Christian Brinton: Modern Sanatçılar: “Antoine Wiertz”

Share Button
Antoine Wiertz, Mesih’in Zaferi, (1848), T.ü.y.b. 625 cm x 1104 cm. Wiertz Müzesi.

Christian Brinton[1]: Modern Sanatçılar[2]: “Antoine Wiertz”[3]

Çeviren: İlksen Duru Erol[4]

Korsika’dan gelip bir süre için Avrupa haritasını ve insanlığın kaderini derinlemesine değiştiren soluk yüzlü kaptanın ölümünden yıllar sonra sanat, kendi doğal gelişim sürecinde yeniden başlamıştır. Sert ve yenilmez bir şekilde, Yunanistan ve Borne’un yeniden hayata dönen kahramanları, büyülenmiş halkın gözleri önünde azametle yürümeye devam ettiler. Kendi ülkesinin sanatına biçim vermekle yetinmeyen David, tıpkı eski zamanlardan bir fatih gibi Belçika’ya geçti ve Flaman resmini geçmiş çağların miğferleri, zırhları ve sert kıvrımlı kumaşlarıyla sardı. Bu dönem ya körü körüne itaat etme, ya da çalkantılı ama sonuca varmayan bir başkaldırı dönemiydi. Tek bir güçlü geleneğin baskın etkisi ile toplumsal bilincin yavaş yavaş uyanışı arasında gidip gelen bu çorak günlerin ressamları, huzursuzluk ve belirsizlikten başka pek bir şey yansıtmıyordu. Hepsi, emsallerden kişisel özgürlüğe, yerleşik otoriteden bireyin egemen haklarına doğru yaklaşan geçişin az ya da çok kurbanlarıydı. İnsanın özüne ait bu heyecanın, Napolyon döneminin kanlı olaylarının ardından gelen bu buğulu rüyanın en güçlü vücut bulmuş hâli Antoine Wiertz’di. Bu eşsiz figür, bir sanatçı olarak değil, rasyonalizm ve demokrasinin şafağından önceki o kabusu en iyi temsil eden adam olarak dikkat çekiyor. Çok az istisna dışında, bu olağanüstü varlığı, mevcut koşullardan hiçbir şekilde etkilenmeyen bir ucube, bir deli; ya da eserleri tuhaflık dışında pek ilgi çekmeyen biri olarak görmek alışılagelmiştir. Wiertz’in dengesiz oluşu ve sanatsal bakış açısından bakıldığında tartışmasız eksikliklere sahip olduğu kesin olsa da, devasa tuvallerinde Antik Çağ’ın ölüm sancıları ve modern dünyanın ham şiddeti başka hiçbir yerde tasvir edilemediği gibi resmedilmiştir. Bu adamın tüm var oluşu, kendisiyle uzlaşmak için verdiği bitmek bilmeyen bir mücadeleydi. Çelişkili ve uyumsuz idealler arasında parçalanmıştı. Kendisinin hakiki bir Prometheus ateşi olduğunu düşündüğü şeye sahip olduğu için çağdaşları tarafından alay edildi. Klasik çevrelerden kovulan sanatçı, gerçek meseleleri ele aldı, ancak karalanıp yanlış anlaşıldı. Sıradışı olmanın saf gücü sayesinde, tüm bunlara rağmen kendini kendi döneminin ve geçmişin unutulmaz büyük ustalarının arasına sokmayı başardı. Kendisinin sandığı gibi bir Rubens ya da Michelangelo değildi; ancak yıllarca süren ısrarcı çabaları boyunca kendini bu devlerle kıyaslayarak, onlarla birlikte anılmayı başardı. Hırs, ne kadar muazzam olursa olsun, tek başına yeterli bir değer değildir; ancak bu hırs, yanlış yönlendirilmiş bir dehanın olağanüstü tezahürleriyle ifade edildiğinde, sonuç genellikle müthiş olur. Wiertz’in ıztırap dolu tuvallerine bakarken ya da onun devasa ve umutsuz yaşam mücadelesinin izlerini sürerken, bu taşkın kişililiğinin büyüsüne kapılmamak imkânsızdır. O, sanki korkunç ya da yalvaran görüntüler uyandıran ölümcül bir takıntı gibi sizi esir alır. Farkında olmadan, o adamın ve eserinin içinde bir yerlerde, en ufak bir talihsizlik sonucu grotesk bir sahteciliğe ya da trajik bir yarım kalmışlığa dönüşmüş, anlaşılmaz bir güzellik, yüce bir şeyin gizlendiğine inanırsınız.

