Geçen gün Sotheby’s ünlü İngiliz güncel sanatçı Tracey Emin’in, “My Bed”, yatağının 2.8 milyon euro’ya satıldığını duyurduğunda aklıma bu parayla şu günlerde İstanbul’da yapılacak bir müzayedenin ( Türk çağdaş resmi ) tümünü satın alıp bu yatağın altına koymak geldi. Çünkü bir koleksiyonerin eşinin bana anlattığı bir sorunu anımsadım: ” …aldığımız resimleri nereye koyacağımızı şaşırdık; duvarlar, her yer doldu, şimdi yatakların altına koyuyoruz.”
Ne bileyim, daha önce “..bizimle dalga geçiyorlar” diye yazmıştım ve de sürekli anlatıyorum tanık olduğum, izlediğim, sanatı yöneten lobilerin hiçbir kompleks gütmeden provokation’u (provokasyonu) uluslararası düzeyde sürdürmelerini. Örneğin Charles Saatchi 1991 yılında 180.000 euro’ya almış, daha sonra François Pinault’ya 1.5 milyon’a satmış, Pinault da sahibi olduğu Sotheby’s’de 2.8 milyon’a satıyor. Emin Tracey ise: “…çok üzgünüm; bilmiyorum nereye gidecek, korkutucu bilememek, kalbimde saklıyorum ve çok seviyorum…” diyerek çiviyi çakıyor. Belki bilmiyorsunuz Batı’da, bu satışlardan sanatçı da %3 cebine koyar. İçeriğini kavramak için fazla bilge olmak gerekmediği için ve de “fantasmatique” objeler, Freud’un konumunda “fetişist” objelere arzu ki kanımca bir Arap ya da Çinli milyarderin koleksiyonuna gitmiş olabilir. Bugün sanatı nasıl değerlendirdiğimiz tartışılabilir ama başlangıçta saygıdeğer Turner’in adı konmuş bir ödülü alması, contemporary kafalarının sanatın anlamını nasıl çarpıttığının en somut kanıtıdır.

Daha sonra yaptığı “installation”lar; kendini sergilemenin ya da çözmenin endişelerinin, “seks”e özgü saplantısının, örneğin içinde yattığı tüm erkeklerin isimlerinin ve kullanılmış kaputların, sergilendiği kamp çadırı:

Ne yazık, koleksiyonerin evinde çıkan yangında yok olmuş. Erken yıllarda gelip çadırını kurduğu Kaş’da rastladığı ve de giderek uzun yıllar özellikle onun için geldiği bir Türk çobanın anısı da çadırla birlikte sanat tarihinden siliniyor.


Son olarak Çin’de iki büyük sergi yaptı, artık kendini desene bırakmış; çok büyük boyutlara siyah-beyaz çiziktirilmiş Egon Schiele kopyaları diyebiliriz:

Gerçekte bunları anlatmaktaki amacım: bir gün paraya dönük bu şamata bittiğinde, önce yatakların altından sonra da modern müzelerden, koleksiyonlardan çöpe gidecek; ” Leo Castelli’nindir bu gönderi”, artık recyclage (geri dönüşümü) bile olamayacak çağdaş sanat, bence ileriye dönük bir “fiction”; biriken artık paranın güya yatırıma dönük koleksiyon hırsı ve de depolardan bile taşan “accumulation”(birikimi), kullanılan malzemenin “autodestruction”u kendini yok etmesi, devasa boyutların mekândan taşmasıyla yaşanacak “sunami” ileriye dönük karabasanlardan belki en önemsiz olanı, ben nedense bu yatağa taktım kafayı ve de onun bakımını yüklenen bakıcının küçük dünyasını! Artık 50 yaşlarına gelmiş Tracey’nin ilgi alanında değil belki; Baudelaire’in şiiri “Sarah” da çizdiği; öpüşmekten çarpılmış dudakları, aşk yapmaktan yorgun vücudunda kalan son gücünü, hâlâ üstünden para kazanmayı amaçlayan Charles Saatchi’ye satıyor.
BAŞKA BİR KADIN SANATÇI
Bizimle o kadar çok dalga geçiyorlar ki bilmiyorum neyi anlatayım; a*cığıyla , “West Side Story”nin ünlü “I Feel Pretty” şarkısını söyleyen ve bunun videosunu çeken Ann Hirsch’i mi, yoksa belki dünyanın en tahammül- fersah kadını Yoko Ono’yu mu? Yoko daha ilginç çünkü uzun bir süredir Fransızları sanatta sığlaştıran bir kompleks, daha doğrusu “Amerikan Syndrome”u, ona Lyon Modern Sanatlar Müzesi, MAC’ın kapılarını açıyor. 3000 metre-kare alanda belki görebileceğiniz en büyük enayiliği yine NewYork Moma, Jon Hendricks organize etmiş ve daha önce Francfort (Frankfurt ) ve de bu arada Venedik Bienali’nde bir Lion D’Or da cabası.

John Lennon’un ondan ne bulduğunu soramayız; ama gördüğünüz gibi eskaboyla(basamakla) yükseğe çıkıp, oradan bir büyüteçle alttaki YES sözcüğünü okumak, düşmemek şartıyla!

Eski Alman kasklarının içine doldurulmuş “puzzle”larla bir gökyüzü çizmek!

100 adet ahşap tabutun içinden çıkan ağaçlar… Ve müze övünçle bu ağaçların yakındaki parktan getirilip tabutlara konduğunu da belirtiyor.
Sosyal- politik bir kaos yaşadığımız şu günlerde belki yaşadığım en önemli tedirginlik, harplerden, göçlerden, “diktatör”lerden, “açlıklar”dan vs. değil, çünkü insan daha beterini yaşadı, umut edilgendir, devran değişir hepsi geçer, moral kendini yeniler; başka bilinçli kavgalara hazırlar kendini insan. Bence en büyük “sapmaların”, o bir türlü tarif edemediğimiz, elimizi kaldıramadığımız başka bir “syndrome” da virtuel bir para gücü; bir yandan “karanlık inançları örgütlerken” öbür yandan bize olmadık enayilikleri sanat diye yutturuyor. Paralarıyla kompleks gideren, kendilerini odak noktası yapanlara sözüm.
