Derviş Ergün, Güncel Sanat Polemiği

Share Button

Üst başlık altında tarif edilen sanat çalışmalarını; bir isimlendirme sorunu olarak görmekten ziyade, yeni bir olguyu, yeni bir söylemi kendine dert edinmiş çalışmalar olarak görmek daha doğru olur. Güncel Sanat da bu tanımlamalardan bir tanesidir. Bazen iç içe geçmiş kavramlar, ayrı tanımlamalar olmasına rağmen birbirinin yerine kullanılır, bu durum kendi içinde bir tutarsızlığı barındırsa da çoğu zaman asıl kavramın kendisi önemli görülmez. Güncel

DEVAMINI OKUYUN
Share Button

DERVİŞ ERGÜN, KAMUSAL ALANDA SANAT

Share Button

Sanatın kendini ifade etme biçimini etkileyen ve onu daha algılanır kılan bir diğer önemli bileşen mekân olgusudur. Bu mekân dört duvarla yalıtılmış özel bir mimari boşlukta olabilir veya açık hava dediğimiz bir ucu yerde diğer ucu gökte olan sonsuz bir boşlukta olabilir. Boşluk kavramının biçimlediği değer olgusu, sanatın varlığına olumlu katkı sağlayabilir olumsuz da. Sanatçı bu gerçekten hareketle sanat biçemini boşluk kavramıyla birlikte düşünmek

DEVAMINI OKUYUN
Share Button

Derviş Ergün, Tohum

Share Button

Covid 19, görünmeyen canlı, fenomen değil ancak o etkiyi yaratıyor dünyada kalanlar için, sevimli değil, ölümcül, bu nedenle korku saldı insan üzerine bir de kenarda bekleyen siyasi-ekonomi-kültürel tehlike var edilen düşünceydi. Toplum iç dünyasında kırgın, yılgın ve öfkeliydi ancak yine de iyiye, güzele, doğruya, gerçeğe, adalete, özgürlüğe giden bir umut taşıyordu, bu duygu sade vatandaşın kalbinden geçenlerdi. Ancak kapitalist sistemin içindeki umut

DEVAMINI OKUYUN
Share Button

Derviş Ergün, Beğeni Estetiği

Share Button

Küresel sermayenin 1960’lı yıllarda geliştirdiği “yeni” sosyal ve ekonomik program “küreselleşme” adı altında katışıksız bir liberalleşmeyi içeriyordu. Kapitalizmin iflastan kurtulması, bu programın tüm dünya sathında hayata geçirilmesine bağlıydı. İlk denemeler 1970’li yıllarda Latin Amerika’da başlatıldı, görüldü ki sonuç alınıyor, program 80’li yıllarda Margaret Thatcher ve Ronald Reagan’ın aralarında yaptıkları bir anlaşmayla tüm

DEVAMINI OKUYUN
Share Button

Derviş Ergün: Kiç’e giden her yol mübahtır. 

Share Button

             

                                                        

Bilmenin hazzını yaşayan cahilin güdük kalan bilgilenme tecrübesi, bilme kaygısının giderilmesinden ziyade, bilgide kendi düşüncesini tamamlayan genel doğrunun sahiplenilmesiyle alakalıdır. İzlediği filmde, okuduğu kitapta kendi hayat hikayesinin anlatıldığını düşünür, özdeşliği kişi odaklıdır. Ben merkezli bilgilenmede özne kendisidir ve ancak onun kavrayışında bilgi doğru yöne evrilir ya da yok sayılır. Eksik yanları olmasına rağmen tüketime sunulan bilginin meşrutiyetini sorgulamadan benimsemenin altında da aynı düşünce yatar. İspat edilene kadar tezin tüm bileşenleri yok hükmündedir, sırası geldiğinde tarihi belge düzmecedir, kavramlar ve olgular ters yüz edilir, sonuç olarak aklın düzeni karışıktır. Bu tür akıl sayıklamaları postmodernizmin ev sahipliğinde kurumsal kimlik kazanmıştır. Pratik hayat içinde aşağılanan figürün bilgisiz karşı çıkışları değil, bilme edinimi ve ya estetik rejim karşısında kendini geliştiremeyen yoz, bayağı, kaba anlayışa mahkum olmuş figürasyondan bahsediyoruz. Sanat nesnesinin kuruluşunda estetik veya sanat ilkelerini bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde göz ardı eden ya da kapasite yetersizliğinden kiçi oluşturmaktan sorumlu tuttuğumuz öznenin otokratik özelliğini deşifre ediyoruz.

