Dr. Hakan Yaman: Biz Sanata Bakarken Sanat da Bizi Biçimlendirir mi?

Share Button

Plastik sanatlar, beyin ve değişen benlik üzerine

Bir heykeltıraşın önünde henüz biçim verilmemiş bir kil parçası olduğunu düşünelim. Sanatçı kile dokunur, bastırır, bazı parçalarını çıkarır, bazı bölümlerini yeniden biçimlendirir. Bir süre sonra başlangıçtaki malzemeden farklı bir form ortaya çıkar.

Plastik sanatların belki de en eski düşüncelerinden biri budur: Madde biçim alabilir.

Fakat ilginç olan şu: Biçimlenen yalnızca sanatçının elindeki madde midir?

Bir resmin karşısında uzun süre durduğumuzda, bir heykelin çevresinde dolaştığımızda veya bizi sarsan bir enstalasyonla karşılaştığımızda eseri yalnızca “görmüş” olmayız. Dikkatimiz belirli noktalara yönelir, bazı duygular ortaya çıkar, geçmiş anılar harekete geçer ve bazen eserden ayrıldıktan sonra bile düşünme biçimimiz değişir.

Başka bir deyişle:

Sanatçı esere biçim verirken, eser de izleyicide bir iz bırakabilir.

Bu düşünce yalnızca şiirsel bir benzetme değildir. Çağdaş nörobilimin temel kavramlarından biri olan nöroplastisite, beynin deneyim ve öğrenmeye bağlı olarak değişebilme kapasitesini anlatır. İnsan beyni yaşam boyunca tamamen sabit değildir; öğrenme, tekrar ve deneyim sinir sisteminin çalışma biçimini etkileyebilir. Üzerinde çalıştığımız nörofelsefi modelde de insan, sosyal ve kültürel çevreden yalnızca pasif biçimde bilgi alan bir varlık olarak değil, deneyimleriyle değişen ve daha sonra kendi davranışlarıyla yeni deneyimler üreten dinamik bir sistem olarak ele alınmaktadır.

Balmumu, kil ve insan

İnsanın biçimlenebilirliği aslında yeni bir düşünce değildir.

Batı düşüncesinin farklı dönemlerinde insan zihni ve benliği bazen balmumuna, bazen kile, bazen de üzerinde çalışılması gereken bir heykele benzetilmiştir.

Dante’de deneyimin iz bırakmasını çağrıştıran mühür ve balmumu imgesi vardır. Montaigne insanın biçimlenebilirliğini sürekli dönen bir çömlekçi çarkındaki yumuşak kil üzerinden düşünür. Plotinos ise insanın kendisini bir heykeltıraş gibi sürekli “yontması” gerektiğini söyler. Bu imgeler modern nörobilimin erken keşifleri değildir; fakat insanın değişebilirliğini düşünmek için hâlâ oldukça güçlü metaforlardır. Makalemizde de bu tarihsel imgeler biyolojik kanıtlar olarak değil, biçimlenme ve dönüşümü anlamaya yardımcı olan düşünsel örnekler olarak kullanılmaktadır.

Plastik sanatlarla nöroplastisite arasındaki ilginç akrabalık tam burada başlar.

Plastik sanatta madde:

Biçim alır.

Fakat sanatçı aynı zamanda:

Biçim verir.

İnsan da yaşam boyunca buna benzer iki yönlü bir süreç içindedir. Çevresinden, diğer insanlardan ve kültürden etkilenir; ama aynı zamanda davranışlarıyla çevresini değiştirir.

Dolayısıyla insan yalnızca biçimlenen değil, aynı zamanda biçimlendiren bir varlıktır.

Bir sanat eseri beyinde ne yapar?

Bir sanat eseriyle karşılaşmayı basitçe “görme” olarak tanımlamak eksik kalır.

İzleyici önce esere yönelir. Bazı ayrıntıları fark eder, bazılarını görmez. Renk, biçim, malzeme, ölçek veya sanatçının oluşturduğu beklenmedik ilişki dikkati çeker.

Daha sonra eserin bizde oluşturduğu duygusal değer devreye girer.

Bir eser huzursuz edebilir, şaşırtabilir, hoşumuza gidebilir veya geçmişte yaşadığımız bir olayı hatırlatabilir. Böylece algılanan görüntü bellekteki bilgilerle buluşur.

Bunu basitleştirerek şöyle gösterebiliriz:

Sanat eseri
→ dikkat
→ duygu
→ anlamlandırma
→ bellek
→ yeni düşünce veya davranış

Fakat süreç burada bitmez.

Sergiden çıktıktan sonra eser hakkında bir arkadaşımıza konuşabiliriz. Fotoğrafını paylaşabiliriz. Bir yazı yazabiliriz. Eğer sanatçıysak gördüğümüz şey gelecekte üreteceğimiz eserleri etkileyebilir.

