Burcu Aydın: Mehmet Yılmaz’dan Yeni Kitap: Bildiğim ve Yaptığım Çağdaş Sanat

Share Button

Mehmet Yılmaz modern ve postmodern sanat konuları hakkında düşünen, yapan ve yazan bir sanatçı, öğretim üyesi. Modernden Postmoderne Sanat adlı hacimli kitabı başucu kaynaklarımdan biri. Sanatçıları Okumak ya da Postmodern Söyleşiler, Sanatın Günceli Güncelin Sanatı, Sanat ve Kavramlar, Fotoğraf Resimdir, Heymimres: Nelik ve Kimliğin Diyalektiği, Heykel: Mekândaki Yumru ve Postmodern Ben de diğer kitapları. Yılmaz şimdi de Bildiğim ve Yaptığım Çağdaş Sanat ile okurların karşısında. Piramid Yayıncılık etiketiyle yayımlanan kitap, çağdaş sanatın kuramsal boyutlarını yalnızca akademik bir mesafeden değil, bizzat yaratım sürecinin içinden seslenerek tartışmaya açıyor. Büyük ustaların yapıtları eşliğinde modern, çağdaş, güncel ve postmodern gibi tartışmalı kavramları ele alan Yılmaz, kendi sanat deneyimlerini ve sorgulamalarını metne dâhil ederek hem kuram ile uygulamayı hem nesnel ile özneli aynı potada eritiyor. Okuru edilgen bir izleyici olmaktan çıkarıp düşünsel bir yap-bozun parçası olmaya davet eden bu ilginç çalışma hakkında Yılmaz ile söyleştik:

Burcu Aydın: Sanat yüzyıllardır kesin tanımı yapılamayan bir kavram. Sanat psikolojisi, sanat felsefesi, sanat tarihi gibi disiplinler onu kendi açılarından ele alıyor. Tabii, bunların her birinin içinde de farklı görüşler var. Bunlara sanatçıların kendi tanım ve yorumlarını da eklersek konu iyice dallanıp budaklanıyor. Şimdilerde ise çağdaş sanatın neliği ile uğraşıyoruz. Sizin perspektifinizden sanat nedir, çağdaş sanat nedir?

Mehmet Yılmaz: Bu konuda benim özel bir tanımım yok. ‘Sanat olan’ ile ‘sanat olmayan’ arasındaki sınırlar belirsizleşmiş durumda. Donald Judd 1960’larda “birisi bir şeye sanattır derse, o sanattır” diye özetlemişti ortadaki durumu. Gerçi, onun bu tanımı eski Yunanca ve Arapçadaki içerikle çelişmiyor gibi görünüyor. Vazo yapımcılığı ve süsleyiciliğinden at terbiyeciliğine, şiir yazmaktan hekimlik ve devlet yöneticiliğine, her türlü ‘insan becerisi’, ‘ustalık’ ve ‘iş’i ifade etmek için τέχνη (tekhne)sözcüğü kullanılıyordu (güncel telaffuzu, tekhni). Teknik ve teknoloji sözcükleri de aynı kökten geliyor. Bizim sanat dediğimiz Arapça sanaat (sınaat) sözcüğü de öyle. Anlamı tekhni ile benzeşiyor. Çoğul hali sanayi. Sanayiî ise, ‘sunî, yapay, insan yapımıyla ilgili’ demek. Osmanlıca-Türkçe Sözlük’te sanatın tanımı “insana gerekli eşyalardan birini meydana getirmek için yapılan iş” olarak verilmiş.

