Batuhan Yıldız: Kimin Kimliği Ki?

Share Button

 

Identity_Theft_by_danderson107
Kimlik (L’Identité), Milan Kundera tarafından 1996 yılında Fransa’da yazılan, 1998 yılında yayımlanan bir romandır.
Roman gerçekliği değil varoluşu inceler. Varoluş, olup bitenler değildir. İnsan olanaklarının alanıdır. İnsanın olabileceği her şey, yapabileceği her şeydir.
-Milan Kundera

Öylesine kusursuz bir akışa sahip ki, özet yazmaktansa olayları derinden gözleyerek kitabı incelemek daha doğru olur, ama öncelikle karakterlerden ve olayların gidişatı yönünden bir kez bakmak gerekmektedir:
Kitapta ana karakter olarak iki ismi duyarız: Chantal ve Jean-Marc. Bu karakterler bir ilişki hâlindedirler ve birbirlerine olan yıpranmış duygularını başından sonuna dek sorgularlar. Kitabın hissettirdiği; “kim”lik arayışı ve karakterlerin hem kendi içlerinde hem ilişkilerindeki histe sorgulamalarla kaybolarak birbirlerinin gizli yönlerini keşfetmeye çalışırken hayatlarının ellerinden kayıp gitmesidir. Chantal, güçlü ve kararlı bir kadındır; Jean-Marc ise, duygusal ve azimli bir erkek.
Kitap, 51 bölüme ayrılmış, ancak bu bölümleri, bölüm olmasından ziyade bir olay olarak ele alabiliriz ve kitaptaki sırasına göre olayları inceleyerek, baştan sona kadar ne gibi değişimler olduğunu irdelemiş oluruz:

***

Unidentified_by_wwit

Düş yönetmeni: Kitabın başlarında Chantal karakterini tanırız. Chantal, sevgilisi Jean-Marc’tan ayrı olarak kendi hayatını gözden geçirir. Chantal bir gün odasına çıkıp uykuya dalar ve bir düş görerek uykudan birden uyanır. Düşünde eski kocasını görür. Kundera, Chantal’ın rüyasında gördüğü adamın, eski kocasına benzememesine rağmen, eski kocası sanmasını “düş yönetmeni rol dağıtımında yanlışlık yapmış olacak ki” diye nitelendirir.
Bu olayda, Kundera’nın kullandığı yaratıcı ifadenin okuru etkileyebileceğini ve Chantal’ı uyandıran öpücüğün, karakterin cinsel hayatının ve eski kocası hakkındaki düşüncelerindenin yansımsı olduğunu

Erkekler artık dönüp bana bakmıyor: Chantal, Jean-Marc’a yeniden kavuştuktan sonra, kendisini ve ilişkisini sorgular ve bir ara kendini kaybederek Jean-Marc’a, “erkekler artık dönüp bana bakmıyor” der. Bu cümle Jean-Marc’ta derin bir kıskançlık duygusu uyandırır. Kundera, karakterine bu cümleyi söyletirken bile, karakterinin öyle biri olmadığını vurgulayarak, okurun aklına bir kez daha “hayatlarında sorunlar yaşayan iki sevgili” fikrini yerleştirir.
Bu olaya benzer nitelik taşıyan bir başka olay ise, Jean-Marc’ın başka kadınların fiziklerine bakarak, kendi sevgilisinden uzaklaşması ve Chantal’ın fiziğini artık gözünde canlandıramamasından şikayetçi olmasıdır. Bu iki olay, ilerleyen bölümlerde ikili ilişkilerde oluşabilecek bir kaosun zeminini hazırlar.

Bir uyku öncesi: Chantal ve Jean-Marc yatağa geçtiklerinde, Chantal’ın kafasındaki soru işaretleri devam etmektedir. Jean-Marc uyuduğunda Chantal, ölmüş olan oğlunu düşünür ve bu durumdan, “o utanç verici mutluluk dalgası” diye bahseder. Bu düşünceden sonra, yeniden Jean-Marc’a olan duygularını tartma zamanı gelmiştir:
“Bunun üzerine kendi kendine Jean-Marc’a olan aşkının bir sapkınlık, uzaklaşmakta olduğu insan toplumunun yazılı olmayan yasalarını hiçe sayma olduğunu düşündü; başkalarının kin dolu öfkesini uyandırmamak için, aşkının sınırsızlığını gizli tutmaya kendi kendine söz verdi.”
Bu alıntılanan yerden, farklı alt okumalar çıkarımak mümkündür: Çünkü kitabın sonlarına doğru Chantal, Jean-Marc’ı terk ettiğinde bile, bunun nedenlerine bir başka neden eklenecektir. Ve anlaşılıyor ki, Chantal, sonunda sorgulamalarını sonuçlandırıp, bir karar alır.

