
Johann Wolfgang von Goethe 1749 yılında Frankfurt’ta doğmuştur. Alman edebiyatının en önemli ve en ünlü yazarlarındandır. Hukuk eğitimi alan Goethe, doğa bilimleri ve resim ile de uğraşmıştır. Şiir, hikâye ve edebiyat teorisi gibi birçok esere imza atmıştır. Bunun dışında zengin bir içeriğe sahip olan mektup tarzındaki roman türüne de yönelmiştir. “Genç Werther’in Acıları’’nı bu türde yazmıştır. 25 yaşındayken yazdığı bu kitap onun tanınmasını sağlamıştır. Kitap tüm Avrupa’da büyük bir etki yaratmış ve Goethe, gencecik hayatında sağlam bir üne kavuşmuştur. Faust, Roma Ağıtları ve Genç Werther’in Acıları dışında şiirde de Prometheus adlı yapıtı gibi önemli roman ve şiirleri bulunur… Goethe 83 yıllık yaşamına sayısız eser sığdırmayı başarmıştır.
Goethe, “Genç Werther’in Acıları”nı kendi yaşadığı aşk üzerine kurmuş olsa da kimi yerlerde yaptığı değişikliklerle eserine bir kurgu niteliği katmayı başarmıştır. İntiharla son bulan bir hayat ve mektuplardaki yakıcı dil okuyucuda hüzünlü ve derin izler bırakmıştır. Okuyucu, kendini genç Werther’le kıyaslamış ve onun acılarına kendi hayatından da örnekler bularak ortak olmuştur. Bu yüzden dönemin Avrupa’sında imkânsız aşk yaşayanların bir kısmı Werther’in yolunu seçmiş ve böylece toplu intihar durumları ortaya çıkmıştır.
Werther, evli Lotte’ye vurgundur. Onu adeta mektuplara boğmaktadır. Lotte’de, genç Werther’e karşı ilgisiz değildir ancak ahlaki değerler ve evli oluşu Werther’e karşılık vermesine engeldir. Aynı zamanda Lotte’nin kocası Albert’le de çok sıkı bir dosttur Werther. Albert’in, Werther’in Lotte’ye olan aşkını biliyor olması ve Werther’in her şeyi göze alarak ve tüm içtenliğiyle Lotte’ye yazdığı mektuplar okuru sarsmaya yeter. Okur bu aşkın sonunun olmadığını, bu hayatın sonunun hiç de iyi bitmeyeceğini sezinlese de kitabı elinden bırakamaz ve Werther’in ıstırabına eşlik eder.
Kitap, 4 Mayıs 1771 tarihli ilk mektupla başlar. Werther’in, hayali arkadaşı Willhelm’e yazdığı mektubunun satırları okura kitabın sonu hakkında ipuçları verir aslında: “Başaracağım, sevgili dostum, sana söz veriyorum, kendimi düzelteceğim, her zaman yaptığım gibi yazgımızın karşımıza çıkardığı ufak tefek sıkıntıları artık tekrarlayıp durmayacağım(…) Acının insanlarla paylaşıldığı takdirde azalacağı konusunda kuşkusuz haklısın…” İlk satırlarda Werther’in acı çektiğini ve bu acının üstesinden gelmeye çalıştığını anlıyoruz…
Werther’in hayali karakter Willhelm’e yazdığı mektuplar, bir süre sonra okurda bu mektupların gerçek olduğu hissini yaratır. Her bir satırda biraz daha kitapla bütünleşiriz. Werther, Willhelm’e yazdığı mektuplarda Lotte’den, aşkından, aşkının kocası ve yakın dostu olan Albert’ten, yaşadığı yerden, yani Wahlheim’den[1] kimi zaman ölümden, hayatın yükünden, görkemli ve aynı zamanda sefil hayatlardan bahsetmektedir:

“Wilhelm, aşk olmasa hayatın ne anlamı olur? Işık vermeyen büyülü bir fener gibi! Küçük lambayı içine koyar koymaz, beyaz duvarında rengarenk imgeler görünür sana!”
Bu mektubun ardından yani 19 Temmuz tarihinde Lotte’ye duyduğu sevginin izlerini yansıtır Werther:
“Uyandığımda büyük bir neşeyle güzel güneşe bakarken ‘’Onu göreceğim!’’ diye bağırıyorum sabahları, ‘’Onu göreceğim!’’ Ve o an bütün gün yapmak istediğim başka bir şey gelmiyor aklıma. Her şey, her şey bu ümitle iç içe geçiyor.”
