Utku Varlık: Niyazi

Share Button
nathalie

Gilbert Bécaud

utkuvarlik@gmail.com                                               
 http://utkuvarlik.blogspot.com/                                             
 http://www.utkuvarlik.eu  

Güzel Sanatlar Akademisi’nde okumak bir şanstı o yıllar. İhtilal sonrası ılık esen özgürlük, kültür ortamını da hemen etkilemişti; yabancı ülkelerin kültür etkinliklerinin yolu Akademi’den geçiyordu. Konserler, sergiler, konkurlar ve de kurduğumuz sinema kulübü, bizi sanatın çekim alanına sokmuştu, kendimizi sanatçı olarak görüyorduk. Unutmayalım bizden önceki kuşakların yaşadığı aynı ortama, aynı hocalara düşmüştük; sonuçta son on yılını yaşadığımız bir biyosfer (biosphere) oldu ve de kimse kopamadı. Bugün bile anılarımızın çakıştığı kutsal bir mekândır Akademi.

Öğrencilerin çoğu Anadolu’dan gelirdi; ama o yıllar bugün yaşadığımız parodoks yoktu taşraya özgü. Genellikle Akademi mezunu resim öğretmenleri yönlendirirdi yetenekli gördükleri öğrencilerini, sanata ya da Akademi’ye, yoksa kimin haberi olacak bu okuldan. Nereden gelirse gelsin, kısa bir süre sonra sanat ortamının rahatlığında, sanatçı olmanın kalıplarına uyar, onun kabuğuna girerdi. Ünlü ressamlara özenti, bohem yaşama, kendini biraz dağıtmak, sanatçı olmanın dışa vuruşuydu; adamına göre de değişirdi.  Öte yandan İstanbullu, yabancı kolejlerde okumuş, zengin ailelerin bakımlı çocukları, güzel kızları bu kozmopolit ortamın albenisiydi. Sabah atölyede modelden çalıştıktan sonra günün geri kalanı kantinde ya da Çaycı Ahmet’in çevresinde geçer, kütüphaneye giden azdır, okulda yapılan sergi açılışları, konserler, sinema, müzik seansları, Boğaz kıyısında, rıhtımda ya da okulun karşısındaki topluca gittiğimiz, ucuz şarap içtiğimiz Şükrü ve Niyazi!

Bazen atölyeden topluca çıkılır ve karşıya Niyazi’ye gidilirdi; Taksim’e çıkan yokuşun başındaki ilk sokakta, Çelebi Hamamı Sokak! Yalnız kuru fasulye ve pilav olan bu lokantada şarap, Niyazi’nin oğlu Nuri’ye para verilip yakındaki bakkaldan alınırdı. Nuri, Niyazi’nin beş çocuğunun en büyüğüydü; çarpık kafası ve dik bakışının ötesinde o günlerde farkında olmadığımız bir “otizmin” sonucu, kafadan çatlak bir çocuk kimliği yapıştırılmıştı ona. Niyazi’yi ırgalamazdı bu, oğlanın  dikliğini; aniden kafaya inen bir şaplakla yanıtlardı ve farkında olmadan “..it oğlu it “ dediğinde, Nuri yandaki köhne evin bahçesinden, lokantanın bakımsız arka bahçesine kaçardı ve buradan güya ışık alsın diye açılan küçük bir pencereden, Akademi’den gelen kızları gözetler, sürekli otuzbir çekerdi, bazen kendinden geçip kafası pencereye vurduğunda, bunu bilenler, o pis pencerenin çerçevelediği görüntüde cama yapışmış eğri bir kafa ve kırmızı bir surat görürlerdi! Niyazi yaşından önce yaşlı, büyük bir kafa, alnı biraz açık ama dağınık saçlı ve unutulmuş bir sakal, yüzünün en karanlık bölgesi oluyordu. İlk bakışta hemen gözleriyle karşılaşırdınız; sanki yarı uykulu ya da şehvetten hafif süzülmüş bu gözlerle, ocaktaki iki tencerenin arkasında oturup, aralıktan kızların filmini çekerdi. Nuri’nin arka pencerede ne yaptığını görür ama sesini çıkartmazdı; ne de olsa oğlu, o da nasibini alsın. Tanıdığımızdan bu yana, karısı sürekli hamileydi. Belki dünya yüzünde en mutsuz bir kadın diyebilirdiniz, kucağında bebekle Niyazi’ye yardım etmek ister ve de sürekli azarlanırdı; Niyazi istemiyordu yaptığı bu göz banyosunun kendi gerçeği tarafından kesilmesini!