Sanat alanını incelerken, hiçbir şekilde sadece organize çabaların klişeleşmiş ürünlerini, sadece genel kabul görerek kutsallaştırılmış isimleri seçmek zorunlu değildir. Başarısızlıktan çıkarılan ders, başarıdan çıkarılan ders kadar önemlidir; Antoine Wiertz’in durumunda ise bu başarısızlık, akla gelebilecek her türlü amaca hizmet edecek kadar tamdı. Bu öfkeli, çalkantılı ruhla, yarı estetik yarı spekülatif olan o belirsiz aleme bir sıçrayışla girersiniz; bu alem, sayısız ateşli ruhu yıkıma sürüklemiştir; düşüncenin zevke sıklıkla galip geldiği, fikir ile imgenin sürekli savaş hâlinde olduğu o bölgeye. Büyük Devrim’in çocuğu ve Belçika’nın bağımsızlığını kazandığı cesur ayaklanmanın görgü tanığı olan Wiertz’in doğası, değişmez bir şekilde militandı. Ardennes ormanının yemyeşil kuytularıyla sınır komşusu olan Meuse nehrinin kıyısındaki sakin Dinant kasabasında, bu garip özlem ve kader kurbanı 22 Şubat 1806’da ilk kez gün ışığına çıktı. Antoine Wiertz, Grande République’nin bir askeri olan Louis-François Wiertz ile halkın kızı Catherine Disiere’nin tek oğluydu. Babası, Rocroy yerlisi olmasına rağmen Sakson kökenliydi; annesinin damarlarında ise sağlam ve çalışkan Valonların kanı akıyordu. Çocuğun ilk denemelerinde, kaydedilmiş ilk sözlerinde ve sanat hayatı süresince, onun 1789’dan beri önündeki her şeyi silip süpüren o coşkulu, kanlı idealizmin bir ürünü olduğunu fark etmemek imkansızdır. Dört yıllık savaşın ardından Louis-François Wiertz, yaralı hâlde Louvain hastanesine çekildi ve daha sonra bir terzinin mütevazı sıfatıyla sivil hayata geri döndü. İmparatorluğun çöküşüyle birlikte yerel jandarmaya katıldı ve her ne kadar basit bir başçavuş rütbesinden öteye geçememiş olsa da, asil ve yiğit bir ruha sahipti ve oğlunun gelişiminde derin bir etki yarattı. Evrensel başarı ve şöhrete duyduğu yakıcı tutkunun yanı sıra, çocuğun kalbine iki önemli nitelik aşıladı: ölümlü dertlere karşı stoik bir kayıtsızlık ve maddi ödüllere karşı sarsılmaz bir hor görme. Yine de yaşlı askerin en sık bahsettiği şey şöhretti; ve gayet mantıklı bir şekilde, babanın savaş şerefine duyduğu sevgi, oğlunda sanatsal başarıya yönelik bastırılamaz bir arzuya dönüştü. “Fırçalarım,” diye haykırırdı, “benim mızraklarımdır, tuval ise savaş alanım.” Savaşlarının çoğunu kaybettiği doğru olsa da, mücadele ve fetih düşüncesi onu asla terk etmedi. Acı ve ızdırap dolu yıllar boyunca peşini bırakmadı; ve Brüksel’de o ılık Haziran gecesinde nihai yenilgisini kabullenmek zorunda kaldığında, bu mücadele boşa çıkan hararetiyle yürek parçalayıcıydı.

Başından beri çocuğun gelecekteki mesleği konusunda hiçbir şüphe yokmuş gibi görünüyordu. Bir gün, çıkrığının başında oturan annesinin yanında oynarken, aniden kral olmak istediğini söyledi. “Neden?” diye sordu hanımefendi, çocuğun aklının savaşın sarsıntısı ya da kraliyet törenlerinin ihtişamına takılmış olabileceğini düşünerek. “Büyük bir ressam olabilmek için,” diye yanıtladı çocuk. Dört yaşındayken şaşırtıcı bir yetenekle resim yapıyordu; eserlerini kırmızı meyvelerin suyuyla renklendiriyordu ve on yaşına geldiğinde portreler çizmeye başlamıştı. Bir süre sonra tahtadan o kadar gerçekçi bir kurbağa oydu ki, ziyaretçiler onu zıplatmaya çalışırdı; hatta bir keresinde, kendini beğenmiş bir jandarma yüzbaşı onu kılıcının ucuna saplamaya bile kalkıştı. O, gravür sanatını da ustalıkla icra etti, daha doğrusu yeniden keşfetti; on iki yaşına geldiğinde bölgede o kadar ünlenmişti ki, Ciney’deki gözde bir hanın sahibi, “Cheval noir”[5] adıyla bilinen hanı için bir tabela yapmasını ısmarladı. Genç sanatçı adayı daha önce hiç yağlı boya kullanmamış olmasına rağmen o kadar başarılıydı ki, Ciney’in meşhur panayırlarına akın eden selim insanlar, onun bir gün kasabanın en önde gelen tabela ressamı olacağını öngörüyorlardı. Sanat hamisi ve Genel Meclis üyesi M. Paul de Maibe, bu dönemde çocuğun olağanüstü yeteneklerini duyunca, masrafları kendi cebinden karşılayarak onu okula gönderdi ve daha sonra kraldan, sanat eğitimine devam etmesini sağlayacak mütevazı bir maaşı güvenceye aldı. Dinant, ileri düzey eğitim için doğal olarak kısıtlı imkânlar sunuyordu; üstelik delikanlı, her gece, dalgalı bir pelerine sarılmış ve kocaman bir İspanyol şapkası takmış uzun boylu bir figürün ışık saçan hayaletinin ziyaretine uğruyordu. Tavırları otoriterdi ve elinde, üzerinde ateş harfleriyle “ANVERS”[6] yazan bir sancak yüksekte dalgalanıyordu. Genç Wiertz, onu Anvers’e çağıranın Rubens’in ruhu olduğundan bir an bile şüphe etmedi ve yüce kaderinden zaten emin olduğundan ivedilikle Anvers’e doğru yola çıktı.

