
Joseph Kosuth – Bir ve Üç Sandalye (One and Three Chairs) (1965)
Vecdi Uzun’un “Retorik Estetik: Çağdaş Türk Sanatında Plastik Dilin İğdiş Edilmesi ve Kavramsal Enflasyon” adlı metnini okudum. Sanat ve düşünce ilişkisi konusunda kafa yorduğu için kendisini kutlarım. Katıldığım ve katılmadığım noktalar var. Bu çok doğal. Önemli olan, iyi niyetli bir yaklaşımla görüş bildirmek, mümkünse tartışma açmak.
Uzun, “Türkiye’deki çağdaş sanat ortamı, felsefi bir derinleşmenin veya estetik bir sıçramanın değil, kelimelerin ve kavramların amansız bir enflasyonunun pençesindedir” demiş ve metnini bu bağlamda genişletmiş. Haksız sayılmaz. Birçok metnin eleştiriden ziyade tanıtım içerikli olduğu, ikna edici olsun diye de cafcaflı terimlerle süslendiği söylenebilir. Bu tip metinler dünyanın her tarafında vardır, normaldir. Ama bir sanatçı ya da kurumdan habersiz, siparişsiz, yaratıcı ve düşündürücü eleştirilere daha çok ihtiyaç var.
Burada, Uzun’un metnini derinlemesine incelemek yerine, adımın geçtiği satırlarla ilgili bir şeyler söylemekle yetineceğim: Benim “Sınırlar yok oldu, sanatçıyla sepetçi birbirine karıştı” şeklinde bir ‘tespit’tebulunduğumu; bunun, “plastik dilin tasfiye edilerek meydanın salt kuramsal iddialara” bırakılmasının “en net ifşası” olduğunu; özetle, ortadaki durumu “sert bir dille” eleştirdiğimi yazmış.
Sanırım meramımı tam anlatamamışım, yanlış anlaşılmışım. Modernden Postmoderne Sanat kitabımın “Sonuç” bölümündeki “Sınırların Değişkenliği” alt başlığından Uzun’un tırnakla aldığı tümcenin yer aldığı paragraf ve devamındaki satırlar dikkate alınmazsa, evet, sanki ben öyle bir tespitte bulunmuşum gibi algılanabilir. Söz konusu ilk paragraf aynen şöyle:
“Sınırlar yok oldu, sanatçıyla sepetçi birbirine karıştı,” “sanat eğitimi almamış insanlar sergilerde sanatçı olarak yer alıyorlar”, “bazı küratörler öznesiz şeyleri sanat yapıtı diye sergiliyorlar”, “sanatçı sayılmak için artık sanat yapmak gerekmiyor”, “dijital imgeler ve kolaycılık ortalığı sardı, gerçek yetenek değersizleşti”, “yaratıcılıktan ziyade gösteriş öne çıktı”, “insanî, sanatsal ve estetik değerler çöktü, sanatın içi boşaldı”…
Ama dikkat, kitabımda tırnak içine aldığım bu ifadeleri bir saptama değil, çağdaş (postmodern) sanata yöneltilen yüzeysel serzenişlere örnek niyetiyle sıralamıştım. Nitekim bir sonraki paragraf bu niyetimin ipucunu veriyor:
“Kimilerine göre bir durum saptaması, kimilerine göreyse tutucu ifadeler bunlar. Belki katılıyor, belki tersini düşünüyor, belki de serinkanlılığınızı koruyarak durumu anlamaya çalışıyorsunuz.”
Ben serinkanlılığımızı koruyarak durumu anlamaya çalışanlardanım. Bugün gördüğüm manzara kısaca şu:
Modern ya da postmodern, bazı yapıtlar açıklayıcı bir metne, felsefî çözümlemeye ihtiyaç duymaksızın izleyiciyi etkilerler, oldukları ve göründükleri haliyle kendilerini kabul ettirirler. Buna karşın, yine de onlarla ilgili açıklama ve yorumları merak ederiz, okuruz.