Lokantanın üstündeki harabe katta otururlardı, içinin ne hâlde olduğunu hiç düşünmek bile istemedim. Gerçekte, o civarda çalışan işçilere sattığı iki üç porsiyon kuru fasulye pilavla bu ev nasıl dönüyor bilinmez! Biz oraya yalnız şarap içmek için gidiyorduk; ama yine okuldan gelip burada karnını doyuranlar giderek Niyazi’yi kafakola almışlardı; öncelikle Şener Akmen ama yemek yemek için değil, Niyazi’yle ne dümen çevirirdi meçhul! Şener, İzmir’den gelmişti, liseyi de Akademi’de okuduğu için bizden daha tecrübeliydi. Annesinin ünlü bir kadın terzisi olduğu söylenirdi. Başından silkelemek için İstanbul’a göndermiş! Şener’i tanıdıktan sonra belki annesine hak verirsiniz. Zayıf, sarışın; açık mavi gözleri, keskin sivri burnu ve Asterix Le Gaulois misali, konuşurken durmadan çekiştirdiği bıyıklarıyla, sanki bu çizgi romanın içinden çıkmıştı. Konuşmazdı, tıslardı; bir bela, hem de; geceleri Beyoğlu’nun en karanlık, ücra yerlerinde daha karanlık adamlarla dostluğu, onu dokunulmaz kılmıştı. Çevresinde ismini 50 yıllarının Bill Haley ve Komet’lerinden almış Komet’leriyle dolaşırdı. Örneğin Çorum’dan gelip bir yılda Akademi’de kabak çiçeği gibi açmış Gürkan Coşkun; bunu daha sonra kendine isim edindi. Şener, Niyazi’yi resim karşılığında kuru fasulye ve pilav için doldurmuştu; bunu duyanlar, konkurlarda kazanamadıkları tuvalleri Niyazi’ye getirmeye ve duvarlara asmaya başladılar ama Şener hemen bir jüri kurup, kötü resimleri eledi. Haksız da değildi Şener; yıllar sonra, Niyazi eğer yaşasaydı gerçekten zengin olurdu, duvarlarda asılan resimlerin çoğu bu gün 500 metre ötede İstanbulModern’de. Şener’in ileri görüşleri bununla bitmiyordu; conceptuel sanat daha ortada yokken, Akademi konkurlarında olmadık “enstellasyon” ve absürt projeler üretirdi; Eyfel Kulesi’ni pembeye boyamak ya da Galata Kulesine bir İngiliz kaput geçirmek gibi… İçinde çöplerin olduğu çöp tenekesini sergilemişti. Yaptığı pentürler de Burhan Uygur, Komet, Mustafa Şener’i vs. etkiledi, ne yazık bu resimler de çöpe atılmıştır kanımca. Şener sanat konusunda da pesimistti. Bir gün salonda yaptığımız “sanatın geleceği” konusundaki tartışmada sorduğu “..kol böreği mi yoksa sanat mı?” sorusu daha sonra çok popüler bir deyim oldu. Bu tartışmanın sonunda “sanatçının varoluşu” kavramını da “YER SE!”  olarak noktalamıştı.

