Utku Varlık: Oxymore / Katedral

Share Button

 

1
Karanlık ormanlardan, yalnız hışırtılarını duyduğum, göz alabildiğine uzanan buğday tarlalarının yol kesimine çıktığımda, üstüme yağan çiğ, geceyi daha da dayanılmaz hâle getirdi. Beni yol kavşağında bırakan kamyon şoförü; birkaç kilometre yürürsem, Köln’nün ışıklarını göreceğimi, söylemişti ama Almanca’dan çok elleriyle konuşmuştu, ne kadar anlamışsam! Birden uzakta beliren bir ışık süzmesi bana bir umut vermeden o hızla kayboldu; aniden arkadan gelen bir kamyonun gürültüsüyle umutlanıp, elimi kaldırmadan ıslak asfalttaki tüm suları üstüme püskürtüp, hızın verdiği soğuk dalgayı bir şamar gibi yüzüme vurdu kamyon. İşte bu kez sırılsıklam, çaresizlik içinde desen ve gravürlerimin olduğu kartona üstümde ne varsa sardım. Belki açlık; içimde bir titreme, çiğerlerimi sökecek, beni alıp o karanlık tarlalara savuracaktı. Yine yürüyorum, o uzaklardan kayıp giden ışıklar da yok oldu; yolun silik çizgisine gözüm alıştı, zaman yitirmemek. Güzel şeyler düşünüp korkumu dağıtmak; örneğin kürt Necati, beni bu hâlde görse ne yapardı; ne kadar gülerdi, Naile’nin teninin sıcaklığını duyuyorum,  Akademide’ki herkes sanki beni izliyor. Bir mucize mi yoksa gözüme bir ışık ilişti, bir pencere gibi bir şey; hız verdim, korkum biraz geçti ama bir köpeğin havlaması da korkuyu yeniledi.

Yaklaştım, ne olursa olsun, bir bekçi kulübesi gibi bir şey, köpek galiba bağlı; yoksa beni parçalamıştı bu korku ortamında. Daha yaklaştım; üniformalı biri, gözleme alanının penceresinin içinde şapkası kaymış, masada uyuyor. Köpek daha fazla uluyunca uyandı, camın ardından el lambasını bana yöneltti. Şimdi onun gözünden bakalım: zayıf, sakallı, uzunca boylu, elinde bir resim kartonu ve bir sırt çantalı, yorgun bir fantom!  Onu korkuttum kanımca, eliyle bana çek git gibi işaretler yapıyor; ben de kaybolduğumu belirten ve de kulübe civarında uyuyabilir miyim sorusunu içeren pandomimle yanıt veriyorum ama korkuyor galiba yakınında uyursam. Köln nerede diye sorgu işaretleri yaptım, adam ters bir yön gösterdi, o zaman sabahı beklemekten başka çare yoktu. Yağmurdan beni koruyacak bir ağaç arıyorum ama göz gözü görmüyor, sonuçta dibi biraz kuru, ulu bir ağacın altına sırtımı dayadım.
Çok erken bir sabahtı, bu çiğ yağan, rutubetli ormanda nasıl uyumuştum? Göğüs kafesim öyle titriyordu ki, kaslarım uyuşmuş, dizlerimin gücü yitik, kalkıp gidecek, biraz ısınacak olanağım yoktu; yine güçlükle doğruldum, bir sigara için neler yapmazdım, kulübeye istemeden yaklaştım, adam aynı pozisyonda uyuyordu, köpek baktı ama havlamadı, gece karanlığında farkına varmadığım bir panoda Almanca bir şeyler yazıyordu ve ormana doğru yön bildiren ok işareti vardı; demek bu kulübenin nedeni buydu, ne olabilir bu ormanda, yasak bir yerde mi uyumuştum? Titreyerek güneşin değdiği açıklığa gittim.