Lotte’den gelen bir mektuptan sonra, mektupla adeta sevişircesine bir bütün olan Werther’in heyecanı; Lotte’ye cevap olarak yazdığı mektuptan anlaşılır:
“Evet, sevgili Lotte, bütün işleri yaparım, hallederim; yeter ki siz benden daha çok şey yapmamı isteyin, hem de olabildiğince sık. Sizden bir ricam var: Bana not yazdığınız kâğıtların arasına kum** [2]serpmeyin lütfen. Bugün notunuzu hızla dudağıma değdirince dişlerim gıcırdadı.’’
Lotte’ye adeta bir Tanrı gibi tapan Werther, onun her hareketinden, söylediği her cümlesinden bir anlam çıkarır, onları kendince yorumlar:
“Dün ben ayrılıp giderken, elini bana uzatırken şöyle dedi: ‘Adieu, sevgili Werther!’ – Sevgili Werther! Bana ilk kez sevgili diye hitap etti ve bu benim içime işledi. Bunu kendi kendime yüz kez tekrarladım ve dün gece, tam uyumaya giderken kendi kendimle çeşitli konularda gevezelik ediyordum, birden şöyle dedim: ‘İyi geceler, sevgili Werther!’, sonra kendi hâlime güldüm.”
Albert’in Lotte’ye olan aşkı ve onu elinde tutuşu, Werther’in bir yere kadar anlayışla karşılayabildiği bir olaydır. İnsanın temelinde yatan kıskançlık dürtüleri Werther’de de en doğal hâliyle görülüyor. Tüm bunlara rağmen Albert’in iyi bir insan olduğunu ve çok soylu bir adam olduğunu da belirtir:
“Kendisine iyi davranılması gereken akıllı ve uslu bir adam. Geldiğinde iyi ki orada değildim. Yoksa yüreğim sızlayacaktı. Aynı zamanda çok onurlu bir insan, ben yanlarındayken Lotte’yi bir kere bile öpmedi. Ömrü uzun olsun!”

Werther ilerleyen mektuplarında ölüm kelimesini daha sıklıkla kullanmaya başlar. Yaşadığı ruhani durumlar belirli bir çalkantıda ilerler. Bu ölümü kimi zaman Albert üzerinde bile kullanır. 21 Ağustos tarihli mektubunda yaşadığı karmaşık duyguları şöyle dile getirir:
“Ruh hâlim değişiyor. Bazen yaşamda insana sevinç veren bir durum beliriyor, ah, sadece bir an sürüyor bu! – Kendimi düşlere kaptırınca, şu düşünceden kurtulamıyorum: Albert ölse, ne değişir? Ben… yapardım! Hatta Lotte’de- sonra bu hayalin peşinden koşuyorum, ta ki irkilerek durduğum bir uçurumun başına sürükleninceye kadar.”
İnsanı bir yarı tanrıyla özdeşleştiren Werther, iç muhasebese yapar. Kendine sürekli sorular sorarak, yaşadığı karmaşık duruma bir yenisini daha ekler:
“İnsan övgüler düzülen yarı tanrıdan başka nedir ki! Ne zaman gereksinim duysa, güçlerinden yoksun kalmıyor mu? İster sevinçten uçsun, ister üzüntüden ölsün, her iki durumda da, sonsuzluğun zenginliğiyle kendini yitirme özlemi duyup, o soğuk ve hissiz bilince yeniden kavuşturulduğu anda engellenmiş olmuyor mu?”
İnsana ulaşamadığı şey cazip ve gösterişli gelir. En azından Lotte böyle düşünür. Werther’in yaşadığı bunaltıya istemeyerek de olsa bir yük daha bindirmiş olur ve Werther’i bilmeden ölüme sürükler:
“Bir an sakin düşünün Werther demiş Lotte. Kendi kendinizi kandırdığınızı, bilerek kendinizi mahvettiğinizi anlamıyor musunuz? Niçin ben, Werther? İlle de ben, niçin başkasına ait olan ben? İlle de ben? Korkarım, korkarım, bu arzuyu sizin için bu kadar cazip kılan şey, bana sahip olmanızın olanaksızlığıdır.”