Sanatın modern tanımı ise gerek Türkçe gerek yabancı sözlüklerde üç aşağı beş yukarı aynı: “Bir duygunun, tasarının veya güzelliğin anlatımında kullanılan yöntemlerin tamamı veya bu anlatım sonucunda ortaya çıkan üstün yaratıcılık; bir şey yapmada gösterilen ustalık. […] Güzel ya da ilginç yapıtlar yaratma; imgesel ya da doğal varlıkları çağrıştıran şeyler yapma becerisi.” Bu tanımlar, hem Arapça ve Yunancadaki , yapma, yöntem, beceri, ustalık gibi merkezî kavramları hem onlara eklenmiş güzel, ilginç, yapıt ve yaratıcılık gibi diğer anahtar kavramları içeriyor. Çağdaş sanat dünyasına topluca bakarsak bu temel özelliklerin farklı yapıtlarda şu ya da bu şekilde halen geçerli olduğunu görebiliriz. Örneğin, çok güzel ve yaratıcı bir videodan, ustaca kotarılmış bir gösteri, yerleştirme ya da resimden, altında hayranlık uyandırıcı bir düşünce yatan bir hazır-yapıttan söz ediyoruz. Yani, güzellik, yaratıcılık ve ilginçlik bir nesnede de içerili olabilir, düşüncede de… Hareket noktası bir düşünce de olabilir, bir nesne de… Duruma göre değişir bu.

B.A.: Mehmet Yılmaz bir çağdaş sanatçı mı? Kendini nasıl tanımlar? Kitabın başlığındaki “Bildiğim ve Yaptığım” sözcükleri teorik bilgi ile sanatsal pratik arasında doğrudan bir köprü kuruyor. Sizin için sanat üzerine yazmak ile sanat yapma arasındaki ilişki ne zaman ve nasıl bu kadar ayrılmaz bir hale geldi?

M.Y.: Çağdaş sanatçı olmamak elde mi? Bugün yaşayan tüm sanatçılar, izleyiciler, yazarlar çağdaştır, zamandaştır. Ama sanırım siz bunu kastetmiyorsunuz. “Bir çağdaş sanatçı mısınız?” sorusunun altında, çağdaş sanatın sınırları belli bir akım ya da tür sanıldığı gibi bir algı var. Çağdaş sanat bir tür ya da akım değildir. Tikel değil, tümel bir olgu ve kavramdır çağdaş sanat. Sınırları da belirsizdir. 4. bölümde bu konuya dikkat çektim.

Sanat hakkında yazma ve sanat eseri yapma arasındaki ilişkiye gelince: Tüm çocuklar gibi, önce yaparak (çizerek, boyayarak) başladım tabii. Bu süreçte, yine herkes gibi, işin doğasıyla ilgili kendiliğinden düşünmeye de başlamış olmalıyım. Bilinçli yazma süreci ise üniversitede başladı. Sanat tarihi tezlerinden farklı olarak, güzel sanatlar tezlerinde, olayın kahramanları o tezleri yazanlardır, yapıtlarıdır. Öznel ile nesnelin buluştuğu metinlerdir bizim tez kitapçıklarımız. Kendi tezlerimi yetersiz bulduğum için bir çeşit özür borcu gibi düşünülebilir kitaplarım. Zamanla, yazmanın da yapma kadar keyif verici bir uğraş olduğunu fark ettim. Düşüncelerimi paylaşmak hoşuma gidiyor. Bir kitabım çıktığında bir sergi açmış kadar mutlu oluyorum.

B.A.: Kitapta 105 sanatçı (168 görsel) var. Çağdaşların yanı sıra modernleri de görüyoruz. Hatta konu öyle gerektirdiği için, bir iki tane de daha eski dönemlerden örneklere yer vermişsiniz. Konuları ele alırken, “şu şudur, bu budur” deyip geçmiyor, “bir de şu açıdan bakmaya ne dersiniz?” diyerek okuyucuyu düşünme ve yaratma sürecine davet ediyorsunuz. Bölümler bir yap-boz parçaları gibi. Her bölüm kendi içinde bir makale tadında; ancak tüm bölümler bir araya gelince bir bütünlük oluşuyor. Bu yapı bilinçli bir tercih miydi? 

M.Y.: Evet. Asıl tasarımı zihnimi meşgul konular üzerinden yaptım. İlk yedi bölümde herkesi ilgilendiren genel kavramlara değindim. Sonraki bölümlerin her birinin içeriğini hem herkesi ilgilendirecek hem kendi işlerimden birini koyacak şekilde belirledim. Bu bir sanat tarihi kitabı değil. Bir noktadan başlayıp sonuca giden bir öykü anlatmıyorum. Sanat tarihçisi değil, sanatçıyım. Rahatça “bana göre…” diyebiliyorum. Okuyucu istediği bölümden başlayabilir. Ama her bölüm kendi içinde bir tür tarihsel sıralama barındırıyor.