Böylece kişisel deneyim yeniden kültürel alana döner.

Ortaya bir döngü çıkar:

Sanat → izleyici → deneyim → değişim → yeni davranış → kültür → yeni sanat.

İşte “sosyal aracılı plastisite” dediğimiz düşüncenin sanat açısından en ilginç taraflarından biri budur.

Sanat yalnızca nesne değildir

Bu bakış açısı sanat eserinin konumunu da değiştirir.

Geleneksel olarak sanat eseri çoğu zaman sanatçı tarafından yapılmış ve izleyici tarafından seyredilen bir nesne olarak düşünülür.

Fakat sanatın tarihinde bunun çok ötesine geçen örnekler vardır.

Performans sanatı, enstalasyon, kamusal sanat, katılımcı sanat ve kavramsal sanat, izleyiciyi giderek eserin aktif bileşenlerinden biri haline getirmiştir.

İzleyici artık yalnızca bakmaz.

Hareket eder.
Yaklaşır.
Uzaklaşır.
Dokunur.
Hatırlar.
Karşılaştırır.
Tepki verir.

Bazen de eserin anlamı tam olarak bu etkileşim içinde ortaya çıkar.

Bu nedenle sanat deneyimini yalnızca:

Eser → izleyici

Şeklinde düşünmek yerine,

Eser ↔ izleyici

İlişkisi olarak görmek daha açıklayıcı olabilir.

Heykeltıraş kim, heykel kim?

Burada eski heykeltıraş metaforu yeniden karşımıza çıkıyor.

İlk bakışta sanatçı heykeltıraştır, taş veya kil ise biçimlenen malzemedir.

Fakat insan yaşamına baktığımızda roller bu kadar açık değildir.

Çevremizdeki insanlar bizi biçimlendirir. Eğitimimiz bizi biçimlendirir. Okuduğumuz kitaplar, dinlediğimiz müzikler ve gördüğümüz sanat eserleri bizi biçimlendirir.

Ama biz de seçimlerimizle bunların hangilerine maruz kalacağımızı belirli ölçüde seçeriz.

Bir müzeye gitmekle gitmemek aynı deneyim değildir.

Bir resmi beş saniye görmekle yarım saat incelemek aynı deneyim değildir.

Bir eseri yalnızca görmekle onun hakkında okumak, düşünmek ve tartışmak da aynı değildir.

Dolayısıyla kendi deneyimlerimizin tamamen efendisi değiliz; fakat tamamen pasif alıcıları da değiliz.

Buna “eyleyici plastisite” denmektedir: insan beynini doğrudan istediği biçime sokamaz, fakat hangi deneyimlere tekrar tekrar maruz kalacağını kısmen seçebilir. Bu süreç alıcı, eyleyici, ilişkisel ve tarihsel plastisite olmak üzere dört analitik ilke üzerinden açıklanmaktadır.

Sanat açısından bu son derece ilginçtir.

Çünkü sanatla uğraşmak —ister üretmek ister izlemek olsun— insanın kendi deneyim dünyasını bilinçli biçimde genişletmesinin yollarından biridir.

Aynı esere ikinci kez baktığımızda

Nöroplastisite düşüncesinin sanat açısından en güzel sonuçlarından biri de şudur:

Bir sanat eserine ikinci kez bakan kişi, ilk kez bakan kişiyle tamamen aynı değildir.

İlk karşılaşma bir anı bırakmıştır.

Belki eser hakkında sonradan bir şeyler okumuşuzdur.

Belki sanatçının yaşamını öğrenmişizdir.

Belki aradan geçen yıllarda kendi yaşamımız değişmiştir.

Bu nedenle aynı eser, farklı zamanlarda farklı anlamlara gelebilir.

Burada sanat eserinin kendisi değişmemiş olabilir.

Değişen izleyicidir.

Bellek araştırmaları da sürekliliğin mutlaka değişmezlik anlamına gelmediğini düşündürüyor. Benlik bu nedenle sabit bir yapı olarak değil, geçmiş deneyimlerin izlerini taşıyan fakat yeni deneyimlerle sürekli güncellenen bir süreç olarak ele alınıyor.

Belki de sanat eserleriyle kurduğumuz ilişkinin en önemli özelliklerinden biri budur:

Eser aynı kalabilir; ama biz ona her dönüşümüzde biraz başka biri olabiliriz.

Sanat beynimizi “değiştirir” mi?

Burada ihtiyatlı olmak gerekir.

Günümüzde nörobilim kavramlarının popüler kültürde bazen gereğinden fazla kullanıldığını görüyoruz. “Bu resim beyninizi değiştiriyor”, “şu müzik beyninizi yeniden programlıyor” gibi ifadeler bilimsel açıdan aşırı iddialıdır.

Nöroplastisite sihirli bir mekanizma değildir.

Ayrıca her değişim iyi değişim anlamına gelmez.

