Utku Varlık: Hiç

Share Button

22a

Ressam Roby Zober ülkesini terk edeli yarım asrı geçmişti ama onun geçmişle olan hesaplaşması, sonuçta; “…geçmiş aslında bugün’dür”; silik ilişkiler, kadın yüzleri, sepia peyzajlar, uçuk mavi bir çocukluk, öğleden sonra sinemaları, akademi, şairler… Nahit hanımın cuma sofraları, bir kapıyı kapayıp, ötekini açmak; sanki yaşanmışlığın pentür misali: yaşam katmanları giderek bir hayat: “SFUMATO” oluşturmuştu ama bu sis dağıldığında, onun altındaki gizi bir türlü çözemiyordu. Peki  neyi anlatmak; HİÇ’likten hareketle şimdi geldiği yer, her geçen gün, bilinmez bir denize doğru dingin akarken yaşam diyeceğimiz olguyla tekrar bir HİÇ’e ulaşıyor.

1965 yılı haziran ayının sonları: HİÇ şaşırmamıştım bu kadar, kendimi “Kunsthistorische Museum’un kapısında bulduğumda; oto-stop’la yemeden içmeden gelmiştim Viyana’ya ve de kötü reprodüksiyonlarla dolu kafamı yıkamak, belleğimi yenilemek yani meraklarıma bir yanıt bulmak adına bir umut gezisi; improviser, ve parasız!

Roby böyle bir mekânı nasıl düşlesin, bu görkemli mermer merdivenlerden çıkarken, dostu Anhegger’in Almanca yazdığı, kısaca onun genç bir akademi öğrencisi olduğunu ve de Avrupa müzelerini olanaksız dolaştığını içeren belgeyi cebine koydu, müze parasızdı; “..nasıl olur, Viyana’da otursam buradan hiç çıkmam!” diye düşündü, içinde olağanüstü bir şeyi görmeye giderken oluşan anlatılmaz bir çırpıntı, belki bir hava boşluğuyla kendini büyük tuvallerle karşı karşıya buldu.

Bilmiyorum ne kadar durmuştum Brueghel’in “Karda Avcılar” tablosunun önünde; müze bekçisinin uyarısıyla kendime geldim, saçları uzun, kırmızımsı sakallı, zayıf, İsa’ya benzeyen bir adam bir saattir ne yapıyor bu tablonun önünde? Belki ayakta uyuyor, hiç böylesini görmedim diye düşünmüştü bekçi; “..hep dikkat ederim, dokunacaklar diye korkarım, tırnağıyla kazımak isteyenler bile gördüm, lupla bakanlar, niceleri, ama bu sanki tablonun içine girdi! “ Doğru düşündü bekçi, resmi okuyordum, daha doğrusu bir olguyu ters-yüz etmek adına gelmiştim buralara, “allégorie” yi öğrenmek adına.

HİÇ beyazı kullanmamıştım resimde, öteki renkleri öldürürdü karıştığında, ucuza alınan kötü pigmanların gücünü, ona azar azar beyaz katarak ölçerdik. Bilmiyorum, belki renklerden hiçbirisini gerçekte optik anlamıyla değil de tinsel olarak düşünürdüm; nedense hüzne ve melankoli’ye özgü renkler bulurdum; çocukluğumun rengi, gözüm gibi sakladığım bir renkli kalemdi, tarif edilmez bir yeşil, beni peyzaj yapmaya zorlardı, yıllar sonra o rengi bilinçli aradığımda bulduğum: Lime yeşili, Smaragdin pigmanı, ne yazık HİÇ birisi o yeşil değildi! Bu yeşille boyadığım kırlarda dolaşırım hâlâ.

Ama önce gökyüzüdür bir peyzaj diye düşündü Roby; bu kez Bruegel’in Kar resminde önce tarifsiz bir gökyüzü var; bekçi geldiğinde ressamın beyazı yönetecek bu rengi nasıl düşlediğini, önce peyzaja beyaz tülü çektikten sonra mı o tarifsiz Jade yeşilini yakaladığını, bunun gibi sorularla geziniyordum; bekçinin görüntüsüyle uyandıktan sonra tekrar tabloya girdim, bu kez aklıma bir KAR şiiri takıldı; HİÇ bir kez tümünü belleyemediğim bu şiirin dört dizesini tekrar ettim: “ Kardır yağan üstümüze geceden/ yağmurlu karanlık bir düşünceden/ Ve dörtnala dümdüz bir mavilikte/ Kar yağıyor üstümüze inceden” ; hızla geçti belleğimden.

Ne olursa olsun içime düşen bir yalnızlık ve olamaz bir dinginlik olgusu var şu anda yaşadıklarımda, beni kendine çeken, bir “TIN” titreşiminin uzaklaşması gibi; boşluğa kendini bırakmış saksağan’ın gözünden bakıyorum bu dingin peyzaja, belki bir kar müziği olabilir. Bu peyzajının bütünlüğündeki erinç, sabahın dinamiği, yeni başlayan bir günün sevinci, buz tutmuş derelerin üstünde kayanlar, çocuk oyunları, köylülerin günlük işlevleri belki bir dekor ama ön planda avcıların yorgunluğu bir gerçek, karanlık geceyle başlayan yaşam kavgasından eli boş dönmek, avın ceremesi nasıl olmuşsa bir yaban tavşanı, kime yeter, gel köpeklere anlat bunu; HİÇ böylesini görmedik, doğa bize sırtını döndü sanki, yorgunluk da cabası.