B.A.: Kitabın ilk dört bölümü merkezî kavramların, terimlerin anlamlarıyla ilgili. Bunu önemsiyorum. Anlayamama, anlatamama ve anlaşılamama kişinin ruhsal varlığını kuşatan ve tehdit eden durumlar. Dil çok mühim bir mesele. Düşünmek bile metinseldir, sözsüz düşünemeyiz. Düşünce sese ve eyleme dönüşürken doğru yollar ve doğru kelimeler tercih etmek zorunda. Bu kapsamda sanat kavramlarını (çağdaş/modern/güncel/postmodern/biçim/form/şekil/anlam/içerik) doğru ve yerli yerinde  kullanmak hakkındaki düşünceleriniz nedir? Sizce bir sanat yapıtı yalnızca kendi varlığıyla deneyimlenebilir mi, yoksa dil ve kuram kaçınılmaz birer aracı mıdır?

M.Y.: Diyelim ki Michelangelo’nun Davut heykelinin karşısındayız. Onu kimin niçin sipariş ettiğini, arkasındaki öyküyü, sanatçının yontma macerasını bilmesek de hayranlık duyarız. Aynı şey Chuck Close’un fotogerçekçi resimleri ya da Anselm Kiefer’in yerleştirmeleri için de geçerli. Bunun için sanat tarihi ya da sanat felsefesi bilmek gerekmiyor. Demek ki, bazı yapıtlar sırf biçimleriyle, görünüşleriyle bizi etkileyebiliyor, algı ve düşüncelerimizi harekete geçirebiliyor. Ama bununla yetiniyor muyuz? Hayır. Bir yapıtın arka planındaki macerayı, sanatçısının ve uzmanların yorumlarını merak ediyoruz, okuyoruz. O da yetmiyor, kendi yorumlarımızı ekliyoruz. Öte yandan, bazı yapıtları, örneğin, Maleviç’in Siyah Kare’sini, Duchamp’ın Bisiklet Tekerleği’ni anlamak ve kabul etmek için ön bilgi ve birikim şarttır. Sanatçı sıradan bir geometrik biçimi ya da hazır nesneyi neden sanat bağlamına sokmak istemiş olabilir? Bunun için sanatın içsel macerasını bilmek gerekir. İlgili felsefî tartışmalardan, sanat, zanaat ve bilim gibi ayrımların inşa edilmesinden ve şimdi bazı yapıtlarda bu ayrımların yeniden belirsizleşmesinden haberdar olmak gerekir.

Dil meselesine gelince: İletişim kurabilmek ve anlaşabilmek için terimlerin anlamları hakkında ortak bir uzlaşıya ihtiyaç vardır. Ama gerçek şu ki, tam tatmin edici bir iletişim (dolayısıyla anlaşma) mümkün görünmüyor. Hatta bazen ortadaki durum tam bir körler ve sağırlar diyaloğu gibi geliyor bana. Ama bir şekilde idare ediyoruz işte.

B.A.: Badiou’nun tezlerini tartıştığınız bölümde, “Bir insanı sanatçı yapan başlıca itkilerden birinin, onun saplantıları olduğunu düşünüyorum. Tabii, bunlar yalnızca beden ve cinsellikten ibaret değildir. İyilik, güzellik, barış, birliktelik, ortaklık, paylaşım, direniş ve özgürlük gibi saplantılar da olabilir. İnsan saplantılarında boğulabileceği gibi bir yaratıcıya da dönüşebilir” diyorsunuz. Zulüm, ölüm, beden, göç, kimlik ve cinsellik plastik sanatlarda çok çalışılan temalar. Çağdaş sanatın konuları, dert edindiği meseleler neden aynı temalar etrafında dolaşıyor?