Bu kez ters yönde yürüyorum, güneşle beraber gelip geçen arabalardan yardım istemek için bir kartona Köln yazmak isterken bir volkswagen durdu, koşarak gittim; sürücü Türkçe olarak burada ne yaptığımı sordu, sırt çantama taktığım üçgen Türk bayrağından yakalamış Türk olduğumu. Köln’e gitmek istediğimi söylediğimde yanlış yöne gittiğimi anlattı. O yıllar Almanya en kalifiye işçileri almıştı, çoğu İstanbullu, okumuş teknik elemanlardı. Hiç unutmam; bana “..yüzümün soluk, belki hasta; çok kötü bir durumda, yaptığımın da bir delilik olduğunu” açıkladı. Önce bir sigara içtik sonra da Köln’e gitmediğini ama benim için yolunu biraz uzatacağını söyledi, geçtiğimiz bir köyden de benim için yiyecek bir şeyler aldı ve beni Köln’ün bir varoşuna bıraktı. Bu erdemi tüm Avrupa yolculuğumda yaşadım; asrın başından bu yana harplerden, kan ve revandan, ölümden sonra dirilişi yaşıyordu Avrupa. Bugün yaptığım bu deliliğin adı bir “sanrı” dır, daha sonraki yıllarda denediğimde “insana güven” yine başını alıp, çekip gitmişti, insan bu, çabuk unutuyor!
Kentteyim şimdi, yorgunluğum biraz geçti, gecenin kabusu geride kalmıştı. Sokakta fazla dikkati çekmiyorum çünkü o yılların modası; gençliğin bunalımını dışa vuran “hippy” görünümündeyim kanımca. 60 yıllarında başlayan ve varoluşçuluk adına bir başkaldırıyı içeren bir bunalım, toplu yaşamayı seçen, materyalist, her şeyi dışlayan, kız-erkek, uyuşturucuya bağımlı, “contre- culture” bir tavır gütmek-2 Dünya Savaşı’nın sonunda toplumların değişimine paralel; tüketim toplumlarının ürünü olarak bir karşı oluş teorisi yaratmak diyebiliriz ama anarşizmin ne işe yaradığını bildiğimiz için de- sonuçta bir moda olarak tarihe geçti.15 gün önce aynı durumda Münih’e vardığımda, yatacak yer ararken, kentin en büyük parkı “Englischer Garten”ı mekân edinmiş kalabalık bir hippy grubunun içine düşmüştüm.Çok ilginç; topluluk sosyal bir eşitlilikle yönetiliyordu. Gündüz, kızlar büyük mağazalardan yiyecek içecek çalıp yemek sorununu karşılıyorlardı. Akşam Münih’in en şık caddesi Elisabethstr’de yaptığımız resimleri sergiliyorduk, mum ışığında. Bu orijinalite epey para getiriyordu ki ben giderken 50 mark verdiler; kuzeye gidiyorum, diye. Bu parayla Brüksel’de bir uyku tulumu almıştım, kuzey Avrupa’da yaz aylarının ne denli geçtiğini iyice anladıktan sonra.

Önce kentin müzelerini keşfe çıktım, sorarak bir tek Wallraf-Richartz Museum’u buldum. Vakit geçti müzeye girmek için ayrıca gücüm de yoktu; yarına bıraktım. Katedral’i kolluyorum, kentin merkezi olduğu için, eski kent -Altstadt- yakınında resim galerileri bulabilirim olasılıkla! Doğru; büyük bir galeri estamp sergiliyordu. Vitrininde gözüme ilişen çok usta bir desen, litografi, dışavurumcu gücüyle beni galeriye soktu.

2
Galeride asılı diğer işleriyle ilk kez Kathe Kollwich’le karşılaşıyordum. Daha sonra resmimde beni çok etkileyecek bu ressam, yaşantısında da resimleri kadar çok etkin, politik tavrı nedeniyle parti tarafından aforoz edilmiş, harpte çocuklarını yitirmiş ve 1945 de savaşın bitimini görmeden ölmüş bir kadındı.
3
İsmini kafama yazdım ve galeriden çıktım ve katedrale doğru yürüdüm.

Akşama doğru turuncu bir ışık katedrali başka bir boyuta sokmuştu; zaman aşınımı, özellikle büyük harp de kentin acımasız bombardımanının izleri, bu ışıkta sanki olanları bize unutturmak ya da kurtulmak gibi bir iyimserliği sergiliyordu. Geç olduğu için kimse yoktu ortada, yorgunluk da beni içine çekiyordu, yavaşça büyük kapıdan süzüldüm, iki kapı arasındaki karanlığa alışıp, sesin geldiği katedralin devasa boşluğuna girdim.

Mistiği somutlamak; kimse bana anlatamazdı bir simgesel mekânı başka bir boyuta sokmak adına ortaçağda virtüaliteyi kullanabilmek gücünü! İlk kez giriyordum bir katedrale, boşluk öylesine etkileyiciydi ki, akşam güneşinin içeriye süzüldüğü vitrayların süzgecinden geçen ışık bir tek yere dokunuyordu, bir statüye; bana oynanan bir oyun gibi geldi. Karanlık bir bölümü seçtim belki biraz dinlenirim düşüncesiyle, oturdum.  Kimse yok görünürde. Ses org’dan geliyordu ama sanki akort ediyorlardı; sustuktan sonra tanıdığım bir müziğin kesintili geçişleri ve de tekrar akort. İyice büzüldüm oturduğum sıraya, geçen gecenin, yağmurun, soğuğun, köpeğin, bekçinin, ormanın, karanlık hışırtıların, üstüme çöken ağırlığın…

Bir çığlık nasıl anlatılır sanki havalandım, karanlık, siyah nasıl olabilirse, tekrar çığlık, korkudan kendimi korumak isterken elimi sert bir yere çarptım ve bu acıyla uyandım; olamaz, katedralde sıranın üstündeyim ama elimi bile göremiyorum. Korkuyu yenmem gerekiyor, kendi içime çekilip kollarımla kenetledim bacaklarımı. Çığlık bu kez daha uzaklardan geldi, Prag’da yine doğada uyurken duymuştum; baykuş olabilir ama nasıl? Kendimi telkin edip yatıştırmak istiyorum, beni unutmuşlar mıydı kapıları kapatırken? Yorgunluktan ölmüş de olabilirim; demek ölüm bir karanlığa takılıp kalmak gibi ama elim hâlâ acıyor… Bu kez çığlık bir kanat çırpıntısıyla çok yakınımdan geçti; “baykuşlar saldırmasın, hiç belli olmaz”, kafamın üstüne desenlerim olduğu kartonu koydum!

