Hülya Küpçüoğlu: Denizhan Özerle Söyleşi, “Bugün Türkiye’de Çok Fazla Çalıntı İş Yapan Sanatçılar Var”

Share Button

DEKOLAJ 2

Denizhan Özer sanatçı ve küratör olarak çalışmalarını hem İstanbul’da hemde Londra’da gerçekleştiriyor. Söyleşimizde Özer, sanatta sansürün ciddi anlamda 1980 itibariyle başladığını ve Türk sanat ortamında henüz taşların yerine oturmadığını belirtti. Çalıntı iş üreten sanatçılara da değinen Özer, bu kişilerin sanat ortamından zamanla ayıklanacağını söyledi.

 

Hülya Küpçüoğlu: Sanat ve özgürlükler konusundan başlamak istiyorum…

Denizhan Özer: Sanat demek zaten özgürlük demektir ve Türkiye’de sanatla uğraşan insanlar bu konuda sürekli sorun yaşamaktadır ve bağlamda Türkiye’de gerçek anlamda bir özgürlük var diyemeyiz. Kısacası Türkiye’de özgürlük bir sorundur. Hayatın her alanına her şekilde yansımıştır. Bunun en iyi örneğini sanat üzerinde ki yansımalarından görüyoruz. Mesela siz üzerinde çıplak figürler olan bir resmi Erzurum’da, Niğde’de, Van’da, Isparta’da ya da Samsun’da sergileyemezsiniz. Geçmişte bunun örneklerini çok gördük. Bu türde ki resimler sergiden kaldırıldı ya da sergi tamamen kapatıldı. Başka bir örnek, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek ‘ben böyle sanatın içine tükürürüm’ diyerek tarihe geçti. Sayın Başbakan Mehmet Aksoy’un heykeline ‘ucube’ dedi ve heykeli yıktırdı. Tüm bunlara baktığımızda aslında özgürlüğümüzün devlet tarafından elimizden alındığını görüyoruz. Bundan 5000 yıl önce yapılmış antik Yunan heykellerinde çıplaklık var, 500 ya da 1000 yıl önce yapılmış resimlerde çıplaklık var ama bugün bu tür yapıtlarla karşılaşmamız resmi otorite tarafından engelleniyor ve bu bana çok gülünç geliyor. Tabi ki nü çalışan sanatçılar var ama bunların sadece İstanbul ya da birkaç büyük şehirde sergileniyor olması Türkiye’nin gelişmemiş olduğunun da net bir göstergesidir ve tüm bunlardan muhafazakâr siyasetçilerle onlara yardakçılık yapan devlet memurları sorumludur. Bunların yanı sıra başka bir açıdan daha bakacak olursak, devletin sanat yapanlar üzerinde bir kontrol mekanizması oluşturduğunu görüyoruz. Mesela devlet bir takım çalışmalara karşı çıkıyor, onun olmaması gerektiğini düşünüyor ve onunla ilgili o sergiyi açan kuruma ceza kesiyor ya da polisini gönderiyor, soruşturma başlatıyor. Hiçbir şey elde edemezse vergi memurlarını gönderiyor. Bunun ilk örneklerini bildiğim kadarıyla 12 Eylül döneminde yaşadık. Polonya’lı bir sanatçının işi Ankara Bienali’nden kaldırılmıştı ve yıl 1984 idi. Gerekçe olarak da çok pornografik imge içerdiği söylenmişti. O günden bu güne baktığımızda Türkiye’deki gericileşme süreci adım adım ilerledi ve bugünkü noktaya kadar geldi.

 

H.K.: Sanata uygulanan sansürün 1980’lerden bugüne devam ettiğini söylediniz. Arka planına baktığımızda bunu aktif hale getiren şey nedir?