Beynin değişebilme kapasitesi öğrenmenin ve rehabilitasyonun temelinde bulunabilir; fakat zararlı alışkanlıklar, korkular veya diğer maladaptif örüntüler de öğrenilebilir.

Bu nedenle plastisite:

İyileşme değil, değişebilme kapasitesidir.

Sanata baktığımızda da önemli olan yalnızca “beyinde değişiklik oldu mu?” sorusu değildir.

Daha ilginç soru şudur:

Sanatsal deneyim dikkatimizi, belleğimizi, duygularımızı ve dünyaya bakışımızı nasıl yeniden düzenliyor?

Belki de sanatın gücü buradadır.

Plastik sanatlarda sanatçı maddeyi dönüştürür.

Ancak ortaya çıkan eser dünyaya karıştığı anda başka bir dönüşüm başlar.

Eser izleyiciyle karşılaşır.

İzleyici eseri algılar, ona anlam verir ve kendi yaşam öyküsü içinde yeniden yorumlar.

Daha sonra bu deneyimi başka insanlarla paylaşır.

Böylece bir sanat eserinin etkisi sanatçının atölyesinde bitmez.

Bir sosyal dolaşıma girer.

Ve belki sanatın en güçlü özelliklerinden biri tam da budur:

Sanat biçim verilmiş bir nesne olduğu kadar, yeni biçimlenmeler başlatan bir deneyimdir.

Bu nedenle “plastik” sözcüğünün iki farklı dünyadaki kullanımı —plastik sanatlar ve nöroplastisite— yalnızca hoş bir kelime benzerliği olarak görülmeyebilir.

Her ikisinin merkezinde de aynı temel problem vardır:

Biçim ne kadar kalıcıdır?
Bir şey ne ölçüde değişebilir?
Değişirken ne ölçüde kendisi olarak kalabilir?

Heykel için sorduğumuz bu soruları insan için de sorabiliriz.

Ve belki son soru daha da ilginçtir:

Biz sanat eserlerine biçim verirken, onlar da farkında olmadan bize biçim veriyor olabilir mi?

Share Button

Hakkında KolajART

KolajART, çağdaş sanatın güncel üretimlerini, eleştirel düşünceyi ve sanat yazarlığını bir araya getiren bağımsız bir uluslararası çevrim içi sanat platformudur. Dergi, 2013 yılının Kasım ayında DekolajART adıyla kurulmuş, ancak bir takım yaşanan sorunlar nedeniyle 2014 yılının Ocak ayından itibaren KolajART adıyla yayın hayatını sürdürmeye başlamıştır. Türkiye'nin ilk plastik sanatlar odaklı çevrim içi dergilerinden biri olan KolajART, dijital ortamda sanat yazarlığı ve eleştirisinin gelişimine katkı sunan öncü yayınlardan biridir. Kuruluşundan bu yana yalnızca yerel bir sanat ortamının sesi olmakla yetinmeyip, sınırları aşan bir bakış açısıyla hareket eden dergi, farklı coğrafyalardan sanatçıların, küratörlerin ve düşünürlerin katkılarına açık bir yayın politikası benimsemiştir. Bu yönüyle KolajART, Türkiye merkezli olmakla birlikte, içerik ve ilgi alanı bakımından ulusal sınırların ötesine uzanan, çok dilli ve çok kültürlü bir okur-yazar kitlesine hitap eden bir mecra hâline gelmiştir. Bağımsız ve kâr amacı gütmeyen bir web yayını olarak KolajART; sergi değerlendirmeleri, sanatçı söyleşileri, kuramsal incelemeler ve sanat tarihi perspektifinden yorumlarla Türkiye'de ve dünyada çağdaş sanat ortamına eleştirel ve düşünsel bir katkı sunmayı amaçlar. Dergi, yalnızca İstanbul, Ankara ya da İzmir gibi Türkiye'nin sanat merkezlerinde gerçekleşen etkinlikleri değil; Berlin, Paris, Vietnam, New York ve Palermo gibi uluslararası sanat sahnesinin nabzının attığı şehirlerdeki bienaller, sergiler ve sanat fuarlarını da takip ederek, okurlarına küresel çapta bir sanat gündemi sunmaktadır. Farklı kuşaklardan sanatçıları, araştırmacıları ve sanat yazarlarını —yerli ve yabancı fark etmeksizin— ortak bir tartışma zemininde buluşturan dergi, güncel sanatın eleştirel hafızasını oluşturmaya yönelik süreklilik taşıyan önemli bir dijital arşiv ve paylaşım alanı niteliği taşır. Bu bağlamda KolajART, yalnızca bir yayın organı olmanın ötesinde, Türkiye ile dünya sanat çevreleri arasında bir köprü işlevi gören, disiplinlerarası ve sınır ötesi bir düşünce platformu olarak konumlanmaktadır.

Yorumlar kapatıldı.