Hangi yıldı bilmiyorum. Yaşamaya direnenler için bu gece bir sondu Köln’de, acımasız inen yangın bombaları ortalığı cehenneme çevirmişti, uçaklar ne kadar katedrale dokunmuyorlarsa da sıcaklık vitrayları patlatıp eritiyordu. Bir türlü kaçamıyordum, amacım köprüden kendimi atmaktı ama  daha yaklaşmadan suyun yandığını gördüm birden; demek “cehennem” buymuş!
Garip bir huyum vardır; uyusam da biri bana bakıyorsa uyanırım, birden uyandım elimden kayan desen kartonu kayarak arkaya düştü, katedraldeyim, belki sabah, bir adam bana hayretle bakıyor! Başımı döndürüp kapıyı gösterdim ve burada uyuduğumu işaretle anlattım. Almanca bir şeyler söyledi, gelmemi istiyordu, polise mi verecek korkusuyla ben de “tamam, çıkıyorum” misali kapıya yöneldiğimde, gülerek yeme, içmeyi anlatan bir pandomim yaptı. Korkulacak bir şey olmadığını anladım ve katedralin öbür yönündeki küçük bir kapıya doğru yürüdük. Rahiplerin yaşama alanına girmiştik, mütevazı bir yemek odası, masaların birinde kahvaltı yapan orta yaşlı, güler yüzlü, yakasından rahip olduğu anlaşılan biri bizi görünce fazla soru sormadan oturmam için sandalyeyi gösterdi. Oturdum, İngilizce ne içeceğimi sordu ve de yaşlıca bir bayan bana kahvaltı getirdi. Hayat öykümü ve geceyi anlattım, o da bana Katedrali anlattı; baykuş ailesi birkaç kuşak önce, Köln bombardımanında katedrale sığınmışlar ve burayı mekân edinmişler, 1950’deki restorasyondan kalan, tamamen hasar gören vitrayları bir gün onaracaklarını, belki o zaman onlar için biraz zor olacağını da ekledi. Desen kartonumdaki gravür ve litolara baktık; Paris’e bienal için gittiğimi, ilk kez Avrupa’yı ve müzeleri gezdiğimi de ekledim.

Yıllar sonra, Stuttgart sergilerimden birinde ressam Prof. Hasso beni kır evine öğle yemeğine davet etmişti; ormana çok yakın evinin bahçesinde bana büyük harbi anlatıyordu, Stalingrad’dan nasıl bir mucizeyle sağ döndüğünü, ölümden ve sonra da veremden nasıl kurtulduğunu, niçin et yemediğini, giderek fantastik bir yaşam öyküsünü. Onu dinlerken sırtımın dönük olduğu ormandan beni izlediklerini hissediyordum; uykuda olduğu gibi! Rahatsızlığımı sezdi ve bana ormana iyice bakmamı söyledi. Döndüm, dikkatle baktığımda gördüm ki; o ulu ağaçlara tünemiş, sayısını bilemeyeceğim, bir sürü iri baykuş – grand duc- bize bakıyor. Gündüz baykuş kendini saklar benim bildiğim; gerçekten şaşırmıştım! Yine öykü büyük harbe, bu kez Stuttgart bombardımanına gidiyor; öyle bir kabus ki, ne insan ne hayvan, ne de baykuş unutamamıştı o cehennemi. İşte o gün bu gün baykuşlar pusulayı yitirdiler ama insanlar çabuk unuttular!

Share Button

Hakkında Utku VARLIK

Sanatsal eğitimine 1961 – 1966 yılları arasında Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Sabri Berkel atölyelerinde başlayan Utku Varlık daha sonra oyma baskı (gravür) ve taş baskı (litografi) atölyelerinde devam etmiştir. 1970 yılında Paris´e gitmiş, 1971 – 1974 yılları arasında Güzel Sanatlar Ulusal Yüksekokulu´nda George Dayez ile, 1973 – 1975 yılları arasında da Cachan Atölyesi´nde taşbaskı çalışmıştır. Sanat çalışmalarına halen Paris´te devam etmektedir. İlk önceleri dışavurumcu anlatımla figürlerini biçimlendiren Utku Varlık, 1960 ve 1970´lerde dönemin politik yaşamından etkilenerek yaptığı resimlerinde de bu anlatım biçimini kullanmıştır. Sanatçı özellikle 1975´ten sonra dışavurumcu anlatımdan uzaklaşmış ve düşsel bir anlatım biçimine yönelmiştir. Sanatçı için figür, sürekli ve asal olan doğanın yaşayan öğelerinden biridir ve yansımasını doğada bulur.

Yorumlar kapatıldı.