M.Y.: Bunlar yalnızca günümüz sanatçısının değil, öteden beri tüm sanatçıların ele aldığı konulardır. Her dönemin sanatçısı bu konuları (ya da, bunlardan zihnini en çok meşgul edeni) kendi algıladığı biçimde imgeleştirmiştir. Bunları dillendirip dillendirmemesi bir başka meseledir. Mağara duvarına bizon resmi yapan biri, farkında olmaksızın, varlığı ifade etmeye çalışmıştır, hayatta kalma mücadelesi vermiştir, direnmiştir. Mitolojik bir tanrıçayı resmeden bir Rönesans sanatçısı, ilgili öykünün yanı sıra cinsellik ve yalan dolan işleri de imgeleştirmiştir. Şimdi bizler de bunları kendi zamanımızdaki algı ve anlatılar üzerinden, kendi araçlarımızla yapıyoruz. Bazı konular tüm zamanlar için geçerlidir.

B.A.: Kitabınızın 12. bölümünün başlığı “Gerçekçiliğin Direnişi.” David Hockney gerçeklik konusunda “Her resim bir şeye bakışı anlatır. Her resim gerçeğe kişisel bir açıdan bakışı gösterir” diyor. Gerçeklik sanat tarihinin en kadim ve çetrefilli konularından biri. Bu konuda sizin yaklaşımınız nedir?

M.Y.: 1980’lerde biz öğrenciyken, saf soyutçu modernizmin etkisiyle, bazı hocalarımız gerçekçi anlatıma mesafeliydi. Onun yanı sıra, gerçeküstücü resimlere de iyi gözle bakılmazdı; çünkü onlar da gerçekçi (ayrıntılı figüratif) bir boyama diliyle oluşturulmuştu. Benim ise kafam karışıktı, hep iki arada bir deredeydim. Bu konudaki önyargılarım ile hesaplaşmak ve gerçekçiliğe bir başka açıdan bakmak istedim. Hockney haklı. Gerçekçilik her zaman var oldu görsel sanatlarda. Hem modern saf soyutçu hem postmodern kavramsalcı söylemlerin etkisiyle bir ara küçümsenip görmezden gelinmişti; ama görüldüğü üzere halen çok güçlü bir şekilde ayakta.

B.A.: Fotoğraf ve fotogerçekçilik konuları da var kitabınızda. Fotoğraf çağdaş sanatın en çok kullandığı araçlardan biri. Nitekim siz de işlerinizde kullanıyorsunuz. Fotoğraf giderek artan biçimde ve hızla dünyaya yayıldı. Ancak dijitalleşme ile fotoğrafın da dönüşüm geçirdiği bir gerçek. Fotoğraf gerçekliğin temsili olma niteliğini hızla kaybederken fotogerçekçi resimlerin izleyicide yarattığı hakikat ve hayranlık duygusunu nasıl değerlendirirsiniz?

M.Y.: Fotoğraf gerçekliğin temsili olma niteliğini yitirdi mi? Emin değilim. Daha doğrusu, 19. yüzyılda ilk emeklemeye başladığı yıllardan itibaren fotoğrafın belgesellik özelliğini kasten yok eden, kurmaca imgeler yapan sanatçılar hep oldu. Hippolyte Bayard, Oscar Gustave Rejlander, Henry Peach Robinson ve sonrakilerin fotokurgularını getirin gözlerinizin önüne. Şöyle demek daha doğru: Bazı fotoğraflar belgeseldir, yansıttığı varlığa sadıktır, bazıları değildir. Bu dün öyleydi, bugün de öyle. Öte yandan, gerçekliği temsil etme ölçütü gerçeğe benzemek midir? Bir çocuk bacaklarının arasına aldığı dal parçasına “bu benim atım” diyebilir. Bir dal parçası bir atı ya da bir kılıcı, sahilde bulup sevgilimize verdiğimiz bir çakıl taşı yaşanmış bir anıyı ya da aşkımızı temsil edebilir. Bir siyah kare hiçliği ya da sanata yeniden (sıfırdan) başlamayı temsil edebilir. Özet: Her türlü fotoğraf dâhil, her şey bir başka şeyi temsil edebilir. Biz öyle diyorsak ve karşı taraf da öyle kabul ediyorsa sorun bir ölçüde aşılmış demektir.