Yılda yüz florinlik maaşı dışında hiçbir şeye sahip olmayan genç tutkun, “ekmek, boyalar ve güneş ışığı”ndan başka pek bir şey istemiyordu; ancak çoğu zaman bu üçünden de mahrum kalmak zorundaydı. Herreyns ve Van Bree’nin gözetiminde Akademi’de gayretle çalışıyordu; ayakta duramayacağı kadar alçak, uzanırken de neredeyse sığamayacağı kadar dar, sefil bir çatı katı odasında kalıyordu. Henüz on beş yaşında olmasına rağmen uzun boyluydu ve fiziksel olarak tamamen gelişmişti; yetişkin bir erkeğin yapısına sahipti; solgun, keskin hatlı yüz hatları gür siyah bir sakalla kaplıydı. Eski püskü hücresinde ne soba ne de şömine vardı; yıpranmış pencere kanatlarından ya da çatıdaki açıklıklardan, dilediği zaman sert rüzgârlar ya da kar taneleri içeri esiyordu. Oda, kitaplar, kağıtlar, anatomik çizimler, müzik aletleri ve heykel, resim ve gravür sanatının icrası için gerekli olan çeşitli malzemelerin oluşturduğu kaotik bir yığın hâlindeydi. Bazen hava o kadar soğuyordu ki, gayretli öğrenci yatağa sığınmak zorunda kalıyordu ve bir defadan fazla, bir elinde boya kalemi, diğer elinde neşterle uykuya dalmıştı. Burası tüyler ürpertici bir sığınaktı. Çıplak duvarda bir iskelet sallanıyordu ve kapının karşısında ustaca boyanmış bir kuru kafa sırıtıyordu. Wiertz bir eksantrik olarak görüldüğünden ve kendisiyle dünya aradına çoktan aşılmaz bir duvar ördüğü  için eşiğinden içeri giren ziyaretçi pek azdı. Rue du Pont-Saint-Bernard’daki, tanrıları Rubens, Michelangelo, Homeros ve Corneille; tek tanrıçası ise şöhret olan bu tuhaf münzevi adamla arkadaşları alenen alay ederdi. Hiç evlenmedi ve henüz öğrenciyken iffet yemini etti; her türlü dikkat dağınıklığına ve baştan çıkarmaya karşı kendini sarsılmaz bir disiplinle eğitti. Olağanüstü yetenekli bir müzisyen olan sanatçı, pek çok enstrüman çalıyordu; hava çalışmak için fazla karardığında, bu şekilde zihnini başka yönlere çevirirdi; bu sırada aşağıda, sokakta yoldan geçenler durup, gece yarısı havasında yankılanan o çılgın, akıldan çıkmayan melodileri dinlerdi. Yıllarca son derece yoksulluk içinde yaşamasına rağmen, bunu esasen bir ilke meselesi olarak görüyordu. İmzalamayı reddettiği birkaç aceleyle yapılmış portre dışında, eserlerini satmak için en ufak bir girişimde bulunmadı; değişiklik ve düzeltme amacıyla eserlerini her zaman yanında bulundurmayı tercih etti. Bir gün zengin bir sanatsever gelip, belirli bir eskiz için çok iyi bir fiyat teklif etti. “Altınını kendine sakla,” diye bağırdı Wiertz, davetsiz misafirin yüzüne kapıyı kapatarak, “bu sanatçı için ölüm demektir!”

1828 yılında genç Dinantlı, Prix de Rome’a için yarışmış, ancak başarısız olmuştu. Bu, umutları için acı bir darbe, üstün gururu içinse daha da sert bir şoktu. Cesaretini kaybetmeden, daha sonra Paris’e gitti; orada o kadar fakirdi ki, çoğu zaman yemek yemek yerine, açlığını bastırmak için kemerini beline biraz daha sıkı çekmekten başka çaresi yoktu. Portre çizerek geçinmeyi ummuştu, ancak hiçbir bedel karşılığında model bulamayınca, “Ücretsiz Portre” yazılı bir tabela astı. Sanki kaderin ironisini pekiştirircesine, hiçkimse bu kadar cazip şartlarda bile gelmeye tenezzül etmedi. Dört yıl sonra tekrar akademik yarışmalara katıldı ve bu kez birincilik ödülü kazandı. Uzun süredir bastırılmış olan tüm  bu yüce hırs, bir anda parlak bir beklentiyle alevlendi. Kuzeni ve hamisi olan, Meuse Nehri’nde çalışan sağlam ve nazik kayıkçı Gilain Disière’ye yazdığı coşkulu mektupta Wiertz, “zafer yolunun” kendisine açık olduğunu abartılı bir üslupla duyurdu. Anvers yetkilileri onun adına bir ziyafet düzenledi ve Paris üzerinden Roma’ya doğru yola çıkarken, Dinant halkı sokakları çiçeklerle süsledi, onur atışları yaptı ve genç dehalarını Hôtel-de-Ville’in Meclis Salonu’nda ağırladı. Antwerp ve Paris’in acınası çatı katlarında geçirdiği yıllarca süren ızdırap, bilinmezlik, hummalı ve alaycı rüyalardan sonra, donuk yüzlü hayalperestin kafasının tamamen karışmış olması şaşırtıcı değildi. 1834 yazında, şiddetli fırtınanın eşliğinde Porta del Popolo’dan Roma’ya girdiğinde, bu olayı Sezarların eşiğine vardığının cennetten gelen bir onayı olarak görmesi hiç de şaşırtıcı değildi.

Antoine Wiertz, Patroklos’un Cesedi İçin Savaşan Yunanlılar ve Truva’lılar, (19.yy.) T.ü.y.b. 71 cm x 126,3 cm. Anvers Kraliyet Güzel Sanatlar Müzesi.