Öte yandan, örneğin, Siyah Kare (Maleviç), Bisiklet Tekerleği (Duchamp) ve Bir ve Üç Sandalye (Kosuth) gibi bazı yapıtlarla bağ kurmak ve anlamak için ise sanat tarihinin gelişim seyrine, sanattaki içsel tartışmalara ya da onlarla ilgili yorum ve açıklamalara mutlaka gereksinim duyarız. En azından ben öyleyim.
Modern ve çağdaş sanatta her iki uç eğilimi temsil eden (yanı sıra bu iki uç arasında gidip gelen) birçok değerli yapıt var. Bu eğilimlerden biri doğru, diğeri yanlış denemez. Her gözlük her yapıtı gösteremez. Her yapıt, kendi bağlamının gerektirdiği bakış açısını talep eder izleyiciden. Bu tip işlerde izleyicinin sorumluluğu ilk gruptakilere göre daha fazladır.
Taklit meselesine gelince: Evet, bazı sanatçıların kavram taklitçiliği yaptığı iddia edilebilir. Ama bu, tüm kavramsal sanatçıların taklitçi olduğu anlamına gelmez. Kimileri kavramları, kimileri biçimleri, kimileri de biçemleri taklit eder. Taklit ve özgün, sanat ve zanaat, sanatçı ve usta, estetik olan ve estetik olmayan arasında aşılamaz duvarlar yoktur. Çıkış (ilham) noktası bir düşünce, bir hazır-nesne, bir doğa parçası, bir canlı ya da bir başka sanatçının yapıtı olabilir. Yapıt birtakım karşılaşma ve uğraşların sonucudur. Bu arada, taklit ve reprodüksiyon(kopya) farklı şeylerdir. Teknik, malzeme ve boyut olarak, kopya kopyaladığı şeyin birebir aynısıdır (en azından, öyle olduğu varsayılır). Taklit ise özgün olandan eksik ya da fazla özellikler taşıyabilir. Eksiklik ya da fazlalıkta özgünlüğe açılan bir kapı vardır. Saf bir özgünlükten söz edilemez. ‘Retorik estetik’ yalnızca Türkiye’deki sanatçı ve yazarlara özgü bir durum değildir. Alıntı ve etkilenme normaldir. Bırakın insanları, yan yana duran bir taş ve odun parçasında bile bir enerji alışverişi olur. Sınırları belirlemek olanaksızdır. Sahiplenme (temellük, kendine mal etme) eğilimindeki sanatçılar bu konuları kurcalamaktadır.
Sol LeWitt’in işaret ettiği gibi, “Her kavramsal yapıt iyidir denemez. Kavramsal sanat, yalnızca düşünce iyi olduğu zaman iyidir.” Düşünceniz özgün ise, onu bizzat kendi ellerinizle yapabilir ya da bir başkasına yaptırabilirsiniz. Modernizmin en seçkin örneklerinden Dünyanın Kaidesi’niManzoni’nin kendi elleriyle yapıp yapmaması o kadar da önemli değildir. Önemli olan, onun böyle bir iş düşünmüş olmasıdır. Ben işlerini genelde kendi yapmayı tercih eden sanatçılardanım. Çünkü işçilik sürecini seviyorum. Ama bu bana, işin somutlaştırılmasını başkalarına havale eden sanatçıları küçümseme hakkı vermez. Tersi de o kadar doğrudur. Farklı sanat yapma yöntemleri vardır, o kadar.
Önemli olan sonuçtur. İyiyse alkışlarsınız, kötüyse görmezden gelirsiniz. Ama durun, madalyonun bir de diğer yüzü var: Kötü dediğiniz aslında iyi, iyi dediğiniz de kötüyse?! Yargılarımızdan gönül rahatlığıyla emin olabilir miyiz?