Fotogerçekçilik konusuna gelince: Bu resim biçemini fotoğraf mümkün kılmıştır. Fotoğraf olmasaydı, fotogerçekçilik diye bir kavram olmazdı. Tabii, madalyonun bir de diğer yüzü var: Resim olmasaydı da fotoğraf olmazdı. Kimya ve mühendislikten anlayan ressamlar icat etti fotoğrafı. Modern bir baskıresim tekniğidir fotoğrafçılık. Hockney ve Gayford’un Resmin Tarihi’nde dedikleri gibi, “fotoğraf resmin çocuğudur.” Makineyle yapılan imge (fotoğraf) ve el ve boyayla yapılan imge (resim) ilişkisi hakkındaki görüşlerine aynen katılıyorum. Onların kitaplarından üç yıl önce çıkardığım Fotoğraf Resimdir (ve daha sonraki Heymimres) kitabımdaki görüşlerimiz örtüşüyor. Ben fotogerçekçi bir sanatçı değilim; ancak, tartıştığım kavramlar gerekli kılıyorsa, o dili zaman zaman kullanıyorum.

B.A.: Kitapta yerleştirme, alıntı, müdahale, kolaj, video, performans, dijital sanat, arazi sanatı gibi çağdaş sanatın yapım yöntemlerine de  geniş yer veriyorsunuz. Her biri ayrı birer bölüm olarak ele alınmış. Sanatçı için teknik onun bir kimliği haline gelebilir mi?

M.Y.: Malzeme seçimi ve kullanım tekniği bazı sanatçıların kimliği haline gelebilir. Kimi sanatçılar belli bir malzeme ve araca yoğunlaşmıştır. Viola’yı genelde video işleriyle tanıyoruz örneğin. Kimileriyse, örneğin Kiefer gibi, çok daha geniş bir alanda dolaşır. Bunlardan birinin yöntemi doğru, diğerininki yanlış denemez. Her iki sanatçı da çağdaş sanatın ağır toplarından. 

B.A.: Çağdaş sanatın sıklıkla tercih ettiği teknikler de var: ‘Yeniden üretim’, ‘kendine mal etme’, ‘hazır nesne’… Sanat yapıtının biricik olma konumunu yitirmesi ve çoğaltılabilir bir görsel kültür haline gelmesi ne zaman bir taklit etme olmaktan çıkıp özgün bir yeniden yorumlama boyutuna ulaştı?

M.Y.: Çok eski tarihlerden beri bazı sanatçılar başka sanatçıların işlerinden ve yöntemlerinden yararlanmışlar, onları kendilerince dönüştürmüşlerdir. Bu yöntemin özel bir strateji haline gelmesi ve sahiplenme, temellük, kendine mal etme gibi adlarla anılmaya başlaması 1970’lerden itibarendir. Ama unutmayalım, 1970’leri bir başlangıç değil, farkına varma yılları olarak görmek lazım. Kitabın “İşten İş” bölümünde bu konuya değindim.

B.A.: Sanat eserleri yalnızca bilgi vermez ya da vakit geçirmeyi sağlamazlar. Eserler bireyin kendisiyle kurduğu ilişkiyi de sorgular, sorgulamalıdır. Hızla üreten hızla tüketen bir dönemden geçiyoruz. Ancak bazı eserler insanı yavaşlatıyor, durup düşündürüyor, kendiyle yüzleştiriyor ve zihinde kalıcı hale geliyor. Sanatın gücü izleyiciye ne düşüneceğini söylemek yerine derin düşünmeye zorlamasından geliyor olabilir mi? Sanatçıizleyiciyapıt üçgeni üzerindeki düşünceleriniz nelerdir?

