Gel gidelim içelim,
Rey şarabından içelim!
Şimdi içmezsek onu,
Ya ne zaman içelim?
Kör Baykuş (Bûf-e kûr), Sâdık Hidâyet[1] tarafından 1936 yılında Bombay’da yayımlanan bir romandır. André Breton’un “Başyapıt diye bir şey varsa o da budur.” sözleriyle yücelttiği Kör Baykuş için Sâdık Hidâyet’in yakın dostlarından Bozorg Alevi ise Kör Baykuş’un Almancasına eklediği “Sonsöz”de şöyle der:
“Kör Baykuş’un eylemi, olayları, zaman ve mekân dışında kalır. Olayları bölüşenler tipik kimselerdir, daha doğrusu bir tipin değişik kişilerdeki varyasyonlarıdır, bu kişiler mitik bir psikoloji kanununa göre birbirlerine dönüşürler. Baba, amca, arabacı, mezarcı, ihtiyar hurdacı ve nihayet romanın “kahraman”ı, aslında tek kişidir, esrarengiz genç kız, bayader ile kahramanın karısı kahpe de öyle. Normal zaman düzeninin kalkışı bununla bağlantılıdır; şimdiki zamanla geçmiş zaman; anı, rüya ve hayal olarak birbiriyle kaynaşmıştır. Sebeple sonuç arasında bir nedensellik yoktur, onları birbirine masallardaki mantık bağlar. Ama buna rağmen olay, şüphe yok ki gerçek bir hayatı saptar. Korkular, özlemler, ümit, ümitsizlik, bu olay içine, öteden beri insan kaderinde olduğu gibidir.”
“Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar. Kimseye anlatılamaz bu dertler, çünkü herkes bunlara nadir ve acaip gözüyle bakarlar. Biri çıkar da bunları söyler ya da yazarsa, insanlar yürürlükteki inançlara ve kendi akıllarına göre hem saygılı, hem de alaycı bir gülüşle dinlerler bunları. Çünkü henüz çaresi de devası da yok bu dertlerin…” cümleleriyle başlıyor kitap. Bir kitap “yaralar vardır…” diye başlıyorsa etkilenmemek mümkün mü? Hele kitap başından sonuna kadar bu yaraları ruhunuzda hissettiriyorsa. Hidâyet’in kayıpları, gerçekliği, bu kayıpların verdiği iç dökme seansları ve eğrisiyle doğrusuyla kaleme alınmış her cümlesinde, gerek kendi hayatınızdan gerekse başkalaşmış ruhunuzdan kalıntılar bulmak olasıdır Kör Baykuş’un.
Dünyada çok fazla ses getirmiş bir kitap Kör Baykuş. İçinde iki farklı öykü, iki farklı zaman bulunduran bu kitap, karanlığın en koyu yerinden çıkıp günümüze kadar gelir. Hidâyet, Kör Baykuş sayesinde, İran edebiyatına Avrupa modernizmini getirir. Eserlerinde Sartre, Kafka, Rilke, Poe ve Zweig etkisi görülür. Eserin Fransızca, Rusça, İngilizce, Almanca, Macarca, Çekçeye çevrilmesi de dünyaya sesini duyurmuş olmasının kanıtıdır.
Eserde Hidâyet, bunalımlarını, onu yıldıran hayattan koparan gerçekleri fazlaca derinden işler. André Rousseaux’nun “yüzyılımız edebiyat tarihinde bir kilometre taşı” diye övdüğü ve afyon tiryakisi bir ruh hastasının, güzellik ve dürüstlüğü aradığı yolda yenik düşerek kendini şeytana teslim edişini anlatan bu eserde olay; zaman ve mekânın dışında geçer. Şimdi ile geçmiş, iki zaman; anı, rüya ve birsam olarak iç içe kaynaşmış, kenetlenmiştir.[2]
Hidâyet, zaman kavramını diğer romanlar gibi tekdüzelikten koparıp, zamanın iç içe geçtiği, düşlerin bir anda gerçekleşmesi yahut gerçeklerin bir anda düşleşmesi durumuna okurları davet ederek eserini bahşetmiştir. Eserde, kendini hissettiren Hidâyet’in hayatına dair izler de söz konusudur: Ne erken ne de geç. Ancak biraz da olsa eksik. Hidâyet, eserini tam zamanında yazmış ve hayatının orta yerinde gerek kadınlar konusundaki zayıflığını gerekse kendi geleneklerinin karmaşasında kayboluşunu ince ince cümlelere işlemiştir. Hatta kendi toplumundaki batıl inançları eleştirmiştir.
Hidâyet’in çoğu eseri, psikanalitik, sosyolojik, feminist ve yapısalcı yöntemle ele alınmıştır. Kitapta işlenen, ölüm, aşk, korku, intihar, ölümseverlik, ölüsevicilik gibi birtakım kavramlar ayrıntılı olarak incelenmiştir. En önemli incelemesi de, Dr. Sanati’nin, Hidâyet’in eserlerinden yola çıkarak psikolojik rahatsızlığını teşhis ettiği incelemedir.
Her şeyden önce, kitap ele alınıp, okunmadan bile, göz atıldığında bile dipnotlar aracılığı ile çok fazla şey öğrenileceği söylenilebilir. “Butimar bir kuştur, deniz kıyısına çöker, denizin bir gün kuruyacağını düşünür, bu tasa yüzünden de su içmez hiç.” (sf. 39) cümlesiyle insanı butimar adlı bir kuşa benzeten Hidayet, kitapta Nevruz’un 13’ü, Göz, İnsan adları, Ayna, Su ve Suren Nehri, Baykuş (kuşların beyi) gibi sembollere de yer vermiştir. Bu nedenle semboller üzerinden derin okumalar yapmak da mümkündür. Oğuz Demiralp’in bu kitap üzerine derin bir okuma yaptığı kitabı Kör Okur, Kör Baykuş’tan sonra tavsiye edilebilir. Son olarak da eser, karşılaştırmalı olarak incelenmek istenirse, Albert Camus’nün Düşüş kitabı ele alınabilir.
Ama sanıyorum Kör Baykuş’u en iyi anlatan cümle yine kitabın kendisinde saklıdır:
“Ve şimdi yazmaya karar vermişsem, bunun tek nedeni, kendimi gölgeme tanıtmak isteğidir.”
[1] 17 Şubat 1903’te Tahran’da doğdu. Ortaöğretimini tamamladıktan sonra mühendis olmak için Belçika’ya gitti. Edebiyata ilgisi olduğundan 1927’de öğrenimini yarıda bırakarak Paris’e gitti. Fransız dili ve edebiyatını yakından inceledi, ilk eserlerini orada yazdı. 1936’da Hindistan’a gitti, Budizmi inceledi ve Buda’nın bazı yazılarını Farsçaya çevirdi. 1950’de Paris’e döndü. Bazı bunalımlar yaşadı. 9 Nisan 1951 günü, yine böyle bir bunalım sonrası, kaldığı yerde havagazı ile intihar etti. Sâdık Hidâyet, İran edebiyatında modern öykücülüğün kurucularındandır.
[2] Milliyet Sanat Dergisi 283, 26 Haziran 1978



