
Nesli Türk’ün RAW-HAM sergisi, bedeni figüratif alanın konformist alanından çıkartan body horror olarak biyofili halini açıyor. Burada beden ne tamamlanmış bir kompozisyonun parçası ne de arzu nesnesine dönüşmüş bir figür. Bunun yerine izleyiciyi, bedenin en çiğ, en az işlenmiş ve en kontrol edilemez haline tanıklık etmeye çağırır. Serginin başlığındaki “RAW” ve “HAM” sözcükleri, pişmemiş, işlenmemiş, tamamlanmamış olanın izini sürerken aynı zamanda uygarlığın beden üzerine ördüğü anlam katmanlarını da soymayı dener.
Julia Ducournau’nun 2016 tarihli RAW filminden aldığı ilhamla sanatçı, bedenin bastırılmış biyolojik gerçekliğini tuval yüzeyine taşır. Ducournau’nun sinemasında beden, ahlaki normların ve toplumsal denetim mekanizmalarının dışına taşan bir arzu coğrafyasıdır. Açlık, kan ve dönüşüm üzerinden kurulan anlatı, insanın uygar kimliğinin altında yatan ilksel dürtüleri gün yüzüne çıkarır. Nesli Türk’ün resimleri de benzer bir strateji izler: Figür, kültürel maskelerden arındırılır ve neredeyse hayvani bir hafıza alanına sürüklenir.
Sergi, sinemasal gerilimi resimsel yüzeyle buluşturan bir düşünme biçimi olarak işler. Tıpkı Ducournau’nun filminde karakterlerin kimliklerini parçalayarak yeniden kurması gibi, Nesli Türk’ün resimlerinde de beden bütünlüklü bir form olarak ele alınmaz. Parçalı, kesik, çok katmanlı ve sürekli dönüşen bir organizma olarak beliren figür, temsil edilen bir varlık olmaktan çok, oluş halindeki bir varlığın organizmik haline dönüşür.

Serginin en dikkat çekici boyutlarından biri, yarattığı görsel atmosferin durağan değil, hareketli ve huzursuz olmasıdır. Fırça darbeleri bedeni dışarıdan betimlemek yerine içsel hareketin titreşimini duyumsatır. Resim yüzeyi adeta deri gibi geçirgen bir zara dönüşür. Yüzeyin altında sıkışmış bir enerji, sızmaya, dışarı çıkmaya çalışır. Katmanlaşan boya, kimi zaman pıhtılaşmış bir doku, kimi zaman açılmış bir yara, kimi zaman da mikroskobik bir yaşam alanı hissi yaratır. Boya, resimsel malzeme olmaktan çıkar; etin, kanın, salgının ta kendisi olur.
Renkler de bu biyolojik atmosferi kurmanın en etkili araçlarındandır. Kırmızı, sarı, turuncu ve gri tonlarının egemen olduğu palet, dramatik bir etki yaratmaktan çok maddesel bir yoğunluk taşır. Kırmızı artık sadece bir renk değil, kanın ve kas dokusunun sıcaklığını hatırlatan bedensel bir çağrışım alanıdır. Sarı ve turuncu tonları ise canlılıkla bozulmanın eşiğinde gidip gelen muğlak bir anlam taşır. Sarı bir yandan biyolojik ısıyı ve dolaşımı ima ederken öte yandan irini, enfeksiyonu ve çürümenin başlangıcını hatırlatır. Bu renkler izleyiciyi rahatsız eder çünkü bedensel bir işlev üstlenirler.
Antik Çağ’dan devralınan humoral düşünce, bu renk atmosferiyle yeniden hatırlanır hale gelir. Kanın kırmızısı, safranın sarısı, melankolinin soğukluğu arasında gidip gelen renkler, izleyiciyi görsel olduğu kadar duyusal ve irrite edici bir alana çeker. Ducournau’nun filmindeki kan kırmızısı, hastalıklı sarılar ve gri gibi klinik soğukluk, Nesli Türk’ün resimlerinde plastik bir karşılık bulur. Filmde beden arzu ve açlık yoluyla denetimden çıkarken, resimlerde renkler bedenden taşan enerjiyi tuvale yansıtır.
Nesli Türk’ün resimlerinde zaman doğrusal değildir. Başlangıç ve son belirsizdir; figürler oluş, çözülme ve yeniden yapılanma süreçlerinin tam ortasında yakalanmış gibidir. Bu nedenle sergi klasik anlatı mantığından radikal biçimde uzaklaşır. Beden, tamamlanmış bir form olarak değil, üst üste binmiş anların, izlerin ve yaraların toplamı olarak görünür. Her yüzey, daha önce yazılmış, silinmiş, yeniden boyanmış ve tekrar açığa çıkmış biyolojik bir hafıza gibi işler. Sanatçının resimleri bir bedeni göstermekle kalmaz; bedenin zaman içindeki dönüşümünü, bozulmasını ve direnç noktalarını da görünür kılar.

Serginin body horror estetiğiyle kurduğu ilişki tam da bu noktada belirginleşir. Body horror, sinemada David Cronenberg ve Julia Ducournau gibi yönetmenlerin pratiğinde bedeni sabit bir yapı olmaktan çıkararak mutasyonun, deformasyonun ve içkin şiddetin sahnesine dönüştürür. Burada korku dışarıdan gelen bir tehditten değil, bedenin kendi maddeselliğinden ve denetlenemez dönüşüm potansiyelinden doğar. Barbara Creed’in “canavar-dişil” kavramı çerçevesinde, korku sinemasında beden sınır ihlali ve akışkanlık üzerinden kurulur. Julia Kristeva’nın abject kavramına göndermeyle, öznenin kendisinden dışlamak istediği ama tamamen kurtulamadığı bedensel atıklar, salgılar ve çürüme imgeleri bu estetiğin merkezinde yer alır. Nesli Türk’ün resimlerindeki kan, doku, leke ve parçalanmış figürler, izleyiciyi bedene dair bastırılmış bu gerçeklikle yüzleştirir.
Ancak RAW-HAM sergisi yalnızca tiksinti ya da dehşet üretmeyi amaçlamaz. Buradaki rahatsızlık, daha derin bir varoluşsal yüzleşmenin aracıdır. Sanatçı bedeni kusurlu, çürüyen ve yaralanabilir bir varlık olarak gösterirken aynı zamanda onun canlılığını, direncini ve dönüşme kapasitesini de vurgular. Beden yalnızca ölümün değil, yaşamın da alanıdır. Sızdıran, bozulan, parçalanan beden; aynı zamanda kendini yeniden kuran, yeni biçimler üreten ve sabit kimlikleri aşan bir varoluş biçimidir. Sergideki figürler ne tam insan ne tam hayvan ne tam canlı ne tam çürümüş ne bütünüyle biçimlenmiş ne de tamamen dağılmıştır.
Nesli Türk’ün resimleri ise bu denetim arzusuna karşı bedeni yeniden belirsiz, taşkın ve kontrol edilemez bir alan olarak düşünmeye açar. Steril, sağlıklı, genç, pürüzsüz ve kusursuz beden imgelerinin dolaşıma sokulduğu çağdaş görsel kültür içinde RAW-HAM, bedeni tüm kırılganlığı ve maddeselliğiyle geri çağırır. Bu anlamda sergi, güzellik endüstrisinin pürüzsüz beden idealine karşı ham, yaralı ve organik bir hakikati savunur.
