinden konuşmaya başladığımızda çoğu zaman algılarımızı önce yapıtın kendisine çeviririz. Kamuyla buluşan sanat yapıtı artık yeniden değerlendirilmek, yorumlanmak, duyularımızın sınırlarını keşfetmek için tüm çıplaklığıyla karşımızdadır. Bu hâliyle mekân da ve zaman da anlıktır.  Müziksel, sessiz, hareketli ya da durağan olmaları anda var oldukları gerçeğini değiştirmez. İzlenme zamanı bittiğinde sadece bilincimizin derinliklerine yerleşirler. Bir gün, her gün ya da bir anda kendi anılarımızla harmanlanıp yeniden yüzeye çıkmak üzere… Belki de bu yüzden sanat yapıtının tek fiziksel varlığı dışında izleyen, okuyan, dinleyen göz kadar sanat yapıtı vardır. Başka bir deyişle yapıtın görünür varlığı ortadan kalktığında zihnimizde kendini üretmeye devam eder. Aynı yapıtı değişken zamanlarda yeniden dinlemek, izlemek, okumak her seferinde yeni bir anlamı çağırır. Son noktada bir sanat yapıtından söz ettiğimizde çoğu zaman tek bir sanat yapıtından değil sanat nesnesinin sonsuz çağrışımlarından söz ediyoruzdur aslında. Sanatçının zihninin karmaşasından ya da berraklığından çıkmış yaratının sonsuz hâlinden. Serginin adı sergide aynı adla yer alacak İlhami Tunç Gencer’in video çalışmasından alıntı. Bununla birlikte bu isim sanat nesnesine ve bizzat sanat nesnesinin yaratıcılarına da bir gönderme. Ayrıca bunu çok uzun zamandır gündemden düşmeyen “sanatçı mı, yapıt mı?” ikileminin bir parçası olarak da düşünmek mümkün. Kişilik, kimlik ve yapıtın değişen değeri üzerine sorgulamaları bir yana bırakırsak elbette ki bir yapıt eğer anonim değilse yaratıcısından bağımsız değildir, anonim bir yapıtın kendi zamanı ve mekânından çok da bağımsız olamayacağı gibi.   Girdap ve  Çeyrek Asır, yapıtın ve sanat üretiminin ardında olanlara dair. Bireyin yetişkinliğe geçiş süreci çeyrek asır sürer. Bir an önünden bakıp geçtiğimiz, bir süreliğine izlediğimiz sanat yapıtının ortaya çıkışı ise zamanı aşar. Üretim süreci, salt eserle baş başa geçirilen zamanları kapsamaz. Üretim süreci büyümenin, olgunlaşmanın, büyük sancıların, coşkuların, gelgitlerin, girdaba kapılmaların, açık denizlerden kıyıya çıkışların tümünü içerir. Üretimlerine tanıklık edilen dört sanatçı; Hüsnü İyidoğan, Güler Aşık, İlhami Tunç Gencer ve Metin Özgör farklı deneyimleri, anlayışları, üretim biçimleri ile sanatsal kimliklerini eserlerine geçiren, kaygılarını, birikimlerini sanat nesnesinde somutlaştıran, bir adım ötesinde bu ülkede birbirlerinden haberdar olarak ya da olmayarak yapıtlarıyla iletişime geçen sanatçılar.   Güler Aşık’ın malzeme kullanımından aykırı olanın gösterimine uzanan eserleri İlhami Tunç Gencer’in farklı medyumlarla bir araya getirdiği çalışmaları bir kuşağın kaygılarını ve dünyaya bakışını yansıtır. Çizimlerinde birbirlerine gönderme yapan dilleri, anlatım araçları farklılaştıkça birbirlerinden uzaklaşan bir yapıya bürünür. Metin Özgör’ün çalışmaları doğuma, seçimlere, farklı yaşayış şekillerine odaklanırken Hüsnü İyidoğan kendinden yola çıkan içselleştirilmiş bir yol izler. Baktıkları yerler, yaşayışları, ilgileri birbirinden farklı olan bu iki sanatçı, insana dair makro ve mikro olanı anlatır. Dört sanatçının eserleri bir araya geldiğinde yükselip alçalan bir ritmi beraberlerinde taşır. Yaşamın oluş hâlinden karmaşaya, temposu yüksek aykırı anlatımdan dinginliğe geçen yapıtlar, zamanın bir diliminde rastlantısallıkla bir araya gelmiş kimliklerin oluş, olma hâlini yansıtırlar. Üretim süreci çoğu zaman bir girdaptır ve büyümek çeyrek asır sürer. İzleyici kendisiyle ve yapıtlarla kurduğu ilişkide, özellikle içselleştirdiği, içselleştirebildiği bir alanda bütün bunların eşlikçisine dönüşür. Dikkatle bakmak, o sonu gelmeyen ve içinde bildiğimiz ve bilmediklerimizi barındıran girdaba girmenin bir yoludur. Daha çok bakmak ise çeyrek asırla başlayan ve yaşam boyu devam eden  erginleşmenin bir durağı.   DEVAMINI OKUYUN
Share Button