Kırmızıyı çok severim ama sonuçta mavi mavidir, yeşil de yeşil. Mavi mora çalarsa bize Yves Klein’ı da hatırlatabilir. İbrahim Çallı’nın renk paleti Barış Sarıbaş’tan da, Yiğit Yazıcı’dan çok farklıdır. Picasso’yu Picasso yapan mavi dönemi olduğu kadar, sarı rengi cesurca kullanabilmesidir. Turkuaz rengi kültürümüzle özdeşleşir ama aynı renkli taş uzak bir coğrafyadan çıkar! Orhan Pamuk kitaplarının isimlerinde renkleri kullanır, keşke harflerin aralarında da kullansa? Anish Kapoor kendisine bir siyah tonu ürettirip tescil ettirmiş. Ey okuyucu, siz gök kuşağının renklerini yeniden dizseydiniz hangi renkleri ekler, hangilerini çıkartırdınız? Peki, GENCO deyince aklınıza hangi renkler geliyor?
Yazar Vecdi Uzun, “Retorik Estetik: Çağdaş Türk Sanatında Plastik Dilin İğdiş Edilmesi ve Kavramsal Enflasyon” başlıklı ‘uzun’ bir metin yazmış. Kendisine İstanbul’da yaşayan bir sanatçı olarak birkaç ‘kısa’ yanıt verme gereği hissettim. Okurken hızlı notlar aldım. Yazıyı bu amaçla yazıyorum. Aklıma gelen sorular da var tabi… Ama notlar ile başlıyorum:
1-) Çağdaş sanatta (estetik) deneyim, duygularla başlamak zorunda değildir. Yaklaşık bir asırdır doğrudan (ve sadece) fikirlerle sanat icra etmek mümkündür.
2-) Günümüzde sanat yapmak –sadece- plastik bir dil ve form inşa etmek demek değildir. Gençken, 1990’ların sonlarında, şehirde modern sanat müzesi yokken, Akademinin önünde Manifestomu dağıtıp, hazır bulunmuş objelerin gururunu savunmamın üzerinden çok sular aktı, geçti gitti…
Burada kısa bir parantez açarak, şu sıcak yaz günlerinde özellikle Emirgan’daki Yoko Ono sergisini gezmenizi öneririm. Yanınıza okuma gözlüklerinizi almayı unutmayın, zira resimlerin puntoları pek küçük. Hatta belki yanınıza mayo, terlik ve havlu da almanızda fayda var; havuz ruhsatıyla inşa edilmiş müze binasından çıkışta Boyacıköy’den Boğaza da atlamak keyifli olabilir.
En kısa zamanda, ben de Boğaziçi’nde, yağlı boya bir tablom ile birlikte, bir sanat projesi olarak, triatlon icra etmek istiyorum. Yani, bir resim ile birlikte bisiklete binip, yüzüp, koşmak üzere hazırlanıyorum. İlk başta üç ayrı manzara tablosu ile üç ayrı parkuru tamamlamayı düşünüyordum. Şu anda ise üç ayrı renk ile boyadığım tek bir soyut tablo ile triatlonu gerçekleştirmek bana da sıcak geliyor! Hazırlanırken hem müze geziyorum, hem atölyemde resim yapıyorum, hem de mümkün oldukça yüzüyorum… Notlara devam edelim:
3-) Zanaat ve sanat tamamen farklı şeylerdir. Bedri Baykam hariç, sanat ve spor da ayrı şeylerdir. Aralarında hiçbir direk hiç bir ilişki yoktur. Tabi ki yan yana da bulunabilirler, hatta iç içe… Güzel de olur. Ne demiş Murakami; “Koşmasaydım yazamazdım.”
4-) Tanım itibariyle, sanatçı (artist) üzerinde -hiç kimse- hegemonya kuramaz. Kurarsa bu kişilerin farklı mesleki sıfatlar ile anılmaları gerekir.
5-) Yerellik özgünlük garantisi değildir. Ve ayrıca altını tekrar çizeyim: Yerel olmak bile ‘yerellik’ için yeterli olmayabilir. Size yerli olarak sunulan şeylerin coğrafi işaretlemesini kontrol etmeyi ihmal etmeyin.
Evet, sanat sektörümüzde ve genel olarak sanat alanında büyümekte olan problemler var. AMA yeni sorunlar eski tartışmalarla çözülemez. Yokuş dikleşince vites değiştirmek gerekir, hatta belki de bisikletten inip tablo ile yürümek…
Örneğin; bir sonraki Venedik Bienalinin küratörü Yapay Zekâ (AI) olursa renkler nasıl değişecek? Konsept gerektirirse bütün tablolar mavi mi olacak? Mekanik düşünenler renk yelpazemize ne ekleyecekler veya çıkartacaklar? Robot küratörün algoritması da isminizdeki Türkçe karakterleri okuyamazsa ne olacak! Oturup işte bunu düşünmemiz gerekiyor, kara kara…
Algoritma artık sadece çeviri yapıp PR metnini yazmıyor. İlk fikri (ana fikir) de üretebiliyor, sonra bu fikri (örneğin) üç boyutlu dijital bir modele dönüştürebiliyor. Sonra da çok eksenli bir robot kol bu modeli mermerden (aslı gibi) oyabiliyor. Bu mermer heykel hakkındaki yazıyı da yine bir başka algoritma birkaç saniye içinde yazabiliyor. Teknoloji ‘sıradan’ yaratıcılık eylemini (ve belki de yerelliği?) neredeyse tamamen dışlayabilecek kapasitede artık…
Küçük köydeki polyester kalıpçımdaki modellerin çoğunun 3D baskı olduğunu öğrenince bir eşiğin net olarak aşıldığını fark ettim. Artık sanatçı (ve sanat yazarı?) sadece bilgisayar kullanmak zorunda değil! Aynı zamanda farklı (düşünsel) bağlantılar kurmaya alışmak zorunda ve her an yeni bir beceri edinmeye hazırlıklı olmalı…
Kanımca yarın özgün (ve yerel?) bir iş üretmek için, zeki bir algoritmaya, Nazım Hikmet’in Abidin Dino’ya sorduğu ünlü soruyu farklı bir bağlama taşıyarak sormak lazım: ‘Mutluluğun rengini nasıl yapabiliriz AI?’