M.Y.: Bu üçlü ilişkinin en önemli unsuru yapıttır kuşkusuz. Badiou’nun dediği gibi, sanatın asıl öznesi sanatçı değil yapıttır. Yapıtın doğumunda sanatçı bir zorunluluktur; ancak, doğum sonrasında kaybolan unsurdur. Sanat tarihinin sanatçılardan ziyade yapıtların tarihi olduğunu (geriye yapıtların kaldığını) düşünürsek, haksız sayılmaz Badiou. Yapıttaki anlamın yaratılmasına gelince: Sanatçının yanı sıra izleyici de işin içindedir. Kaldı ki, sanatçı da izleyicilerden biridir artık. Yapıt ve izleyici arasında her zaman bir mesafe vardır ve bu asla kapanmaz.

B.A.: 14. bölümün başlığı “Mizah ve Eleştiri”. Bu kısım Oscar Wilde’ın “Sanat dünyadaki tek ciddi şeydir. Sanatçı ise asla ciddi olamayan tek kişi”  sözüyle başlıyor. Burada çağdaş sanatın tartışmalı eserlerine yer veriyorsunuz. Duchamp’ın Mona Lisa baskısına sakal bıyık çizerek sahiplendiği L.H.O.O.Q, Cattelan’ın Dokuzuncu Saat ve Komedyen ve Banksy’nin Askerin Üstünü Arayan  Kız gibi işler mizahı sanatın tam merkezine oturtuyor. Kendi atölye pratiğinizde de ironik ve eleştirel bir dilin varlığı hissediliyor. Bir yapıtı kurgularken mizahı nasıl bir metin olarak kullanıyorsunuz, başlangıç noktası mı yoksa süreç içinde beliren bir alt metin mi? Ve sizce mizah içeren bir iş ne zaman derinlikli bir çağdaş sanat eleştirisi olur?

M.Y.: Birçok çağdaş sanatçı gibi mizaha ben de yeri geldikçe başvuruyorum. Doğrudan söyleyemediğimiz şeyleri esprili bir dille ifade ediyoruz. Duruma göre, mizah bazen işi doğuran dış etken olurken, bazen de işin oluşum sürecinde kendiliğinden devreye giriyor.

B.A.: Sizin İkizler dizinizi biliyoruz. Menteşelerle bağlanmış ikili tuvallerden oluşuyor bu dizi. Resimlerin her birinde, soldaki tuvali fotoğraf temelli dijital baskı, sağdaki tuvali ise yağlıboya ile oluşturmuşsunuz. İki farklı tekniği, dolayısıyla, iki farklı imge dünyasını bir araya getirerek, onları hem eşitliyor, hem bu ilişkinin neliğini sorgulamaya davet ediyorsunuz. Bu dizinin devamı niteliğinde, gelecekte, yapay zekâ ile oluşturulmuş bir imgeyle bir boyalı tuvali yan yana getirdiğiniz bir İkizler varyasyonu düşünür müsünüz?

M.Y.: Şimdilik böyle bir düşüncem yok. Ama günün birinde aklıma “çok ilginç, bunu mutlaka denemeliyim” diyebileceğim bir düşünce gelirse, zihnimde ilginç bir imge canlanırsa, neden olmasın?

B.A.: Kitabın son bölümü çok ilgimi çeken bölümlerden biri oldu. “Doğal Özne ve Yapay Özne Birlikteliği” başlığı ile bir yapay zekâ modeliyle sohbet ediyorsunuz. ​Daha önceki teorik çalışmalarınızda “Fotoğraf bir baskıresim türüdür. Bazı kazakların elle, bazılarının da makineyle örüldüğü gibi, bazı resimler elle, bazı resimler de makineyle yapılır. Tığ, fırça, boya, kâğıt, tuval ya da makine birer araçtır” diyerek araçlar üzerindeki hiyerarşiyi yıkmıştınız. Bugün gelinen noktada metin komutlarıyla (prompt) imge üreten yapay zekâ algoritmalarını da bu çizginin bir devamı, yani resim yapmanın yeni bir aracı olarak mı görüyorsunuz?

