
utkuvarlik@gmail.com http://utkuvarlik.blogspot.com/ http://www.utkuvarlik.eu
Bir dostumla konuşuyoruz: “…dün akşam Banksy’nin sergisinin açılışındaydık..! ” İstanbul, kim, nerde, nasıl demek olanağı olmadı. Konuyu derinleştirmeden, Banksy’yi sergileyenin kim olduğunu araştırınca karşıma sürpriz, hiç duymadığım bir şirket ismi çıktı: “Global Yatırım Holding”, oysa malum güncel sanata soyunan; Salt, Borusan vs. değil. Evet şaşırtıcı, sırtı çok sağlam gözüken bu holding, sergi duyurusunun hemen altına sergi biletlerinin satış adresini de eklemiş, galiba amaç hem kültürel hem de ekonomik! Şimdi bu “güncel sanatın” parolası olmaya başlayan: “parayı veren sergiler” ama şimdi bir “paradoks” yaşıyoruz; sanata bulaşmak, durup dururken ekonomik gücünüzle, büyük güçlüklerle sanatseverlere sunduğunuz bu Banksy kim? Ama önce siz kimsiniz? Sergiyle ilgili fotoğraflar, bir sergi açılışıyla ilgili görsellerden daha bayağı; sosyetik hanımlar, duvarları kirlettiği için baş kaldıran, sosyal düzeni güya eleştiren yani kendi lükslerine bok atan bir dâhinin grafitilerine hayranlıkla bakıyorlar. Holdingin yöneticilerinin dikkati başka yerde, önemli bir davetli, Banksy’yi nasıl algıladığını anlatırken, bin bir güçlükle getirdikleri bu serginin amaca ulaştığının mutluluğunu yaşıyorlar. Evet Banksy dünyanın sorunlarını sorguluyor; şimdi kaygısı: “sığınmacılar”, öyle söylüyor başı örtülü bayan! Güncel Sanat’ın “sanat” kaygısı var mı acaba? MoMa’nın, Tate Modern’nin, Royal Akademi’nin, Turner Ödülünün vs. açıkça kimsenin böyle kaygısı yok, ne yazık “önce güzellik olsun da” diyemiyoruz!





“Internet”ten sipariş verebilirsiniz; bakmayın baskı kötü ama duvardaki hâli daha beter, orijinali; duvar olduğu gibi bir müzeye taşındı, iyi bakımda.
BİR BAŞKASI

Belki merak ettiniz Ai Weiwei son günlerde ne yapıyor, diye? Olabilecek tüm medyatik sarsıntıya sahip çıkan ve de bunu bir konsept olarak kullanan ; “manipulateur”ün (unutmayalım ustası Andy Warrol’du) geçen sonbahar Londra Royal Academy of Art’da yaptığı retrospektif 400.000 bin kişi tarafından gezildi. En son Lesbos adasında sığınmacılarla gösteri yaptıktan sonra, dün Paris’in ünlü lüks alışveriş mağazası “Bon Marche” de uçurtmasını sergiledi. Figaro gazetesinin “Başbelası Çinli” başlığıyla açılışı anlatan makalesi, haklı olarak; “global” şamatayı en uç mekânlarda “babasının malı” gibi yapan bu krizmatik kişiliğin bir anatomisini yapıyordu. Bir şarlatan olduğu ortaya çıkmaya başladı, bilmiyorum mumu ne kadar yanar; ama şu anda bir star. Açılışta milyarder Bernard Arnault özellikle bu mekânın sahibi, geçen yıl açtığı “Fondation Louis Vuitton”nun yöneticisi Suzanne Page, ki daha önce Paris Modern Sanatlar Müzesi’nin yöneticisiydi, ve aklınıza gelebilecek güncel sanat lobisinin en önemli isimleri… Daha da ilginci tüm kişiler kuyruğa girip, Weiwei ile “selfies” yapmışlar. Kendisine sorulan: geçen hafta Lesbos adasında sefaleti oynuyordunuz şimdi dünyanın en zengin adamlarıyla şampanya içiyorsunuz? Yanıt: “…bunda bir paradoks göremiyorum, genelde özgürce düşünmek konsepti adına tüm sınırları yok edemiyorsak, belki sanatçılar bu tabuyu, engelleri kırarlar; Berlin Üniversitesi’nde öğrencilerime bunu öğretiyorum!”

Wei’nin ustaca dalga geçtiğini bilenler, yaptığı tüm şamatanın pahalıya mal olduğunun da farkında olan bazı müze yöneticileri, artık alık milyarderlerinin bu şımarık çocuğuna karşı bir tavır alınmasının zamanıdır diyorlar. Ünlü İtalya’lı Sanat Profesörü Francesco Bonami: “…bana göre WEİ, Batı’nın yarattığı bir mal’dır ve de bu sistemi çok biliyor; sürekli -kötü bilinci körükleyerek karşıtlık yaratmak sanatı- , örneğin Çin yönetimine baş kaldırmak, sanki bu onun bir pasaportu ve şunu çok iyi biliyor; sanatın da içeriğinde özgürlük gibi birtakım sahte argümanlarlar yatar, nasıl “insan hakları”nın hemen öne sürülen bir tez olması ve hiç düşünmeden onu kabullenmemiz gibi! Özellikle Çin’in de işine geliyor, güncel sanata kendi sanatçılarını pazarlamada Wei onun bir çığırtkanı, daha önce de belirttirdiğim gibi iki taraflı bir ajan, CIA olduğu bir gerçek.
ÖTEKİSİ

Bitmez tükenmez bir “medyatik tsunami” yaşıyoruz, sanki hiç başka artist, plasticien, ressam yok; Louvre, Bibliotheque National, Centre Pompidou kapılarını Anselm Kiefer’e açmışlar, büyük çapta galerileri de saymıyoruz. Daha önce anlattığım gibi devasa tuvaller aklınıza gelebilecek alçı ve beton dâhil, ağır bir tekstür endişesiyle bulamaç gibi yüklenirken, artist her şeye filozofik göndermeler yapıyor; simya, kabal, yaralı bellek, Thedore Adorno vs. yani bu çamurun altında yatan kültür’


Kimse yargılamıyor, aklıma gelen şu; genellikle söylenen: “..ben resimden anlamam ama çok büyük bir ressammış! Dikkatle bakıyorum bu tuvallerin altında yazan etiketlere; katiyen birbiriyle uyuşmayacak, zamana dayanamayacak malzemeler: genellikle doğada bulunabilecek, kurumuş bitkiler, yanmış kitaplar, tüyler vs. Milli Kütüphane’de alçı, beton ve kurşuna yaptığı kitapları ve bu tonlarca toz toprağı alıp saklayan koleksiyonlara ve müzelere baş sağlığı diliyorum.

Belki yorulduk önümüze sürülen bu çirkinliklerden, akıl verenlerden, şamata yapanlardan. Kendiliğinden üstümüze çöken bu tatsızlığın nedeni çok ama önüne geçilmez bir “born-up”, bunalma; biliyorum derdini anlatmak olanaksız. Belki, merak koşturmaları bu can sıkıntısının nedeni! Sanki bir odada üst üste yaşıyormuşuz gibi, her şey çok yakın; bir stepte olabilecek görüntü gibi çok uzak ve de düşte olduğu gibi; bir türlü kaçamıyorsun. Belki de yaşlanmak, düşüş de olabilir, bence ayağımıza takılan, kafamıza çakılan güncel sanat yalnız resme özgü, anlamıyorum öteki sanatlar nasıl kendilerini kurtardılar bu kaostan.
