MUSTAFA ALBAYRAK
ŞEHİR GÖLGELERİ – II
Katmanlı Yüzeylerin Kimliksiz Gölgeleri
Günümüz kentleri birbirleri üzerine yığılan binalar, ulaşım ağları ve durmaksızın çalışan yapısıyla ürkütücü bir hale gelmiştir. Her kentin kendi karakteristik özelliği olsa da günümüz ekonomi-politik sistemlerinin dayatmasıyla bu özellikler yavaş yavaş kaybolarak kentler aynılaşmaya,bir anlamda kimliksizleşmeye başlamıştır. Gündelik hayat koşuşturmacası içinde, içinde yaşadığı kentin öldürücü durumundan habersiz olan ve sıradanlığın içinde kaybolan insanların aslında ortada anlamsızca dolaşan ya da yaşayan acı beden sürüleri olduğunu iddia etmek hiç de yanlış olmaz.
Her ne kadar biz bu tespiti yapsak da bir takım düşünürler konuya göstergelerle daha pozitif bir değerlendirme yaparak girmektedir.1967 yılında Napoli Üniversitesi’ndeki “Gösterge bilim ve Şehircilik” konferansında, Roland Barthes, bir şehrin “göstergeler” ile dolup taşmasının nedenini belirtir. Şehir, herhangi bir yerleşik uzam (ekumen) gibi, durmaksızın “anlatımlar” yansıtır, der. Barthes, ayrıca Claude Levi-Strauss’un Bororro köyü ve Kevin Lynch’in Boston üzerine yaptıkları incelemeleri anımsatır. Ancak her bir şehrin şifresini çözmek her zaman kolay değildir, diye açıklar. Çünkü “gösterilenler” (anlatımlar) itişip kakışır,“gösterenler” (sesler, imgeler) ise bütünlüğünü kaybederler.
Konferansını bir çağrıyla sona erdirir. Sıklıkla söylediği gibi şehir bir şiirdir ve Victor Hugo’nun herhangi birinden daha iyi dile getirdiği gibi, bu klasik bir şiir, nesnesine pek odaklanmış bir şiir değildir. Göstereni sergileyen bir şiirdir ve işte bu açılma, en sonunda, şehir gösterge bilimini kavramaya çalışmalıdır.(1) Roland Barthes’in gösterge bilim üzerinden yaklaştığı kent kavramındaki anlatımlar, sesler, imgeler vs. artık öyle kaotik bir yapıya dönüşmüştür ki, bu da katmanlı yeni bir kent kültürünün oluşmasına yol açmıştır ve bu katmanlı kültürün yarattığı yaşamsal durumda “gerçek”,gerçekliğini kaybederek farklılaşmaya başlamış, bu da olgusallığa dönüşmüştür.
Günümüzde gerçek kendi kendisini tahrip eden bir kavram olarak önümüzde durmaktadır ve inandırıcılığı da tartışılır bir hale gelmiştir.Artık her şey kurgudur ve bu kurgu, içinde bulunulan duruma göre sürekli değişmektedir. Bu açıdan baktığımızda toplum katmanlarının da değişerek belirli kalıpların içine girdiğini bireyin özne olma özelliğini yitirerek, toplum içinde yer alan grupların sürüleşmeye başladığını görürüz ki bunun da en net görüldüğü yerler büyük kentlerdir. Kentleri dolduran milyonlarca insanın ayrımlaşması, bireysel isteklerinin tekdüzeleşmesi,hayatı bir tüketim nesnesi gibi harcaması ortada olan bir gerçektir ve bu durum yalıtılmışlığı, normsuzluğu hayatın içine sokmuştur.
Bu nedenle “çağdaş toplumun temel niteliklerinden biri, bireyin giderek artmakta olan yalıtılmışlığı” ve anominin tipik özelliği olan normsuzluktur-yani bireyin davranışlarına rehberlik ederek onun kendi davranışlarını yargılamasını, yaşamda anlam ve değer bulmasını, kendi değerine karar vererek kendine anlam katmasını sağlayan “süper ego”normlarının yokluğudur. İstikrarlı, ikna edici normlar ve anlamlı değerler yerine, kısa ömürlü bir bireysellik taşıdığı için bireylere cazip gelen -aralarında sanata ilişkin olanlarının da bulunduğu- çeşitli kısa ömürlük- hem sanatta hem sanatın bir parçası olduğu toplumsal yaşamda normsuz anomik toplumda var olan derin belirsizliğin doğrudan sonucudur.(2) Bahsettiğimiz anominin sanata bulaşmasıyla sanat öyle birkısa ömürlü hale gelmiştir ki bu da gelenekten beslenerek, günümüz yaşantısı ile ilgili tahliller yaparak yapıt üreten sanatçıları daha önemli bir hale getirmiştir ve Mustafa Albayrak da bu sanatçılardan biridir. Sanatçının düşünsel derinlikli resimlerine baktığımızda, kent insanlarıyla karşılaşırız. Günlük hayat koşuşturmacası içinde bir yerden bir yere savrulan insanların gerçek yaşamdan koparak, kent içinde silüetleşerek yok olan durumları vardır. Baş döndürücü şekilde ayrışan bedenlerin fraktal yapısı, diyalektik ilişkisizliğin göstergeleri gibidir. Öznenin farklılaşarak oluşan gizli biçimlerinin, kırılma noktalarındaki durumu kimliksizleşen günümüz insanının, parçalı hayatlarıyla kurulan artistik bir ilişkinin ötesinde, sanatçının yaşadığı çağı resimsel boyutta anlatma biçimi olarak düşünülebilir.
