Maks Martersteig: Zamanımızın Sanatına Giriş 7

Share Button

Maks Martersteig[1]: Zamanımızın Sanatına Giriş 7

“Zamanımızın Sanatına Giriş” adlı derlemeden, Leipzig, 1920[2]

Almancadan çeviren: V. Hippius

Türkçeye çeviren: Deniz Gökduman

“Almanya’da Dışavurumculuk”

I. Temel İlkeler

Dışavurumculuk sanatının tarihsel kökenini, onun öncülü ve karşıtı olan izlenimcilik aracılığıyla tanımlamak ve açıklamak âdet hâline gelmiştir. Bu yöntem paraleller kurmaya ve karşılaştırmalar yapmaya olanak tanır; ne var ki varılacak nihai sonuç yalnızca izlenimcilik açısından eksik kalmakla kalmaz, temelden de yanlış olur. Birbirine karşı tutulan bu iki büyüklük, özünde bakıldığında, tümüyle ölçülemez niteliktedir.

İzlenimcilik bir üslup öğretisidir; dışavurumculuk ise yaşantılarımızın ve eylemlerimizin bir ölçütü, dolayısıyla bütünsel bir dünya görüşünün temelidir. İzlenimcilik, 19. yüzyılda birbirini izleyen sanat akımlarından biri — klasizm, romantizm, realizm, izlenimcilik, sembolizm — olarak değerlendirilebilir. Dışavurumculuğun ise çok daha derin bir anlamı vardır. O, yeni bir çağı simgeler. Onun tek denk rakibi doğalcılıktır.

Doğalcılık, 19. yüzyıl insanının dünya algısıdır. Teknik, kimya, tıp ve fizik alanındaki keşifler sayesinde insanlığın tüm korkunç gücünü tanıdığı doğa — bir gerçeklik olarak, güçlerin egemenliği olarak, düzenleyici bir yasa olarak — bu ilke 1820 için de, 1850 ve 1880 için de aynı biçimde sarsılmazdı; bu üç evre birbirinden yalnızca, “doğa” adı verilen gerçek dünyaya uyum derecesiyle ayrılıyordu.

Uyum her yerde edilgen bir biçimde gerçekleşti. Doğa, ona karşı hiçbir isyana izin vermiyordu; insan, büsbütün ezilmemek için onun yasalarına kayıtsız şartsız uymak zorundaydı. Böylece adım adım, aydınlanmış 19. yüzyılın bir kez ve sonsuza dek kazandığını sandığı kişisel özgürlük duygusunu yitirdi. Darwin’in[3] türlerin kökeni kuramı, Marks’ın[4] üretim sürecine ilişkin çözümlemesi, Ibsen’in[5] sahneden gösterdiği biyolojik ve ahlaki kalıtım yasası — doğanın kitabından okunup çıkarılmış bu “gerçekler” insanın kişisel duygusunu sarıp sarmaladı, onu bağladı ve boğdu. Hippolyte Taine[6], parlak yapıtında karakterin, dâhinin, görünümün nasıl ortaya çıktığını gösterdi: bağımsız biçimde değil, ırk ve çevrenin gerçek güçlerinin önceden hesaplanmış bir sonucu olarak.

Özgürlüğünü yitiren ve kendi özerk iradesini dile getirmekten vazgeçen insan daha mutsuz olmadı: Sonsuz geniş bir ruhsal çatışmalar alanı, insan ile yaşam arasındaki doğrudan çözümler alanı ortadan kalkmıştı; acımasız doğa, gerçeklik hüküm sürüyordu ve kimse onun sınırsız kudretine el uzatmıyordu. Boyun eğme gönüllü oldu. Yaşam basit bir şey olarak algılanmaya ve bir makine gibi ayrı parçalardan oluşmaya başladı. Yaşamın bu mekanik yorumu insanı eski metafizik kaygılardan kurtarıyordu. Buna karşın baş gösteren çatışmalar salt akılcı bir yoldan çözümleniyordu. Olgunun ağırlığını bastıran kendi olumlu inancından yoksun olan bilinç, din, sevgi ve toplumsal yaşam sorunlarıyla, bunları ortadan kaldırmak amacıyla değil, her ayrı durumda doğayla barış kurmak ve teslimiyetin koşullarını üretmek amacıyla boğuşuyordu.