Aynı yorucu disiplin, sanatsal ifadenin en üstün tezahürleri olarak gördüğü şeye olan sarsılmaz bağlılık ve öğrencilik günlerini karakterize eden o aynı şöhret arzusu, Antoine Wiertz’e Roma’da kaldığı süre boyunca da eziyet etmeye devam etti. Durmaksızın çalıştı; zavallı Leopold Robert’ı saran türden rahatsız edici tutkuların esiri olmadı. Michelangelo ve Homer’in himayesinde, bir tür kahramanca, cüretkar bir coşku ruhunu ele geçirdi. O sırada, “Patroklos’un Cesedi İçin Savaşan Yunanlılar ve Truva’lılar”ı tasvir eden devasa tuvalini planlarken, sadık ama şaşkın kayıkçı kuzeni Gilain Disière’ye şöyle yazdı: “Başlamak için sabırsızlanıyorum; fırçalarımı elimin altında hazır olmalı. Fırça darbelerim, Yunan kahramanlarının mızrak darbeleri gibi öfkeli ve korkunç olacak. En büyük renk ustalarına meydan okuyacağım; kendimi Rubens ve Michelangelo ile kıyaslayacağım!“ Vatikan ve Sistine Şapeli, tıpkı Antwerp’teki Notre-Dame’ın yaptığı gibi, üzerinde çok büyük bir etki yarattı. O zamanlar henüz bir delikanlı olan Wiertz, Flaman ustanın ”Çarmıhtan İniş“ tablosunun önünde hareketsizce durmuştu. ”Patroklos” tablosu için eskizler yaparken ve onu resmederken, Wiertz çatışmanın coşkusuyla yanıp tutuşuyordu ve defalarca, “Büyük İskender gibi, evrenin gözlerinin üzerimde olduğunu hayal ediyorum!” diye haykırıyordu. Altı ay içinde kompozisyon tamamlandı ve binlerce coşkulu sanatçının huzurunda Saint Luke Akademisi’nde sergilendi. Büyük bir hayranlık duyan Thorvaldsen, “Bu genç adam bir dev” dedi.

Fakat “Patroklos”un Roma’da gördüğü ilgi, başka hiçbir yerde tekrarlanmadı. Tablo nihayet Anvers limanına ulaştığında –tabii ki Akademi’ye gönderilmişti– bu sarsılmaz kurum, beş yüz franklık nakliye ücretini ödemeyi reddetti; Van Bree’nin cömert yardımı olmasaydı, tablonun akıbetinin ne olacağını tahmin etmek zor. Antwerp’teki resmi sergisi beklerken, Wiertz resmini Récollets’in eski manastırında özel bir sergide sergiledi ve orada günlerce neredeyse tek başına oturup gitar çaldı ve zafer anını güvenle bekledi. Fetih hırsıyla yanıp tutuşan Wiertz, bu arada ölümcül düşmanı Paris’e meydan okumaya karar verdi, ancak ne yazık ki büyük tuval, Louvre’un ürkütücü kapılarına ulaştığında 1983 Salonu için çok kalmıştı. Homeros’u aratmayacak bir öfkeyle dolan Wiertz, resminin sergilenmesini talep etti; bu olmadığı takdirde ise Louvre Meydanı’nda bir çadır kurup başyapıtını halka sergileme izni istedi. Her iki talebi de her yerde nazikçe fakat kararlı bir şekilde reddedildiğinden, bir yıl daha beklemekten başka çare yoktu. Ertesi sezon, “Patroklos” ile Liege’de resmettiği “Mezara İndirme” adlı eser dahil olmak üzere üç başka kompozisyon gönderdi; bu eserle ilgili olarak arkadaşlarına, bunun “Rubens’le gireceği düellonun başlangıcı olduğunu, Paris’in bu düelloya tanıklık edeceğini; Paris’le gireceği düelloda ise Rubens’in onun yardımcısı olacağını” söyledi. Ne yazık ki, topuğunun altında ezmekle tehdit ettiği “iğrenç canavar” Paris, o “kanser” ya da sık sık dediği gibi o “intihar şehri”, fırçalarının ve paletinin büyüsüne boyun eğmeyi reddetti. Jüri, eserlerinden üçünü kabul etti ancak hepsini acımasızca reddetti; “Patroklos” Salle d’honneur’da asılı olsa da, zar zor dikkat çekiyordu. Derinden yaralanan Wiertz, intikam arayışıyla birkaç hafta boyunca huzursuzca bekledi, ardından acı ve aşağılanma sahnesini sonsuza dek terk etti. Basın ve halk onu görmezden gelmişti. Bu, onun asla atlatamadığı bir darbe oldu ve o andan itibaren nefret ve intikamın karanlık gölgeleri etrafında giderek yoğunlaşmaya başladı. Sayısız misilleme planladı ve ertesi yıl, bu olay için ödünç aldığı ve tanıkların huzurunda kendi imzasını attığı Rubens’e ait muhteşem bir tablosunun benzer bir “ölümsüz jüri” tarafından reddedilmesini görmekten ironik bir tatmin duydu.