Spot: Arkadaşları Leroy, Chantal ve Jean-Marc’a bir spot filmi izletir:
“Perdede, yan yatmış bir popo görülüyor, güzel, seksi, yakın çekim. Bir el onu tatlı tatlı okşuyor, o çıplak, esirgemez, kendini teslim etmiş cildin tadına vara vara. Sonra, kamera uzaklaşıyor ve küçük bir yatağa yatmış beden bütünüyle görülür hâle geliyor: Bir bebek bu, annesi üzerine eğilmiş. Bir sonraki sahnede, annesi onu kaldırıyor ve yarı aralık dudaklarıyla o süt bebesini yumuşak, ıslak ve kocaman açılmış ağzından öpüyor. O anda, kamera yaklaşıyor ve aynı öpücük perdede tek başına, yakın çekim olarak görülüyor ve birden kösnül bir aşk öpücüğüne dönüşüyor.”
Bu filmden, olaydaki üç karakterin hayata dönük çıkarımlarına tanık olur okur. Chantal ve Jean-Marc ikilisinin filmde gördükleri öpüşme sahnesindeki gibi hiçbir zaman öpüşmediklerinin farkına varır Chantal, ama Kundera, öpüştüklerini bir olayla kanıtlar okura. Bu bölümün sonunda ise, Leroy’nun işi sonuca bağlaması sonrasında Chantal’ın okuru derinden etkileyeceği sözünü şöyle aktarabiliriz:
“İnsandan insana geçen, elle tutulamaz, şiirsel bir gül kokusu değil, elle tutulur, şiirsellikten uzak ağız salgılarıdır, öyle ki, bunlar içlerinde barındırdıkları mikrop ordusuyla metresin ağzından aşığına, aşıktan onun karısına, karısından bebeğine, bebeğinden teyzesine, bir lokantada garson olan teyzesinden, çorbasının içine tükürdüğü müşterisine, müşteriden onun karısına, karısından aşığına ve ondan da daha başka birçok ağza geçer, böylelikle de her birimiz, birbirine karışan ve bizi tek bir salgı toplumu, ıslak ve birleşmiş tek bir insanlık haline getiren bir salgı denizine batarız.”
Gözünün akını, arabanın camını bir silecek gibi silen gözkapağına bakmak istemiştim.

Mektup: Chantal, adını bilmediği “CDB” diye birinden imzasız mektuplar almaya başlar ve bu mektupları iç çamaşırlarının arasında bulur:
“Beyaz bedeninizi, kardinal kırmızısı bir mantoyla gizliyorum. Ve sizi, üzerinizdeki bu manto ile kırmızıya bürünmüş bir odadaki kırmızı bir yatağa yatırıyorum, benim kardinal kırmızılım, güzelim kardinal kırmızılım!”
Bu mektupların gizemi, mektupların kimden geldiğini okura bırakarak, Chantal’ın mektubu okuduğu gün, cilveli bir kız çocuğu gibi kırmızı mantosuyla Jean-Marc’ı karşılaması ve odasında onları izleyen bir imgenin oluşunun Chantal’a verdiği hazdan bahsederek bir sonraki bölümlere geçebiliriz.

Düş: Bir gün Jean-Marc Chantal’a dönüp, sokaklarına gelen ve çınar ağacı altında oturan dilenciden bahseder ve Jean-Marc onun kim olduğunu öğrenmeyi ister. Aralarında geçen dilenci konulu konuşmalar devam eder, hatta Chantal, o adamı mektupların sahibi olduğunu düşünür.
Jean-Marc: Çünkü o, benim öteki benliğim!
Chantal: Cinsel yaşamı nasıl olabilir?
Jean-Marc: Sıfır, sıfır! Düşlerden ibaret!
Chantal: (içinden) Düşler. Demek ben bir zavallının düşünden başka bir şey değilim. Neden onu seçti, özellikle onu?
Jean-Marc: Bir gün, gelip benimle bir kahve içmesini isteyeceğim ondan, benim öteki benliğim olduğunu söyleyeceğim ona. Siz benim, raslantı sonucu düşmediğim durumu yaşıyorsunuz, diyeceğim.
Bu diyalog sonrasında, Chantal ve Jean-Marc’ın aşklarını sorgulamaları devam etmektedir, halbuki Jean-Marc direkt olarak cinsel yaşam sorusuna Chantal’ı işaret ettiğini göstermez, ama Chantal, ilişkinin arasındaki incelmiş ipi, o sözden sonra daha da inceltir.