Öğlendi galiba, Roby müzeye gireli yalnız bir tek tabloya baktığının farkına vardı, belki ikincisine de bir güç saklamak gerekliliğiyle müzenin parkına indi, kimse yoktu ortalıkta, farkında olmadan bir düş yaşıyordu; nasıl yalnız olabilir insan böyle bir mekânda? Ulu bir ağacın altındaki bankı seçti, yorgunluk onu yavaş yavaş bir başka dinginliğe doğru çekerken gözü ağacın üstündeki etikete ilişti,  kim bilir neler görmüştür bu ağaç, tüm yaşadıkları ve şimdi de ben;… yavaş yavaş kendimden sıyrıldım, görkemli ağacın dallarından kendimi boşluğa bıraktığımda ufuk çizgisine, ortaçağ ressamlarının peyzajlarındaki o “kaçış noktası” na doğru kendime yön verdim; antik bir düş’tü Alp dağlarını aşmak, o ölümsüz beyaz zirvelerden, yeşilin çıldırdığı vadilerden ışığa, söz verilen İtalya’ya doğru süzülürken, uzakta Sienna, o tarifsiz ocre kent, elimin altındaydı. Roby uyandığında müzenin kapandığı korkusuyla az kalsın banktan düşüyordu; kafası karmakarışık; nasıl olur; biraz önce Sienna’ya yaklaşıyordum,

Acele müzeye girdi, bu kez gideceği yeri biliyordu: salonlardan hızla geçti, Delft’deydi şimdi; 40 Vlamingstraat, çevresi beyaz kireçle boyanmış kırmızı kiremit kapıdan geçti, dar sokak bir bahçeye açılıyordu; üç katlı evin ağır, görkemli kapısı aralıktı, yavaşça içeriye süzüldü, loş koridorun ucundaki merdivenden çıkarken burnuna tanıdık bir koku geldi, beziryağı kokuyordu bu kat, demek atölye buradaydı.

Kapının girişindeki ağır perde yarı aralıktı, epey aydınlık mekân ışığı soldaki büyük pencereden alıyordu ve ressamın sırtı kapıya dönüktü; farkına bile varmadı Roby Zober’in içeriye girdiğinin ama model görmüştü onu, ses çıkartmadı, hafifçe gülümsedi. Başında defne motifli garip bir taç vardı; sarı, kızılımsı saçlarının kıvrımlarıyla karışıp, tarifsiz bir uçarılık yansıtıyordu. Beyaz jupe’ün üstüdeki ağır mavi giysisinin  drapé’ler, modelin sağ elinde tuttuğu trompette, öbür elindeki ağır kitap; arka plandaki Pays-bas haritası, masanın üstünde alçı bir maske, partisyonlar. Tavandan sarkan altın bir lustre. Sanki ressam mekâna göre giyinmişti; başındaki bere, çok ilginç bir kostüm de zeminin siyah-beyaz mermer karolarına eşlik ediyordu. Elini dayadığı resim çubuğuna eğilmiş, modelin başındaki tacın royal mavimsi yapraklarının detayına dalmıştı.

Roby kendini daha da saklamak için, ağır, çok renkli doğa motifli perdenin önündeki deri kaplı sandalyeye ilişti, derinin tutturulduğu sarı kabaralara gezdirdi elini ve şimdi dikkatini ressamda toplayacaktı, ressamların kendilerine sakladıkları pentürün gizini, ustalıkla yapılmış “glacie” nin sırrını ve de nasıl “epic” olunabilir; iç mekânlarda yalnız kadını çizerek?

Vermeer HİÇ farkında mıydı “ plénoptique “ bir gözle çalıştığının?

Yargılamadan kendi “trajik görüşünü” kabul ettirmek, her zaman “epic” olmak, “paradoxal” düşler görmek, başkalarının dümen suyundan gitmemek, açmazlardan, çelişkilerden uzak durmak, “prozodi” misali bir uyum nasıl olur? HİÇ bu kadar kendini yargılamamıştı Roby Zober; renkler ve kavramlar anlamlarını kaybettiği sürece, sanat kendini yeniliyor sanıyorlar, evet sonuçta buraya geldik, varoluşlarında iğreti duranlar, bize sanatı öğretiyorlar, nasıl olur bir olguyu ters yüz etmek?

Eski saflığıma geri dönmek istiyorum, hüzünlü ve esrik bir görselliğe saptanmak, bir KATHARSİS nasıl olursa! Bir HİÇ’ten tekrar başlamak, geç de olsa.

Share Button

Hakkında Utku VARLIK

Sanatsal eğitimine 1961 – 1966 yılları arasında Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Sabri Berkel atölyelerinde başlayan Utku Varlık daha sonra oyma baskı (gravür) ve taş baskı (litografi) atölyelerinde devam etmiştir. 1970 yılında Paris´e gitmiş, 1971 – 1974 yılları arasında Güzel Sanatlar Ulusal Yüksekokulu´nda George Dayez ile, 1973 – 1975 yılları arasında da Cachan Atölyesi´nde taşbaskı çalışmıştır. Sanat çalışmalarına halen Paris´te devam etmektedir. İlk önceleri dışavurumcu anlatımla figürlerini biçimlendiren Utku Varlık, 1960 ve 1970´lerde dönemin politik yaşamından etkilenerek yaptığı resimlerinde de bu anlatım biçimini kullanmıştır. Sanatçı özellikle 1975´ten sonra dışavurumcu anlatımdan uzaklaşmış ve düşsel bir anlatım biçimine yönelmiştir. Sanatçı için figür, sürekli ve asal olan doğanın yaşayan öğelerinden biridir ve yansımasını doğada bulur.

Yorumlar kapatıldı.