“Patroklos” Antwerp ve Brüksel’de sergilenmeye başladığında, Paris’teki yargı büyük ölçüde devam etti. Eleştirmenlerin birkaçı eseri övse de, çoğu açıkça düşmanca bir tavır sergiledi. Klasik temalar, Wappers’ın önderliğinde yükselen dinamik bir ulusal akımın ve Charles de Groux’nun elçisi, Constantin Meunier’in ise baş temsilcisi olacağı o yeni, dokunaklı gerçekliğin ilk işaretlerinin karşısında hızla yok olmaya başlamıştı. Wiertz, çağının ruhuyla uyumsuz hissediyordu ve konumunu haklı çıkarmak ve savunmak için, fırça ve kalemle acı ve öfkeli bir isyan kampanyası başlattı; ki bu ölümüne dek sürdü. Bu dönemde, sınırsız bir bağlılık duyduğu dul annesinin yanında olmak için Liege’de ikamet etti. “Esmeralda” ve “Quasimodo”, Paris ziyaretinin ve Hugo tarzına duyduğu hayranlığın hemen ardından ortaya çıkan eserlerdi. Diğer konular da arka arkaya geldi; bunlardan en önemlisi, Saint-André kilisesinin kubbesinin altında resmettiği “Cehennemin İsyanı” idi. İnanılmaz bir enerjiyle çalıştı ve altı hafta içinde, yüksekliği elli fit, genişliği otuz fit olan bu devasa tuvali, kıvranan şeytanlar ve parçalanmış kayalardan oluşan çığlarla doldurdu. “Ne günü, ne saati, ne de tarihi biliyorum,” diye yazmıştı o zamanlar. “Sadece iki şeyi biliyorum: çalışma anı ve dinlenme anı.” Bazen akşamları, gergin, dalgın, ama evlat sevgisiyle dolu bir şekilde, yakında ne yazık ki ondan alınacak olan, sendeleyen annesiyle kol kola Quai de la Souvenière boyunca yürürken görülebilirdi. Annesinin ölümü onu Brüksel’e sürükledi; burada terk edilmiş bir fabrikada kalarak, birçok bakımdan en rasyonel ve tutarlı eseri olan “Mesih’in Zaferi”ni tamamladı. Bu çabası, hükümeti, M. Rogier’in aracılığıyla, ölümünden sonra tüm eserlerini kalıcı olarak devlete bırakması şartıyla ona uygun bir atölye inşa etmeye ikna etti. Ve böylece 1850 baharında, huzursuz ve kasvetli deneme süresi sona erdi. Sonunda çocukken hayalini kurduğu o büyük, çıplak duvarları bulmuştu ve artık, sürekli genişleyen ruh dünyasının uygun gördüğü şekilde bu duvarları kaplayabilirdi.

Antonie Wiertz, Cehennemin Cennete Karşı İsyanı, 1841, T.ü.y.b. 1153 cm x 793 cm. Wiertz Müzesi.

Roma’dan dönüşü ile daha sonra Wiertz Müzesi olarak anılacak mekâna yerleşmesi arasındaki süre, ressamın en önemli klasik ve İncil temalı eserlerinin ortaya çıktığı dönemi oluşturdu. Bunu izleyen eserler ise çoğunlukla sözde felsefi bir nitelik taşıyordu ya da tamamen, hiçbir değeri olmayan, dehşet ve grotesk üzerine yapılan çalışmalardan ibaretti. Bir avuç inanan dışında herkes tarafından kuşatılan Wiertz, her fırsatta aceleyle baskıya girerek durumu daha da kötüleştirdi. Antwerp Akademisi tarafından ödüllendirilen “Rubens’in Övgüsü” gibi birkaç yetenekli, ancak abartılı eser onun ateşli kaleminden akarken, yazıları çoğunlukla abartılı bir egoizm ve görkemli bir kibirle doluydu. Eleştirmenler, öfkesinin özel hedefleriydi. Onları asla unutamadı ve hatta ölümünden sonra “bir akbaba sürüsü gibi” üzerine çöküp şöhretini paramparça ederlerse, mezarından kalkıp kendini savunacağını bile söyledi. Belçika’nın ulusal duygularını bu kadar canlandıran 1830’un ilham verici olayları, Wiertz’de hazır bir karşılık buldu. Siyasi devrimin ardından sanatsal bir devrimin gelmesi gerektiğine sıkı sıkıya inanıyordu. İçişleri Bakanı’na yazdığı açık mektupta, Antwerp katedralindeki Rubens’in “Çarmıhtan İniş” tablosunun yanına asılmak şartıyla devlete kendi bir tablosunu bağışladığını teklif ederken şöyle diyor: -“Artık bu yabancı boyunduruğu kırmanın, kendi yerli güçlerimize güvenmenin zamanı geldi. Fransızlarla birlikte, Delacroix’nın Rubens’ten daha büyük bir adam olduğuna ve Decamps’ın Raphael’in layık bir rakibi olduğuna inanmayı bırakalım. Kısacası, Belçikalı sanatçılarımızın kendi Marseillaise’lerini söylemelerinin zamanı geldi!” Ve yine de bu görkemli peygamber, dünyaya yüksek sesle haykırırken, devasa tuvalleri çaresiz ve yalvaran imgelerle doldururken, en korkunç yoksulluk ve ihmalle boğuşuyordu. Her zamanki gibi gelecek nesiller için resim yapıyordu ve önemli hiçbir tablosundan ayrılmayı kabul etmiyordu; bir yabancı prens bir keresinde “Mesih’in Zaferi” tablosu için muazzam bir meblağ teklif etse de sonuç alamamıştı. Sık sık “ekmek ya da kurşun” durumuyla karşı karşıya kalıyordu, ancak her nasılsa her zaman onu her şeyden çok korktuğu o unutulmuşluktan kurtaracak kadar ekmek geliyordu. Yıllar geçtikçe ölüm imgesi onu giderek daha canlı bir şekilde takip ediyordu; kendi başına korkulacak bir şey olarak değil, şan ve şöhreti kesin olarak garantilenmeden onu buradan çağırabilecek bir haberci olarak.

