
İsimsiz Bakan göz Tütün kutusu 18. yüzyıl
Paris’te Grand Palais’de gördüğüm bu sergi; sanata yolculuk süresinde, yaratışın kaynaklarına, onu sınırlandırmadan, onun ilişiminin duygu alanlarına giderek insanın görünmeyen yüzünün bir anatomisi, bir iç diyalog yani sanatı yapan “içgüdü”.

Gilles Barbier Anatomie trans-schizophréne 1999
Bugün sanat, genellikle “paraya dönük” bir yatırım piyasasına, anlamsız, bozuntu tekrarlara dönüşmüşse, zaman “medyatik” şamataya soyunmuş, hava alınıp hava satılıyorsa, bu demek değildir ki düşünce çökmüştür. Hâlâ sanatın gerçek anlamına, onun düşündürücü içeriğine bağımlı sanatçılar var, bunu savunanların belki biraz gölgede olmasının nedeni; kendimize dönüp, varoluşun diyalektiğine ayıracak zamanımızın olmaması. “Deviation” yani “sapmalar” la bir durum yaratma, gözü kaydırma, kafa yıkama, dinlerin konumuna girerek olağanüstü bir içeriği; “ecce homo”, ve de onun moral öğretisi “memonto mori”, ve de insanın uzak denizlerini “melankoli”yle düşlemek! Ama tüm bu içerik tanrıyı yüreklendirmek için değil, ” ben’den içeri olanı, o bilinmezin, acının, ölümün ya da güzelin açmazına bir gönderiydi. Bir içerik gerekiyordu sanata, gizemi anlatacak, sanrıyı yargılayacak, düşlerini yorumlayacak, sembol ve alegori’yi, acıyı dışa vuracak. İşte böyle “içini döktü” sanat, harikalar yaratarak. O uçarı naiflik sonraki yüzyıllarda banalleşmeye başladı; ” konsantrasyon ” tavsadı, insan bir kabuk değiştirdi; sözüm görsel sanatları içeriyor, oysa düşünce, yazı, müzik vs. çok ötelere giderek kendi yapısını korudu. 21. yüzyılda ise, internet’i bulan, evrenin derinliklerini deşifre eden insan, kendi yüzeyinde din savaşlarıyla belki olabilecek en absürt karanlığı yaşıyor. İşte bu sergiyi kurgularken, “tematik” planda kendimize sorduğumuz: bu “insana dair labirent”e nasıl girdik, bir türlü anlatamadığımız bir “iç çöküntüsü” var ve kimiz, nereye gidiyoruz? Bilinmeze dair yine o soruyu soran ve de bunu kaynaklarına inerek yanıtlamaya çalışan, bir şifre çözmek gibi dolambaçlı, elimizdeki örneklerden yola çıkarak gerçekleştirilen bir sergideyiz; tümüyle bir “merak kabinesiyle” karşı karşıyayız. Korku ve metafizik kaçınılmaz!

Albrecht Dürer
Gerçekten nedir sanat ya da niçin?

Kafatası Makakule- Venuatu
Ölüme dair ama ilkel onu daha uçarı görüyor, yok olmayı yadsıyor; onu saklamaya, doğanın bir gün onu tekrar dirilteceğine inanıyor. Ne olursa olsun, onu kendine bağlamayı, efsunlamayı, büyüyü deniyor. Semboller icat ediyor, yakararak lanetlemeyi; masklar, fetişler, ezgilerle onu uzaklaştırmayı deniyor. Aracılar ortaya çıkıyor; diyorlar ki bize bırakın ölümü, öteki onu çürütüyorsa biz mumyalarız! Sanki bir telepati var ölüme özgü; ne Enka ne Mısır ne de Uygur vs. hiç bir iletişim olmadan, sanki sözleşmiş gibi bu mesajı iletiyorlar: ölümü böyle yargılayacağız, korkuyu şöyle dindireceğiz. Masklar, totemler, anıtlar, semboller, kurbanlar; kan revan… Ölüm yine başucumuzda.

Asma Kurukafa Endonezya
Ama yine “ölüm” maskesini takmış ilerliyor, ne yapsa insan, ölüm bir gölge gibi peşinde, bir yanıt arıyor; yazgıya evet ama niye bu “kara veba”?

Jacques Fabien Guitier L’ange Anatomique
İnsan yaralı, bin çeşit ve de bunun bir envanteri yok. Alegorik penturün içeriğindeki insan yaralı, tenin gizeminden albenisine, bir “ikon”a dönüşüyor; “analogies visuelle” !

Anonim Flamand Diptyque Satirique
Yapacak bir şey yok, ona kafa tutmak belki! Ama kilise bu “jurisprudence rituelle”i öyle bir uyguluyor ki gerekirse “Engizisyon” ya da yeniden ölüm!

Relique Canton d’Argovig İsviçre
“Memonto Mori” öleceğini anımsa, “symbole spirituelle” her yerde aynı; sonuçta Afrika’dan, Alp’lerde yitmiş bir kanyona kadar “VANİTE”, güzelliğin geçiciliği ve de sonsuz huzur; metaforik , Tanrı fikrini saptırarak, yine ona başka bir güç ve gizem getirmek; 5. boyut denemesi, demek başarıldı ki onun adına hâlâ savaşılıyor!

Tayland 15. yüzyıl güvence simgeleyen el
Sonuç bize huzuru ve dinginliği muştalarken, bir zen bahçesine, söz verilmiş cennete giriyoruz bir tüy gibi hafif!

Franz Xaver Messerschmidt büst
Nasıl olur da ölümün gizemini, çapraşık inançlar, uyduruk din güçlerinin baskısıyla çözebiliriz! Bu korkuyu kullanarak bir toplumlar üstü hegemonyayı yaratanların, çağdaş engizisyonu uygulamak isteğinin yöneticilerinin, tüm zamanlarda kendi psychique duvarlarına kapalı kalmış hastalar olduğunu kabul etmek istemiyoruz. Tüm dinlerin kaynağı Tevrat’tan başlar: bu erken, ilkel insanı korkuya hipnotize etmek, morali kontrol altına almak, yasaklarla onu sınırlandırmak, kadını üretim aracı olarak indirgemek. Nasıl olur bu histerik kanunlar atom çağına dek bir anayasa gibi bizi sınırlar? TANRI bir dokunmazlık kazanıp soyutlanırken, onun temsilcilerinin niçin ölümlü olduklarını bugüne dek anlayamadığımız gibi, 21. yüzyıl dinlerin birbirleriyle sürtüştüğü absürt savaşların çağı olarak başladı. Dinler uyuşturucu mistik misyonlarının ötesinde, dünyayı da politik olarak yönetiyorlarsa, bu moral labirentinin içindeki bir insan nasıl özgür olabilir? Bu din baskısını silkelemiş bir ülke söyleyebilir misiniz, ya da; duyguyla, kültürle, bilinçle yönetilen? Bana bir tek dünya lideri, devlet başkanı, politikacı gösterin; Bosch’un resmini, Rilke’nin şiirini, Kafka’nın dünyasını deşifre edebilsin!
Sonuçta yaşadığımız bu “carambolage” insanın tükendiğinin resmidir.