Kiç, genel olan ve yaşama dair bir özü bulunmayan, maksatlı bir sosyal yapı içinde varlık gösterir. Kiç olanın kendinde topladığı bayağı ve yoz karakter, simülasyon sayesinde toplum nezninde itibar edilen kategorik bir değere dönüşür. Kalıcı olmayan, kendi yararını gözeten, pratik ve fırsatçı olan anlayış, mevcut yapıyı aşındırmak için her türlü manipülasyondan çekinmeyeceği açıktır. Özgün olanı ele geçirmek, sanat rejimini provoke ederek kendini yasallaştırmak, estetik değeri ortadan kaldırmak, beğeni kültürünü kendi lehine örgütlemek kiç olanın sahadaki marifetleridir. Asıl köklerinden sökülerek kiç olana eklenen gerçeklik, taklit veya simülasyon yoluyla algıda seçicilik yaratmaktadır. Simülasyon, sahteye kavram üzerinden gerçeklik işlevi yükler. Boudrillard’a göre; simülasyaon, “gerçek” ile “sahte” ve “gerçek” ile “düşsel” olanın arasındaki farkı yok eder. Yani gerçeğin yerini alacak ve onu temsil edecek taklit olan, orijinal adına yeniden üretilecektir. Yani gerçekle bir ilişkisi kalmayan yeni üretimlerin, gerçek olarak tüketimde yer alması. Resim1.2.3

Simülasyonla sağlanan sahte gerçeklik, tüketimin asli unsuru olarak pazarlanır, doğru ve iyi olan kavram bütünlüğünden kopartılır ve kendine göre tekrar üretilir. Sahtenin aslından daha kıymetli görünmesi, bir illüzyondur, arzu nesnesinin kışkırtılması ve ardından gelen hazzın yönetilmesi işlemine dayanır.  Postmodernizm; değer olgusunu, fayda temelinde bir fırsat olarak görür ve bu konuda yapılacak her türlü simülasyona açıktır. Kant’ın vurguladığı gibi “insan aklına rağmen inanmak zorundadır” saptaması, simülasyonla yönlendirilen öznenin olayları açık bir zihin gücüyle değerlendirmeyecek noktaya gelmesidir. Simülasyon, bu noktada neoliberal teorinin vurguladığı yeni toplum projesinde görev üstlenen önemli bir araçsal değer halindedir. Lyotard, postmodernizmi emperyalizmin kültürel aklı olarak niteler. İnsanlığın tüm kazanımları, postmodernizmin laboratuvarında kesilen, biçilen, eklenen, kenara atılan, ilave edilen yeniden yaratılan üzerinde çalışılan birer kadavradır. Bu operasyon yüce değerler adına sosyal yapı ve sanata karşı yapılmakta ve kiç olanla bir sorun yaşanmamaktadır. David Harvey, bu durumu; neoliberal pratiklerin ürettiği yabancılaşma, kuralsızlık, dışlama, marjinalleştirme olarak görür. Çevresel bozulmalara karşı halihazırda devinim halinde olan, genel ahlaki tiksinmeye yol açan bir rejim olarak özetler. Gerçekle yer değiştiren sahtenin en büyük tahribatı, bireyin kendine yabancılaşmasını derinleştirmek ve onu giderek organik yaşamdan koparmaktır.

DEVAMINI OKUYUN

Share Button

Derviş Ergün: Estetik Akıl

Share Button

Eğer aklın iktidarına, ortakçı bir akıl çıkıyor ve gövdeyi istediği gibi yönetir duruma geliyorsa  akıl tutulması denilen ağır bir sorunla karşı karşıya kalmışız demektir. O nedenle ben aklı başta ikiye ayırıyorum. Birisi oyma akıl diğeri koyma akıl, demek ki birisi; şırayı küpe doldurur gibi başa koyulan akıl. Diğeri ise oyma akıl; bir heykeltıraşın taşı oyar gibi bilgiye, tecrübeye, yeteneğe, sezgiye, içindeki var etme duygusu ve saf sevgiye göre biçimlenen akıldır. Alt gruba dâhil edebileceğimiz birçok akıldan söz edebiliriz ancak onlardan en sık görüleni ve de en tehlikeli olanı uydum akıldır. Halk dilinde “aklıma yattı bu iş” türünden eylem öncesi ikna olmuş akıllardan çok söz edilir. İşte bu akıl uydum akıldır. Demek ki karar vericinin aklına yatan bir fikir en güzel eylem olabilir. Georg Simmel akıl, “en güvenilmez organımızdır” diyor böyle durumlarda. Eğer işler yolunda gitmezse “vay benim akılsız başım” demek genellikle çare olmaz. Hele bazı hayati öneme sahip kararlarda bu tür akıl sürümleri ölümcül olabilir. Yeri gelmişken Türk halkının pek okuma alışkanlığı olmasa da sözlü kültür aktarımına sahip derin bir tarihi geçmişi vardır. Bu nedenle mirastan edinme kolaycılığını bırakamaz ve çoğunlukla aklını nadasa bırakır. Ancak mili davalarda arif bir toplum olduğumuzu ispatlarcasına “ben aklımı peynir ekmekle yemedim” demekten de geri durmaz.