Friedrich Nietzsche[7], insanların tam anlamıyla düzleştirilmesini en büyük bela olarak görüyor ve bunu ancak çok uzak bir gelecekte öngörüyordu. Oysa gerçekte bu düzleşme, Zerdüşt’ün yaratıldığı ana denk geldi. O dönemin sanatçıları, yaşamı süsleyen yanılsamayı bir yana bırakarak tüm yaratıcı güçlerini doğayı köle gibi taklit etmeye adıyordu. İnsan, doğaya eylem özgürlüğü tanıdı ve doğanın gücü ölçüsüzce büyüdü: insan yalnızca doğayı taklit ederek yarattı ve nesneler onun mülkü olmaktan çıktı; zincirlerinden kurtulan maddi dünya ise bu kez insanı köleleştirdi. Aydınlanma çağında insan “beni” ile dış dünya arasında var olan ve etki ile algıyla koşullanan denge, insanın aleyhine bozuldu. Felaket 1914’te tüm çıplaklığıyla ortaya çıktı. Dört kısa yıl, onu kesinleştirmeye ve 19. yüzyıl Avrupa’sının yıkıma mahkûm olduğunu kanıtlamaya yetti.

1919’daki yaratıcı güçler, yeni zamanlara barışçıl bir geçişi gerçekleştirecek kadar güçlü değildi; sanki onlar da girdaba kapılacaktı. Ne var ki daha hassas olanlar 1914’te zaten anlamışlardı: savaş nasıl biterse bitsin, bu güçlerin gelişme sürecini son derece hızlandıracak ve onları zafere taşıyacaktır.

Dışavurumculuk, dünyanın korkunç bir harabeye dönüştüğü şu anda insana seslenen, yeni bir çağın, yeni bir kültürün, yeni bir refahın inşası için gerekli yaşam duygusudur. Ve eğer doğalcılığın ardında düzenleyici ölçüt olarak doğa tüm gerçekliğiyle gizleniyorsa, dışavurumculukta düzenleyici ölçüt olarak saklı olan şey idéadır.

Dışavurumculuk doğaya düşmanca bir tutum takınır: onun güç anlamındaki üstünlüğünü kabul eder, ancak onun gerçekliğinden şüphe duyar; bilimin de yalnızca hakikatin araştırılması olduğunu ve tartışmasız vahiyler sunmadığını, yalnızca sallantılı varsayımlar öne sürdüğünü saptar. Doğa, nesnel ve değişmez bir şeydir ve insandan daha büyük değildir. Her türlü tasarım açısından o hiçtir; insandır onu akıl bağışlayarak ve biçime büründürerek canlandıran. Doğa, her türlü olasılığı barındıran sonsuz esnek ve ilksel bir maddedir.

Dışavurumculuk ütopik bir dünya görüşüdür. O, insanı yaratmanın merkezine yerleştirir; öyle ki insan kendi isteğiyle boşluğu renklerle, çizgilerle, seslerle, hayvanlarla, tanrıyla ve kendi “ben”iyle doldursun. İnsan binlerce yıl önce çıktığı yere geri döner. O, yeni doğmuş bir bebek gibi özgür ve saftır; yaşamanın sevinci, onu dünyevi varoluşun ve kalıtımın koşullarına ilişkin sorularla gölgelenmez. O, kişisel özgürlük sorununu — düşüncenin köklü sorununu — derinlemesine irdelemez ve onu yaratıcı eylemin gücüyle çözmeye kalkışmaz.

Bu dünya görüşü, söylendiği gibi, savaşın bir sonucu değildir ve 1914’te zaten tüm açıklığıyla belirginleşmekteydi. Bu görüş, Schopenhauer’ın[8] kötümserliğinden doğdu ve onun aşkın önermesini — “dünya bizim tasarımımızdır” — benimsedi; ancak ondan Budist-Asyatik sonucu çıkarmadı: “yaşama iradesi kötüdür ve bastırılmalıdır.” Bu noktada o, tersine, Nietzsche’nin trajik iyimserliğine yaklaştı — Nietzsche ki, yaşamın durmaksızın yanılsamaların çeşitliliğini yaratması nedeniyle ona ilahi bir övgü söyler.

Bu dünya görüşü, tümüyle Nietzsche’nin etkisi altına girme ve yaratıcı kişiliğin önermelerini kategorik bir buyruk olarak benimseme tehlikesiyle karşı karşıyaydı; işte tam bu noktada Rusya, Tolstoy[9] ve Dostoyevski[10] aracılığıyla ona eksik olan üçüncü gücü aşıladı: özgür inancın mistisizmini.


[1] Maks Martersteig: (11 Şubat 1853 – 3 Kasım 1926), Alman aktör, tiyatro yönetmeni ve yazardı.

[2] Martersteig, M. “Edebiyat ve Sanatta Yeni Almanya”, Ekspresyonizm Makaleler Koleksiyonu, Ed. E. M. Braudo & N. E. Radlov, (1920),  s.51 – 57, Devlet Yayın Evi, Moskova

[3] Charles Robert Darwin: (12 Şubat 1809 – 19 Nisan 1882), evrimsel biyolojiye yaptığı katkılarla tanınan İngiliz doğa bilimci, jeolog ve biyologdur.