Herbert Read “Sanat eseri, görmüş olduğumuz gibi bir insanın bilincinde aracısız olarak doğar, anlam kazanır, kuşkusuz bu arada toplumun yada içinde yaşadığı dönemin genel kültürüyle bütünleşerek gelişir” der.(3)Bu tespit doğrultusunda baktığımızda Mustafa Albayrak’ın içinde yaşadığı dönemi ve toplumsal durumu incelemesi onun sorumluluk sahibi bir sanatçı olmasından kaynaklanan bir durumdur. Hareket halinde olan, sürekli yer değiştiren figürlerin çevreyle olan ilişkisi fraktal bir yanyanalık gibi görünse de aslında bu durum günlük hayatımızın kimi zaman geçirgen olmayan, kimi zaman geçirgen olan saydam katmanlarının üst üste gelmesiyle oluşan bir durumdur. Sanatçı Kübik ve Fütüristik etkilenmeler içinde olsa da aslında yaşadığımız hızlı ve parçalı zaman dilimlerinin resimlerini yapmaktadır. Burada öznenin ideal ben durumundan çıkıp bölünerek çoğalması bir tür klonlanma gibi algılansa da öyle değildir. Sanatçı aynı yapıtı çoğaltmanın yerine, yapıt içindeki bedenleri çoğaltarak modern hayata gönderme yapmaktadır.
Tarih boyunca görülen beden protezlerinin en eskisi hiç kuşkusuz, benzer olan’dır. Ama benzer – olan tam bir protez değildir. Ruh, gölge,aynadaki görüntü gibi öznenin kendi ötekisi olarak görünen, hem kendisi olmasına hem de asla kendine benzememesine yol açan,kurnaz ve sürekli defedilmiş bir ölüm gibi aklını kurcalayan düşsel bir figürdür. Yine de her zaman değil: Benzer-olan somutlaştığı, görünür hale geldiği zaman dolayımsız bir ölüm anlamına gelir.(4)Benzer olanın öznenin kendisiyle yabancılığını ve aynı zamanda yakınlığını temsil eden durumunu Mustafa Albayrak’ın düşsel güç zenginliğinde görürüz.
Benzer olan ya da olmayan ama buna karşın bağlı olduğu ana gövdeden ayrılan bu figürler parçalı hayat süren ve bu hayatı sürerken aynılaşarak bir anlamda kendini öldüren günümüz insanının gölgeleri gibidir.Yaşadığımız kentler bu insanlar ve gölgeleriyle doludur.Metropol tipi kişiliğin ruhsal temelini, sinirler üzerindeki uyarıcıların yoğunluğu oluşturur. Bu, iç ve dış uyarıcılardaki hızlı, kesintisiz değişimden kaynaklanır. İnsan, farklılıkları kaydeden bir varlıktır. Zihni,birbiri ardınca gelen anlık izlenimler arasındaki farkla uyarılır. Kalıcı izlenimler, çok küçük farklılıklar taşıyan izlenimler, alışıldık bir düzen içinde seyreden, kanıksanmış ve düzenli karşıtlıklar sergileyen izlenimler,bilincin uyanıklığına çok daha az ihtiyaç duyar-özellikle, değişen imgelerin yoğunluğuyla, tek bir bakışla görülenin süreksizliğiyle, birbiri ardınca akın eden izlenimlerin sarsıcılığıyla karşılaştırıldığında. Bunlar, metropolün yarattığı psikolojik önkoşullardır.(5) Ve doğal olarak da içinde yaşadığı bedenlerin bölünmüş zaman dilimine bağlı yapısını büyüleyici bir olgu olarak gösterir.