Hoyrat akıldan hiç söz etmeyeceğim. Pratik aklın sevaplarını başka bir yazıya bıraktım. Akıl oyunlarıyla zaman kaybetmeye gerek yok. Kant’ın sezgisel akla yüklediği anlam, akıl tarafından idrak edilenle, hissedilen ancak aklın karar veremediği aralığa dikkat çeker. Bu kavrayış, aklın aşkın hâli Yunus Emre’de zaten vücut bulmuştu. Mevlana, “kim olursan ol gel” kavramıyla aklın ve ruhun tinde birleştiği aşkınlık hâlinin  insana ait olduğunu bize anlatır. “Benim kafam basmaz bu tür ağır mevzulara” sayıklamaları, pış pış aklın ürünüdür. Bilgiye ve aklın suyu hürmetine, kesin doğru olana şaşı bakmak, cehalet değilse, aklın idrak sorunu hiç değildir. Bir güruhun alan hakimiyeti kurma macerasının akılsız tezahürüdür. Bu aynı zamanda ahlak sorunudur ve acilen giderilmelidir. Spinoza, “bilgilenmek etik bir sorundur ” diyor bilgi teorisinde. Aklı başında, oturup kalkmasını bilen, terbiyesi yerinde olana “okumuş adamın hâli başkadır” diyoruz. Denizli türküsünde ne güzel dile getirilir bu kavrayış “Evlerinin önü bulgur kazanı, herkes sever okuyanı yazanı”.  Zevzek aklın idrak edemeyeceği konulardır bunlar. Kökü dışarıda olan neo-liberal dayatmalar, “aklını kullan oğlum” zihniyetini aşıladı bu cenaha. Bu sloganın özeti, tut ipin ucundan dön köşeyi demektir. Haksız kazancın maymun hazzı “aklımı seveyim” öykünmesinde ifade bulur. Aslında bu durum aklın körleşmesidir ve hiçbir güzelliği göremeyecek kadar dünyası kararmıştır. Çünkü deveyi öldüren hars virüsü girmiştir aklına.

Ben aklın en estetik halini, başöğretmenimiz Atatürk’te gördüm. Aklın olgunluğunu, aklın derinliğini, keskin kavrayışı, sezgisel doğruluğu ve her şeyden önemlisi aklın sevgisini ben ulu önderimiz Atatürk’te gördüm. O hep okudu, her zaman, her yerde, Çanakkale’de bile. Savaşı yönettiği küçük kulübesinde; tahta bir iskemle, masa, puslu bir lamba, savaşa ait birkaç evrak ve sedirden başka bir şeyi yoktu. Fakat en çok sevdiği kitapları ve ateş adında köpeği vardı. Ateş, en çok top seslerinde korkardı, her top atılışında Atatürk’ü bırakıp kulübeye kaçardı. İşte bu estetik akıl, savaş alanlarında son şeklini aldı. Aklın duygusu; tifo, dizanteri, verem ve koleradan inleyen insanımızın çaresizliğinde hislendi. Aklın derinliği acı ve gözyaşıyla kazıldı. Hıyaneti gözleriyle gördü ve yaşadı. Can pazarında, ateşin, siperlerin yirmi metre önünde, emperyalizme karşı verdiği savaşta her gün doğdu, her gün öldü Atatürk, cesareti böylece kemikleşti incelmiş yüreğinde, işte bu anı kavrayamıyor aklı kıt zevat. “Ya istiklal ya ölüm ” parolasını yavrukurt marşı sanıyor.

Atatürk, Selanik’te henüz Manastır’a gitmeden askeri lisede okurken Cumhurbaşkanı olacağım diyor. Aynı masada oturan Salih Bozok’a dönerek, “sen yaverim olacaksın”, Tevfik “seni de dış işleri bakanı yapacağım” sözleriyle yüreklerini tazelerken, bu şakaların birahane geyiği olmadığını bizler yaşadık ve gördük. Tarihte bir “zaman” vardır bir de “an”. Zaman, bildiğimiz, işimizi gördüğümüz saat, gün, ay, yıldır. An ise tarihi bir akıştır, bir sonsuzdan bir sonsuza evrilen tarihin kırılma noktasıdır.  İşte Atatürk o “an”ın mimarıdır, Fatih, Sultan Süleyman, Hz. Muhammet gibi. Bilgi, sevgi ve inancın, aklın iktidarında bir mucizenin nasıl gerçekleştiğini, sadece on beş yıl içinde tüm dünya gördü. Bu bir tarihi andır, donmuş zaman hiç değildir. O anı görmek demek o anı bilmek, hissetmek, aklın derinliğinde sezmek, idrak etmek demektir. Yoksa idrak yoksulu akıldan cehaletten başka bir şey çıkmaz. DEVAMINI OKUYUN

Share Button