Atölyedeki kız arkadaşlarımızın doğum günleri de Niyazi’de kutlanırdı; bir öğleden sonra rezervasyonu yapmak gerekiyordu Niyazi’ye. Söylemek gereksiz; baba ve oğul için sanki bir bayram muştusuydu! Her türlü gereken içki ve yiyecek alındıktan sonra kızlardan birinin Grundig teyp aygıtı, taşınabilir; o yıllar ses ve müzikle ilgili tüm çalacaklar ve plak piyasada çok az ve pahalıydı. Teype o yılların en gözde popüler müzikleri kaydedilmişti, içkiyle biraz kaydıktan sonra slow dans da programın içindeydi. Bunu duyan Mimarlık Bölümü’ndeki bazı arkadaşlarımız da katılırlardı, onlar kızlara daha güvence sağlardı; ileride serseri olmayıp mimar olacakları için! Herkes duygulu; teypten Gilbert Becaud’nun “Nathali” şarkısı bizi “Café Pouchkine”e götürürken, Niyazi şarapla Şener’in verdiği zulayı çekiyor, tencerelerin arasından sarışın İzel’i gözleriyle yiyordu, Nuri ise arka pencerede alı al moru mor!

Niyazi ne kadar Akademi’de popüler oluyorsa da ekonomik yönden değişen bir şey yoktu, istemeden bistro olmak ona fazla bir kazanç getirmiyordu. İçkiye yatırım yapmak belki ona bir kâr sağlayabilirdi ama parayı nereden bulacaktı! Gelen giden, yol gösterenler, tavsiyede bulunanlar; öncelikle dükkâna bir dekorasyonun gerekliliğinin altını çiziyorlardı. Mimariden birkaç kişi kâğıtlara bir şeyle karalamışlardı, Niyazi gururla bunları gösteriyordu; öncelikle kuru fasulye ve pilavdan çıkmalıydı, gerçek bistronun gerektirdiği kolay yiyecekler, mezeler olacaktı. Bir şarap evi daha da mantıklıydı, birisi de Bozcaada şaraplarının sahibini tanıdığını söylemiş, onun sponsorluk olasılığını da projeye koymuştu!

Yaz aylarına yaklaşıyorduk, Akademi rıhtımında deniz bizi ötelere çağırıyordu, kalkıp bir yerlere gitmek, erguvan ağaçlarıyla konuşmak… Örneğin Rumelihisarı… Okulun önünde beklerken karşıdan, biri koşarak geldi, çocuklar Niyazi kafayı kaçırdı, her şeyi kırıp döküyor ve “dekorasyon başladı” diye bağırıyor, dedi. Hemen gittik, sokak kalabalıktı, meraklıların önüne geçip, sahneyi gördüğümüzde; Niyazi darmadağınık, belli ki kafası iyi, tüm ne varsa lokantanın önüne, sokağa çıkartmış; malum iki tencere, kırık tabaklar, masalar üst üste, vitrin paramparça! Karısı, kucağında bebek ve öteki çocuklarlar eteklerine sarılmış, Nuri ortalarda yok. Niyazi bağırıyor: “DEKORASYON BAŞLADI!”

Kürt Necati yatıştırdı Niyazi’yi, tencereler, masalar tekrar içeriye girdi, çevredeki bakkal çakkal olaya el koydu, para topladık ve de bundan sonra kimse dekorasyondan söz etmedi.

Share Button

Hakkında Utku VARLIK

Sanatsal eğitimine 1961 – 1966 yılları arasında Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Sabri Berkel atölyelerinde başlayan Utku Varlık daha sonra oyma baskı (gravür) ve taş baskı (litografi) atölyelerinde devam etmiştir. 1970 yılında Paris´e gitmiş, 1971 – 1974 yılları arasında Güzel Sanatlar Ulusal Yüksekokulu´nda George Dayez ile, 1973 – 1975 yılları arasında da Cachan Atölyesi´nde taşbaskı çalışmıştır. Sanat çalışmalarına halen Paris´te devam etmektedir. İlk önceleri dışavurumcu anlatımla figürlerini biçimlendiren Utku Varlık, 1960 ve 1970´lerde dönemin politik yaşamından etkilenerek yaptığı resimlerinde de bu anlatım biçimini kullanmıştır. Sanatçı özellikle 1975´ten sonra dışavurumcu anlatımdan uzaklaşmış ve düşsel bir anlatım biçimine yönelmiştir. Sanatçı için figür, sürekli ve asal olan doğanın yaşayan öğelerinden biridir ve yansımasını doğada bulur.

Yorumlar kapatıldı.