Mustafa Albayrak’ın resimlerinde görülen önemli durumlardan biri ise harekete bağlı gelişen zamansallıktır. Algılama süreci içinde karşılaşılan zaman ya da farklı zamanın yüzey üzerindeki yansıması sanatçının yaşadığı zaman dilimi üzerine yaptığı tespiti görsel boyuta taşıyarak resme zamanı sokma durumudur ve oldukça etkilidir. Zaman yüzyıllardır felsefenin, bilimin, sanatın temel ilgi alanlarından biri olmuştur ve bilimsellikten daha çok yaşadığımız hayata bağlı bir kavram olarak,toplumsallığı belirlemiştir. Ünlü düşünür Heidegger; “Zaman yalıtılmış bir öznenin olgusu değil, başkaları ile olan ilişkisidir.” derken insanı yaşadığı çevre içerisinde sosyo-kültürel bir varlık olarak ele alıp bu tanımlamayı yapmıştır. O halde yaşanılanların, anıların, bellekte kalanların tuval üzerine aktarılmasıyla resimlerin zaman kavramını izleyicisine aktardığını görürüz. Bunun haricinde sanatçının yaşadığı çağın hızını ve parçalı hayatların kent yaşamı içindeki izdüşümlerini yüzey üzerinde göstermesi, yaşadığı zaman dilimini sorgulaması ve aynı zamanda görsel hafızalarımıza kazınacak durum tespitleri ile ortaya çıkması anlamına gelmektedir.
Mustafa Albayrak’ın resimlerinde görülen geometrik hatların kompozisyon içindeki konumlarının silüetleşen bedenlerle kurduğu ilişki, doğal gerçeklikle birlikte yaratılan yapıtların matematiksel hesaplamalarla ortaya çıktığını göstermektedir. Desen haricinde, renk parçalarının ve parçalı yüzey araştırmalarının bu durumu güçlendiren biryanı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Aynı bedene bağlı farklı anların çoğaltmalarıyla oluşan kurgunun sanatçı tarafından oluşturulan derinlikli yüzeyler üzerindeki etkisi yan yana ya da arka arkaya gelişi anlamsal içeriğin görsel yansımasıdır. Her ne kadar resimler anlık duyumsamalarla ortaya çıkmasa da, sanatçının bilinçaltı kayıtlarını planlama ve kurguyu etkilediğini söylemek yanlış olmaz.
Mustafa Albayrak’ın resimlerinin bir başka özelliği ise fotoğrafik bir dile sahip olmasıdır. Düşük enstantane de çekilmiş fotoğraflar gibi hareketin tuval üzerinde görünmesi sanatçının fotoğrafik kadrajdan yararlandığının göstergesidir. Fotoğrafın zamana eşlik eden ve yaratılan görüntünün kalıcılığı ile geçmiş zamanı hatırlatan yapısı son derece önemlidir.Yaşanılan gerçek an ya da anları tespit eden bu durumun kurguya kattığı değer yapıtları geleneksel anlatım biçiminden uzaklaştırıp çağdaş bir forma sokmaktadır. Sanatçının ışık ve renk kullanımı ile ideal biçim arayışına girmesi, zaman zaman fotoğrafik kadraj dışına çıkması ya da yakın planlar üzerinden konu aktarımına girmesi kent ve kent yaşamına duyduğu ilgi ile açıklanabilir. Her ne kadar resimler fotoğraftan etkilenerek yapılsa da, tüm resimlerde desen, ön planlarda yer alan figürlerle, arka planda kalan yapısal durum arasındaki ilişkiyi kurmaktadır ve ayrıca resimlerde görülen parçalı ışık durumu, elde edilen kompozisyonların bütününde kendini göstermektedir.
Sanatçının yapıtlarındaki düşünsel derinliğin bir nedeni de figürlerdeki yüzlerin belirsiz ya da görülmez durumlarıdır. Desen ağırlıklı bir teknikle oluşturulan katmanlı yüzeylerdeki hareket genel olarak bütün resimlerde görülmekte, bu da günümüz insanının katmanlı ve çok hareketli yaşantısı ile birebir örtüşmektedir.Gerçek dünyadan alıp önümüze koyduğu figürlerle bizlere birer şehir gölgesi olduğumuzu hatırlatan Mustafa Albayrak’ın yapıtlarının belleklerimizde uzun yıllar kalacağı düşüncesi içindeyim.
Denizhan Özer
Ocak 2014, İstanbul
1) Şehirsel Bedenler, ThierryPaquot, Everest Yayınları, 2011, Çeviren: Zeynep Bengü, sayfa:70. (2) Sanatın Sonu, Donald Kuspit, Metis Yayınları, 2010, Çeviren: Yasemin Tezgiden,Sayfa: 182. (3) Sanat ve Toplum, Herbert Read, Umman Yayınları, 1981, Çeviren: Selçuk Mülayim, Sayfa: 105. (4) Kötülüğün Şeffaflığı, Jean Baudrillard, Ayrıntı Yayınları, 2010,Çeviren: Işık Ergüden, Sayfa: 108. (5) Modern Kültürde Çatışma, GeorgSimmel, İletişimYayınları, 2008, Çeviren: Nezihe Kalaycı, Sayfa: 86.