Londra treni: İnceldikçe incelen, aralarındaki bağın kopma noktası olan Chantal’ın görümcesinin gelişi, Chantal’ın sabrını taşırır ve özellikle Jean-Marc’a karşı olan davranışları Chantal’ı bezdirir. Jean-Marc, arada kalmış gibi rol izlese de, bu tutumu Chantal’ın fikrini değiştirmez ve aralarında bir tartışmaya yol açar. Bu tartışmadan bahsetmek gerekirse, Chantal, Jean-Marc’a Londra’ya gideceğini, “neden olduğunu biliyorsun” gibi bir tavırla belirtmiştir.
Londra trenine doğru hareket ederken aklında hep Jean-Marc’la olan son diyaloğu vardır ve merdivenin yukarısında Londra trenini görür, ardından şu sözleri söyler:
“Bu dünyada doğmuş olmak ister şans, ister şanssızlık olsun, yaşamını burada yaşamanın en iyi yolu, benim şu anda yaptığım gibi, ilerleyip giden neşeli ve gürültücü bir kalabalığa kendini bırakmaktır.”
Kundera, kitabın başında ayrı başlatan çifti, sorgulamaların izlediği yol ve bir vesileyle yeniden ayırır. Bu durumdan dolayı, okurun kafasında yeni soru işaretleri doğmaya başlar.

***

Identity_by_voogee

Kundera, bu inanılmaz, büyüleyici romanında her okuru farklı bir arayışa yöneltmeyi, her okurda farklı bir etki brakmayı başarmıştır, diyebiliriz. Ve belki de “Kimlik” yazarın en başta düş yönetmeni diye bahsettiği şeyin, bir karakter yahut yazarın kendisi olduğunu bile derinlere gizlenmiş bir kitaptır, diyebiliriz.
Lambayı gece boyunca açık bırakacağım. Her gece.

Share Button

Hakkında KolajART

KolajART, çağdaş sanatın güncel üretimlerini, eleştirel düşünceyi ve sanat yazarlığını bir araya getiren bağımsız bir uluslararası çevrim içi sanat platformudur. Dergi, 2013 yılının Kasım ayında DekolajART adıyla kurulmuş, ancak bir takım yaşanan sorunlar nedeniyle 2014 yılının Ocak ayından itibaren KolajART adıyla yayın hayatını sürdürmeye başlamıştır. Türkiye'nin ilk plastik sanatlar odaklı çevrim içi dergilerinden biri olan KolajART, dijital ortamda sanat yazarlığı ve eleştirisinin gelişimine katkı sunan öncü yayınlardan biridir. Kuruluşundan bu yana yalnızca yerel bir sanat ortamının sesi olmakla yetinmeyip, sınırları aşan bir bakış açısıyla hareket eden dergi, farklı coğrafyalardan sanatçıların, küratörlerin ve düşünürlerin katkılarına açık bir yayın politikası benimsemiştir. Bu yönüyle KolajART, Türkiye merkezli olmakla birlikte, içerik ve ilgi alanı bakımından ulusal sınırların ötesine uzanan, çok dilli ve çok kültürlü bir okur-yazar kitlesine hitap eden bir mecra hâline gelmiştir. Bağımsız ve kâr amacı gütmeyen bir web yayını olarak KolajART; sergi değerlendirmeleri, sanatçı söyleşileri, kuramsal incelemeler ve sanat tarihi perspektifinden yorumlarla Türkiye'de ve dünyada çağdaş sanat ortamına eleştirel ve düşünsel bir katkı sunmayı amaçlar. Dergi, yalnızca İstanbul, Ankara ya da İzmir gibi Türkiye'nin sanat merkezlerinde gerçekleşen etkinlikleri değil; Berlin, Paris, Vietnam, New York ve Palermo gibi uluslararası sanat sahnesinin nabzının attığı şehirlerdeki bienaller, sergiler ve sanat fuarlarını da takip ederek, okurlarına küresel çapta bir sanat gündemi sunmaktadır. Farklı kuşaklardan sanatçıları, araştırmacıları ve sanat yazarlarını —yerli ve yabancı fark etmeksizin— ortak bir tartışma zemininde buluşturan dergi, güncel sanatın eleştirel hafızasını oluşturmaya yönelik süreklilik taşıyan önemli bir dijital arşiv ve paylaşım alanı niteliği taşır. Bu bağlamda KolajART, yalnızca bir yayın organı olmanın ötesinde, Türkiye ile dünya sanat çevreleri arasında bir köprü işlevi gören, disiplinlerarası ve sınır ötesi bir düşünce platformu olarak konumlanmaktadır.

Yorumlar kapatıldı.