Lotte’nin, “Noel akşamından önce görüşmek yok!” lafı Werther’e daha acı gelir. Ölümün kıyısında dolaşır Werther… Mektuplarının en başından en son satırına kadar hiç ölüm isteğini hiç gizlemez Werther. Bunu açık açık yazar. Ölüme Lotte için gider. Lotte’yle ölümü bağdaştırır. Onun için ölüm demek Lotte demektir. Uşağını Lotte’nin evine gönderip, Albert’in silahını ister ve Lotte bu silahı uşağa sorgusuz bir şekilde verir. Belki o da yaklaşan ölümün bir an önce gerçekleşmesini istiyordu, kim bilir…
“Senin ellerine değdi bu silahlar, tozlarını almışsın, onları bin kez öptüm, çünkü sen onlara dokundun! Ve sen göksel varlık, kararımı onaylıyorsun ve sen Lotte, ölümümün elinden olmasını istediğim sen, bana silahları yolluyorsun, ben de alıyorum, ah! Öleceğim. Ah, uşağımı sorguya çektim. Silahları ona verirken titremişsin, ama bir veda sözcüğü bile etmemişsin! Alacağın olsun! Bir hoşça kal bile yok öyle mi”
Werther’i yerde uzanmış kanlar içinde gördüklerinde üzerinde sarı bir yelek ve mavi frakı varmış. Kitabın son sayfasındaki bu betimleme ölümle özdeşleşmiş. Kitabı okuyan ve çıkmaz bir aşkın girdabında debelenen dönemin gençleri bu nedenle sokaklarda sarı yeleklerle ve mavi fraklarla dolaşmaya başlamışlar…

Bir kitabın insanlar üzerindeki etkisini anlatmak istersek eğer, sanırım bunun en güzel örneğini Genç Werther’in Acıları oluşturur. Kitapta insanüstü bir sabrın, ilk başta yüreğe sonrada akla nasıl acı çektirdiğine şahit oluyoruz… İmkansız bir aşkın derin sularında boğulan Werther, -yani Goethe- tek çıkar yol olarak ölümü seçer. Gerçek ile kurgunun çok iyi bir bileşimidir elimizdeki kitap.
Goethe: “Yazayım da, hırsım kalemimden çıksın; yoksa kim bilir ne olmaz işlere kalkışacağım…” der ve bu cümleyi söylediğinde sadece 18 yaşındadır. Gencecik yaşında ağzından dökülen bu cümleler onun ileride nasıl bir yazar olacağının da habercisiymiş aslında… Bu cümle her Goethe hayranının başucu yazısıdır. Goethe’nin 13 binden fazla el yazısı mektubu vardır.[3] Her yazar acısını yazarak çıkarır. Goethe bunun bilincinde olan yazarlardan… Goethe, “Genç Werther’in Acıları’nı yazdıktan sonra çektiği umutsuz sevisinden ve acılarından kurtulur.
“Okurken yaşamak” deyimi sanırım tam da Genç Werther’in Acıları’nın üzerine şıp diye oturuyor. Kitabı Werther’in acısına eşlik ederek ve büyük sevgisinden kendimize bir takım dersler çıkararak okumakta fayda var… Son sözü ise Genç Werther’in mektubundan bir alıntıya bırakalım:
“Bir de yüreğimden ziyade zekâmı ve yeteneklerimi takdir ediyor, oysa o benim tek gurur vesilem, her şeyin, her yeteneğin, her mutluluğun, her acının tek başına kaynağı. Ah, benim bildiklerimi herkes bilir- bana özgü olansa yalnızca yüreğim…”
Not: İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkan kitap, Almanca aslından Mahmure Kahraman çevirmiştir.
[1] Goethe, bu yer ile ilgili bir not düşüyor: “Okuyucu burada adı geçen yeri bulmaya çalışmasın; gerçekte var olan yerin adını değiştirme ihtiyacı duyulmuştur.”
[2] Mürekkebi kurutmak için serpilen ince kum
[3] Burada bir parantez açmakta fayda var. Türk edebiyatında da Aziz Nesin’in, 50 binden fazla mektubu bulunur. Bunu kendisi şu şekilde anlatır: ’’Hiçbir mektubu yanıtsız bırakmam. Haftanın iki günü mektup yazmakla geçiyor. Otuz yaşımdan bu yana günde ortalama dört mektup yazmış olsam – ki yazmışımdır- otuz altı yılda, şimdi altmışaltı yaşımda olduğuma göre, 36x360x4= 51,840. Müthiş korkunç bir sayı çıktı yahu… Bugüne dek en azından 50 bin mektup yazmışım.