[4] Karl Marks: (05 Mayıs 1818 – 14 Mart 1883), Alman filozof, sosyal ve politik kuramcı, ekonomist, gazeteci ve devrimci sosyalistti.

[5] Henrik Ibsen: (20 Mart 1828, Skien, Norveç – 23 Mayıs 1906, Kristiania (Oslo), Norveç), Norveçli oyun yazarı ve şair.

[6] Hippolyte Adolphe Taine: (21 Nisan 1828 – 05 Mart 1893), Fransız düşünür, eleştirmen ve tarihçi. Bilimsel yöntemi, beşeri bilimlerin incelenmesine uyarlamaya çalışmıştır. Edebiyat eleştirisine bilimsel bir yaklaşım kazandırmaya çalışmıştır.

[7] Friedrich Wilhelm Nietzsche: (15 Ekim 1844, Röcken, Almanya – 25 Ağustos 1900, Weimar, Almanya), Alman klasik filolog ve filozoftur.

[8] Arthur Schopenhauer: (22 Şubat 1788 – 21 Eylül 1860); Alman filozof, yazar ve eğitmendir. 1818’de çıkan ve 1844’de içeriği genişletilen İstenç ve Tasarım Olarak Dünya adlı eseriyle bilinir.

[9] Lev Nikolayeviç Tolstoy: (09 Eylül 1828 – 20 Kasım 1910), Rus yazar ve askerdir. Tüm zamanların en büyük ve en etkili yazarlarından biri olarak kabul edilir.

[10] Fyodor Mihayloviç Dostoyevski: (11 Kasım 1821, Moskova – 9 Şubat 1881, Sankt-Peterburg), Rus roman, kısa öykü ve deneme yazarı ve gazeteci. Pek çok edebiyat eleştirmeni tarafından, Dünya edebiyatının en mükemmel yazarlarından birisi olarak kabul edilmekte ve eserleri, olağanüstü tesir bırakmış şaheserler olarak nitelendirilmektedir.

Share Button

Hakkında KolajART

KolajART, çağdaş sanatın güncel üretimlerini, eleştirel düşünceyi ve sanat yazarlığını bir araya getiren bağımsız bir uluslararası çevrim içi sanat platformudur. Dergi, 2013 yılının Kasım ayında DekolajART adıyla kurulmuş, ancak bir takım yaşanan sorunlar nedeniyle 2014 yılının Ocak ayından itibaren KolajART adıyla yayın hayatını sürdürmeye başlamıştır. Türkiye'nin ilk plastik sanatlar odaklı çevrim içi dergilerinden biri olan KolajART, dijital ortamda sanat yazarlığı ve eleştirisinin gelişimine katkı sunan öncü yayınlardan biridir. Kuruluşundan bu yana yalnızca yerel bir sanat ortamının sesi olmakla yetinmeyip, sınırları aşan bir bakış açısıyla hareket eden dergi, farklı coğrafyalardan sanatçıların, küratörlerin ve düşünürlerin katkılarına açık bir yayın politikası benimsemiştir. Bu yönüyle KolajART, Türkiye merkezli olmakla birlikte, içerik ve ilgi alanı bakımından ulusal sınırların ötesine uzanan, çok dilli ve çok kültürlü bir okur-yazar kitlesine hitap eden bir mecra hâline gelmiştir. Bağımsız ve kâr amacı gütmeyen bir web yayını olarak KolajART; sergi değerlendirmeleri, sanatçı söyleşileri, kuramsal incelemeler ve sanat tarihi perspektifinden yorumlarla Türkiye'de ve dünyada çağdaş sanat ortamına eleştirel ve düşünsel bir katkı sunmayı amaçlar. Dergi, yalnızca İstanbul, Ankara ya da İzmir gibi Türkiye'nin sanat merkezlerinde gerçekleşen etkinlikleri değil; Berlin, Paris, Vietnam, New York ve Palermo gibi uluslararası sanat sahnesinin nabzının attığı şehirlerdeki bienaller, sergiler ve sanat fuarlarını da takip ederek, okurlarına küresel çapta bir sanat gündemi sunmaktadır. Farklı kuşaklardan sanatçıları, araştırmacıları ve sanat yazarlarını —yerli ve yabancı fark etmeksizin— ortak bir tartışma zemininde buluşturan dergi, güncel sanatın eleştirel hafızasını oluşturmaya yönelik süreklilik taşıyan önemli bir dijital arşiv ve paylaşım alanı niteliği taşır. Bu bağlamda KolajART, yalnızca bir yayın organı olmanın ötesinde, Türkiye ile dünya sanat çevreleri arasında bir köprü işlevi gören, disiplinlerarası ve sınır ötesi bir düşünce platformu olarak konumlanmaktadır.

Yorumlar kapatıldı.