M.Y.: Elbette. Sonuçta ortaya çıkan şey, ‘yüzey üzerindeki bir görüntü’dür. Resim dediğimiz sanat türünün en genel ve temel tanımıdır bu. Kuşkusuz, bu, tüm tekniklerin (ve çıkan ürünlerin) aynı olduğu anlamına gelmez. Her malzeme ve tekniğin olanakları ve etkisi farklıdır. Yağlıboya, suluboya, akrilik, karışık teknik, çinkobaskı, ağaçbaskı, taşbaskı, dijital baskı, yapay zekâ imgesi… Sonuçta, bu tekniklerle yapılan tüm imgeler resim dediğimiz tümelin tikelleridir.

B.A.: Hocam kitabınız çağdaş sanatın çetrefilli dünyasına son derece geniş bir açıdan bakarak ufuk açıcı örneklerle dolu. Hem kuramsal birikiminizi hem sanatınızı zengin bir içerikle sunuyorsunuz.  Sorulara verdiğiniz cevaplar, değerli görüşleriniz ve harcadığınız cömert vaktiniz için çok teşekkür ederim.

M.Y.: Bu söyleşiye davet ettiğiniz için asıl ben teşekkür ederim.

————-

Yazar: Mehmet Yılmaz

Kitap: Bildiğim ve Yaptığım Çağdaş Sanat

Yayınevi: Piramid Yayıncılık

Birinci Baskı: 2026

ISBN 978-975-8554-59-1

Kâğıt: 1. Hamur

Boyut: 23,5 cm x 16 cm

Sayfa: 344

Share Button

Hakkında KolajART

KolajART, çağdaş sanatın güncel üretimlerini, eleştirel düşünceyi ve sanat yazarlığını bir araya getiren bağımsız bir uluslararası çevrim içi sanat platformudur. Dergi, 2013 yılının Kasım ayında DekolajART adıyla kurulmuş, ancak bir takım yaşanan sorunlar nedeniyle 2014 yılının Ocak ayından itibaren KolajART adıyla yayın hayatını sürdürmeye başlamıştır. Türkiye'nin ilk plastik sanatlar odaklı çevrim içi dergilerinden biri olan KolajART, dijital ortamda sanat yazarlığı ve eleştirisinin gelişimine katkı sunan öncü yayınlardan biridir. Kuruluşundan bu yana yalnızca yerel bir sanat ortamının sesi olmakla yetinmeyip, sınırları aşan bir bakış açısıyla hareket eden dergi, farklı coğrafyalardan sanatçıların, küratörlerin ve düşünürlerin katkılarına açık bir yayın politikası benimsemiştir. Bu yönüyle KolajART, Türkiye merkezli olmakla birlikte, içerik ve ilgi alanı bakımından ulusal sınırların ötesine uzanan, çok dilli ve çok kültürlü bir okur-yazar kitlesine hitap eden bir mecra hâline gelmiştir. Bağımsız ve kâr amacı gütmeyen bir web yayını olarak KolajART; sergi değerlendirmeleri, sanatçı söyleşileri, kuramsal incelemeler ve sanat tarihi perspektifinden yorumlarla Türkiye'de ve dünyada çağdaş sanat ortamına eleştirel ve düşünsel bir katkı sunmayı amaçlar. Dergi, yalnızca İstanbul, Ankara ya da İzmir gibi Türkiye'nin sanat merkezlerinde gerçekleşen etkinlikleri değil; Berlin, Paris, Vietnam, New York ve Palermo gibi uluslararası sanat sahnesinin nabzının attığı şehirlerdeki bienaller, sergiler ve sanat fuarlarını da takip ederek, okurlarına küresel çapta bir sanat gündemi sunmaktadır. Farklı kuşaklardan sanatçıları, araştırmacıları ve sanat yazarlarını —yerli ve yabancı fark etmeksizin— ortak bir tartışma zemininde buluşturan dergi, güncel sanatın eleştirel hafızasını oluşturmaya yönelik süreklilik taşıyan önemli bir dijital arşiv ve paylaşım alanı niteliği taşır. Bu bağlamda KolajART, yalnızca bir yayın organı olmanın ötesinde, Türkiye ile dünya sanat çevreleri arasında bir köprü işlevi gören, disiplinlerarası ve sınır ötesi bir düşünce platformu olarak konumlanmaktadır.

Yorumlar kapatıldı.