Onun açık talimatları doğrultusunda ve Paestum’daki yıkık Neptün Tapınağı’nın birebir kopyası olarak, devlet onun için Pare Léopold’un yakınında ve Garde du Luxembourg’dan çok uzak olmayan bir yerde kalıcı bir atölye inşa etmeyi kabul etti. Bina bugün, küçük ve bakımsız bir bahçenin hüzünlü cazibesiyle çevrilidir; kasvetli olmasına rağmen, görünüşü huzur vericidir ve bir nebze de olsa bir anıt mezarı andırır. Devasa sütunların etrafında, kırık alınlığın üzerinde ve pürüzlü duvarlar boyunca yıllardır sarmaşıklar ve sarmaşıklar dolanıyor; bazen yeşil, bazen mor ya da kırmızı. Bazı dış özellikler değişmiş olsa da, içerisi ressamın hayattayken olduğu gibi kalmıştır. Burası resimsel bir keşmekeş, bir tuhaflık Vatikan’ıdır. Duvarlarda iyilik ve kötülük, güzellik ve dehşet arasında devasa bir çatışma hüküm sürmektedir. Görkemli ve önemsiz unsurlar, yaratıcısının düzensiz, uyumsuz hayal gücünden fışkırır gibi yan yana toplanmıştır. Kaynayan, amansız gücün vizyonları, bir çocuğun ilkel hayal gücüne bile yakışmayacak ucuz hileler ve panoptik numaralarla dengelenmiştir. Bouguereau’nun tatlı, şekerli duygusallığın yerini, en duygusuz ziyaretçinin bile tiksinti ve iğrenmeyle geri çekileceği dramatik canlı kesimler ve ısrarcı şeytani sahneler almıştır. Klasikten ultra modern ve morbide kadar tüm dönemler, “Meryem’in Eğitimi”nden “Romantik Okuyucu”ya kadar tüm bölümler bu ürkütücü grafik evreni dolduruyor. Daha önce yaptığı resimler bir yana, sanatçının elindeki kalan alanı doldurması sadece on beş yılını aldı. Bu sürenin bir kısmını “Flaman Resim Okulu” adlı eserini ve sayısız broşür, kitapçık ve incelemeyi yazmakla geçirdi; ayrıca heykelcilik de tutkularından biri olduğu için modellemeyle de uğraştı. Endişeli ve kafa karıştırıcı geçen aylar boyunca, enerjisini kimya çalışmalarına adadı; amacı, fresk ve yağlı boya resminin birleşimi olan ve freskten daha akıcı, yağlı boyanın ise sıklıkla rahatsız edici yansıtıcı özelliğinden yoksun olduğu varsayılan “peinture mate” tekniğini mükemmelleştirmekti. Elbette, kendi deyimiyle “pour la soupe” (ekmek parası için) portreler yapmaya devam etmesi gerekiyordu ve daha az coşkulu anlarında, ilgi çekici veya ayırt edici hiçbir yanı olmayan çeşitli “petites bamboches” (küçük eğlenceler) ya da ciddi-komik basmakalıp eserler üretti. Sıkı bir şekilde izole bir yaşam sürmekte ısrar ediyordu, nadiren dışarı çıkıyordu, ancak atölyesinin yanına minyatür bir “jardin géographique” tasarladı; burada uzun siyah tunik, büyük Rubens şapkası ve tozluklar giyerek, kendini evrenin farklı yerlerinde hayal ederek dolaşırdı. Durmaksızın çalışırdı; bir gün müzeyi mevcut boyutunu katbekat genişletmeyi ve medeniyetin kesintisiz bir panoramasını resmetmeyi umuyordu; hâlihazırda tamamlanmış olan kısım ise bunun sadece ön sözüydü. Ancak bu görkemli rüya gerçekleşmeyecekti.

Nöraljiden kaynaklı dayanılmaz acılar çekiyordu; üstelik kimya alanındaki araştırmaları, aksi takdirde sağlam olan sağlığını da zayıflatmıştı. Hastalığı sadece birkaç gün sürmüş olsa da, 18 Haziran 1865 akşamı saat ondan biraz sonra, Waterloo Savaşı’nın ellinci yıldönümünde, kangrenden korkunç bir ızdırap içinde vefat etti. Ölümcül soğuk vücudunu sarmaya başlarken bile çılgınca inleyerek “Yanıyorum! Yanıyorum!” diye haykırdı. Yatağının başında Dr. Watteau, hayat boyu dostu ve destekçisi Louis Labarre, Mme. Sébert ve iyi kalpli kayıkçının en büyük oğlu Galain Disière toplanmıştı. Yumuşak, büyülü bir yaz gecesiydi. Başının üzerinde gümüş rengi bir ay sallanıyordu ve yakındaki bahçelerden bir vals melodisi geliyordu. Bir süre sonra sakinleşti ve Sokrates’in ruhun ölümsüzlüğüne olan inancından bahsetti, ardından zamanının geldiğini fark edince, acı verici bir metanetle kaçınılmaz anı savuşturmaya çalıştı. Son anlarında yastığa yaslanarak haykırdı: “Ah, ne muhteşem ufuklar! Ne güzel, ne şefkatli yüzler! Ne kadar da hüzünlüler; beni bu kadar çok sevdikleri için ağlıyorlar. Çabuk! Fırçalarımı getirin! Paletimi getirin! Ne resim yapacağım! Raphael’i geride bırakacağım!” Sonra, sessizce elini kaldırdı ve parmağıyla havada hayali çizgiler çizdi, ardından tarif edilemez bir pişmanlık hıçkırığıyla geriye yığıldı. Onu geçici olarak Lxelles mezarlığına gömdüler, kalbini ise memleketi Dinant’a götürdüler; orada, yıllar önce ülkesinin sanatının kurtarıcısı Rubens’in vaftiz oğlu ilan edildiği Hôtel-de-Yille’deki bir küpün içinde ebedî istirahatine kavuştu.

Antoine Wiertz, İki Genç Kız veya Güzel Rosalinda, 1847, T.ü.y.b. 140 cm x 100 cm. Wiertz Müzesi.

Antoine Wiertz’in eserlerinin herhangi bir özel estetik değere ya da öneme sahipmiş gibi davranmak anlamsızdır. O, ustaların panteonunda son derece sallantılı bir koltukta oturmaktadır. Oraya gündüz vakti, geniş ve görkemli kapılardan değil, fırtınalı bir gecede arka kapıdan girip, kirli ve eğri büğrü merdivenleri tırmanarak girmiştir. Başlangıçta Michelangelo’nun plastik coşkusundan bir parça, saygı duyduğu Rubens’in renkli ihtişamından bir ışıltı taşıyor olabilirdi, ancak bu yetenekler, kişisel kibir, böbürlenme ve kibirli taklitçiliğin sınırsız okyanusunda hızla boğuldu. Blake’in ruhani çağrışımlarından bir parça, ara sıra parıldıyor, ancak Haydon’un ağır şatafatı yüzünden donuklaşıp parlaklığını yitiriyor. Adam sahneye çok geç çıktı. Uzun zaman önce aramızdan ayrılmış devlerin tozunu kaldırdı. Geniş, kahramanca geçmişten, onunla âdeta alay eden ve sonsuzluğun uçurumuna geri süzülen sağlam figürleri çağırdı. Hiçbir zaman gerçekliğe dair net bir algıya sahip olmuş gibi görünmüyor. Hayalleri, önce düşünceyi, en sonunda da aklı tahtından indirmeye başladı. Her türlü ilişki ve orantı duygusundan tamamen yoksundu. Boyut, onun için büyüklükle eş anlamlıydı. Sanatı yoğun olmaktan çok geniş kapsamlıdır. Doğasının temel kusuru, felaket getiren bir tür egomani gibi görünüyor. Başarıyı sürekli olarak hırsla ikame ediyordu; şan ve şöhreti ile kendini yüceltmeyi sürekli olarak karıştırıyordu. Eksikliklerinden sadece bir tanesi, sürekli borçlu olmasıydı. Özel ilham kaynaklarını sık sık kullanırdı ve yine de tatmin olamadığı için başka yerlere bakmaktan çekinmezdi. “Mutlu Günler”in üzerine Poussin’in Helenik sükûneti çökmüştür. “İki Genç Kadın ya da Güzel Rosine”in arkasında Delacroix’nın anlamlı ve zaman zaman şehvetli fantezisi belirir. Gelişim sürecinin her aşaması, bu vahşi, başarısız eserlerde yansıtılmıştır. “Patroklos”ta evrene meydan okur; “Cehennemin İsyanı”, iktidardakilere karşı kendi isyanını tasvir eder ve “Mesih’in Zaferi”nde, hayatında deneyimlediği birkaç kısa barış anı yansıtılır. Her şeye rağmen bu sanat, sadece sanatçının kendisinin değil, çarpık bir şekilde ulusun da tipik bir örneğidir. Bu çalkantı ve bu hastalıklı huzursuzluk, bireysel olmakla birlikte, aynı zamanda geneldir. Wiertz’in diğer çağdaşları da onun gibi düşünmüş ve hissetmiştir; geçmişte ve günümüzde sayısız Belçikalı sanatçı da aynı büyünün etkisine kapılmıştır. Laermans’ta, Khnopff’un solgun hayallerinde ve Félicien Rops’un alaycı iblislerinde Wiertz’den bir şeyler vardır; genç Henry de Grouse ise açıkça onun sanatsal torunudur. Ancak hepsinin üzerinde ve önlerinde, dünyaya şu anda Münih Pinakoteki’nde sergilenen “Son Yargı” serisini ve yıkıcı “İsyanlar” serisini kazandıran, güçlü ve üretken bir deha yükseliyor. Wiertz, herkesten çok, sağlıktan, akıldan yoksun bir Rubens’i andırıyor.

Antoine Wiertz, Erken Gömülme, 1854, T.ü.y.b. 160 cm x 235 cm. Wiertz Müzesi.

Wiertz, faaliyetlerinin son döneminde, kendi ırkının ve döneminin kendine özgü eğilimlerine en fazla yakınlık gösterir. Klasik ve İncil temalı eserlerinde nadiren kendi sesini duyururken, sert ve etkileyici toplumsal çalışmalarında çok daha derin bir tona ulaşır. “Yetimler”, “Erken Gömülme”, “Açlık, Delilik ve Suç”, “Son Top” ve “Kesik Bir Kafanın Düşünceleri ve Vizyonları” adlı eserlerin her biri, metni gizlemeye pek çalışmayan birer vaaz niteliğindedir; biri hayırseverlik, biri kremasyon, biri yoksulluğa, biri savaşa, diğeri ise idam cezasına karşı çıkmaktadır. Cumhuriyet ve İmparatorluk ordularının Avrupa’nın yüzünü bu kadar yakıp yaraladığı günlerin belirsiz anıları onu hep rahatsız etmiştir ve “Cehennemden Bir Sahne” adlı eserinde, uzun pelerinli, üçgen şapkalı ve kollarını kavuşturmuş, harlı alevlerin ortasında hareketsiz duran tanıdık bir figürü etrafında öfkeli, ağıt yakan dul ve yetim kalabalığı katledilmiş sevdiklerinin parçalanmış kalıntılarını ellerinde havaya kaldırmış hâlde tasvir etmekten çekinmez. Bu ve benzeri çalışmalarında Wiertz, kendisinin gerçek bir demokrasi ve insancıllık evladı olduğunu ve aynı zamanda modern temaları etkileyici bir ölçekte ele alan ilk sanatçılardan biri olduğunu kanıtlamaktadır. Daha fazla itidal ve daha az iğrenç korku, daha az ceset evi kokusu olsaydı bu çağrıların etkisinin artacağı açıktı; fakat zaman zaman bu adamın beyni bile gerçek bir morg gibi görünüyordu. Wiertz son nefesine kadar kendini ileri düşüncenin bir savaşçısı, bir “chas-seur d’idées” olarak görüyordu. En sevdiği projelerden biri, çeşitli sanatlar arasında bir dizi kesin karşılık kurmaktı; bu, Goethe ve diğerlerinin de üzerinde epeyce kafa yorduğu bir teoriydi. Çarpık bir ölçüde, bir filozofun zihnine, bir şairin hayal gücüne ve bir vatanseverin coşkusuna sahipti. Keskin bir organik duyarlılığı olan Wiertz, başından beri şehit olmaya mahkûm gibi görünüyordu. Doğduğundan itibaren, çevresindeki dünyayla trajik bir uyumsuzluk içinde yaşadı ve bu uyumsuzluğu sürdürdü. Kayıp bir Titan’ın hayatını yaşadı: her zaman yalnız, her zaman muzdarip. Kariyerine olan sarsılmaz bağlılığı ve yoksulluk ve bekârlık üzerine ettiği katı yeminler -ki bu yeminlerden asla dönmedi- sonunda onu sanatın tanrılarından veya kurtarıcılarından biri yapmaya yetmedi. Çalkantılı ruhunun kontrolü ötesindeki nedenlerden dolayı zirvede kalamadı. Çaresizce Olimpos’tan karanlık Avernus’un derinliklerine indi.


[1] Christian Brinton: (17 Eylül 1870 – 1942), Amerikalı sanat eleştirmeni, küratör ve koleksiyonerdi. Modern ve çağdaş sanatı Amerika Birleşik Devletleri’nde tanıtan öncülerden biri olarak, özellikle İskandinav, Slav ve Cermen sanat akımlarının tanıtımında etkili olmuştur. Aynı zamanda Pennsylvania eyaletindeki sanat yaşamına önemli katkılarda bulunmuştur.

[2] Brington, C., Modern Artists, (1908), The Baker & Taylor Company, S. 25 – 40, New York.

[3] Antoine Wiertz: (1806-1865) 19. yüzyıl Belçikalı ressam; devasa, dramatik ve çoğu zaman grotesk tablolarıyla tanınır. Ölüm ve insan psikolojisi gibi karanlık temalar işler.

[4] İlksen Duru Erol: Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü öğrencisi

[5] Cheval Noir: Fransızca’da “kara at” anlamına gelir.

[6] Anvers: Felemenkçe’de Antwerpen, İngilizce’de Antwerp olarak bilinen Belçika liman kentinin Fransızca adı.

Share Button

Hakkında monet

KolajART, çağdaş sanatın güncel üretimlerini, eleştirel düşünceyi ve sanat yazarlığını bir araya getiren bağımsız bir çevrim içi sanat platformudur. Dergi, 2013 yılının Kasım ayında Dekolajart adıyla kurulmuş, ancak bir takım yaşanan sorunlar nedeniyle 2014 yılının Ocak ayından itibaren KolajART adıyla yayın hayatını sürdürmeye başlamıştır. Türkiye’nin ilk plastik sanatlar odaklı çevrim içi dergilerinden biri olan KolajART, dijital ortamda sanat yazarlığı ve eleştirisinin gelişimine katkı sunan öncü yayınlardan biridir. Bağımsız ve kâr amacı gütmeyen bir web yayını olarak KolajART; sergi değerlendirmeleri, sanatçı söyleşileri, kuramsal incelemeler ve sanat tarihi perspektifinden yorumlarla Türkiye’de çağdaş sanat ortamına eleştirel ve düşünsel bir katkı sunmayı amaçlar. Farklı kuşaklardan sanatçıları, araştırmacıları ve sanat yazarlarını ortak bir tartışma zeminde buluşturan dergi, güncel sanatın eleştirel hafızasını oluşturmaya yönelik süreklilik taşıyan önemli bir dijital arşiv ve paylaşım alanı niteliği taşır.

Yorumlar kapatıldı.