D.Ö.: Devletin muhafazakâr yapısını koruma isteği ve düşünmeyen, sadece itaat eden bir toplum yaratma mantığıdır. Buna karşın sanat bir karşı çıkış durumudur. Hiçbir zaman iktidarların yanında olmaz ve yanında olmadığı için de eleştiri oklarını iktidara, sistemi yönetenlere saplar. O yüzden sistemi yönetenlerle gerçek sanatçılar sürekli çatışma halindedir. Sistem sansür koyar, müdahale eder, sanatçı da ona karşı koyar ya da bedel öder. Nitelikli bir sanat eserinin binlerce yıl yaşadığını düşündüğümüzde toplumsal tarihle ilgili bir takım nüveleri de ortaya koymuş oluyor. Mesela dünyada yapılan resimlere baktığınızda bütün tarihi veya sanatçıların tarihi durumlara karşı yaptığı göndermeleri görüyorsunuz. Belki o dönemler unutuldu ama o resimler unutulmadı… Buradaki en önemli durum şu; günümüzde postmodern kültürün ve bunun dayattığı yaşam biçiminin de etkisiyle insanlar bireysel özgürlük çerçevesinde daha mikro hayatlar yaşamaya başladı. Bunun sonucunda da örgütlü olamıyorlar ve farklı fikirlerden beslenemiyorlar. 1900’lü yılların başına baktığımızda sanatçılar Paris’te, Berlin’de veya Londra’da kafelerde felsefecilerle, edebiyatçılarla birlikte oturuyorlar, konuşuyor, fikir tartışmaları yaparak birbirlerini besliyorlardı. Bu, gerçek sanatçı kimliğini de yaratan bir durum olmuştur ve o zamana baktığımızda sanatın daha güçlü olduğunu görülüyor.

 

H.K.: Türk çağdaş resim sanatına baktığımızda bu tür karşılaşmaları görmüyoruz…

D.Ö.: Cumhuriyetin kuruluşundan 80’li yıllara kadar sanatçılar arasında bir diyalog olduğunu görüyoruz. Günümüzdeki durumu çok farklı… 80’li yıllardan sonra kapitalizmin ülkeye girmesi, özelleştirmeler ve bu süreçte başlayan ilişkiler, yurt dışına gidiş gelişlerin artması,  televizyon kültürünün hayatımızın içine iyice girmesi, cep telefonu ve internet teknolojisinin gelişmesi ile birlikte insanlar bireysel özgürlüklerini kazandı ama kazandıkları bu bireysel özgürlükler onları yalnızlaştırarak fakirleştirdi.

 

Sanatçıların kendi alanları içinde bir araya gelebilecekleri, tartışabilecekleri, fikir üretebilecekleri ortamları olmadı. Sanatçılar apartman dairelerini atölye olarak kullanmaya başladılar. Yarı kamusal alan diyebileceğimiz büyük sanatçı stüdyoları olmadı. Bu olmadığı içinde bana göre Türk resim sanatı kan kaybına uğradı. Herkes kendi başına yol aldı ve bunu tartışacak kimse de olmadı. Tartışacak birileri olduğu zaman da bunların sadece kendi alanımızdan birileri olduğunu görüyoruz. Bunun yanı sıra 90’lı yılların başında Karşı Sanat böyle bir misyon üslendi. Çok da güzel sergiler açtılar. Çok iyi şeyler yapılmasına rağmen etkisini kaybetti. Etkisini kaybetmesine yol açan bir durumda, Türk resim sanatı içerisinde paranın sanattan daha çok konuşulmaya başlanmış olmasıdır. Bu da, sanatçıların dikkatini sanattan daha çok paraya çekti. Şimdi sanatçılar kim neyi kaça aldı ya da kim neyi kaça kime sattıyı konuşuyor.

 

H.K.: Farklı sanat dallarıyla uğraşan sanatçılar arasında tartışmalar günümüzde olmuyor ve günümüzde sanat paraya endeksli diyorsunuz. Peki ne oluyor?

D.Ö.: Sanatın gerçek özgül ağırlığından, sanatın gerçek içinde bulunduğu değerden bahsedilmiyor. Ortada tamamen para ile neyin alınıp neyin satılacağına dair bir söylem oluşmuş durumda. Bugün Türkiye’de sanat ortamında ‘şu, şu kadara satmış! Nasıl oluyor da bu sanatçının işi bu fiyata satıldı?’vs diye bir söylem var. Bunun bir bölümü doğru. Çok genç sanatçılar, yüksek rakamlara resimler satmaya başladılar. Bu spekülatif bir durumdu. Bir noktaya kadar gitti. Çünkü gerçekler var. Siz, 2 futbol takımını sahaya çıkartıp ona balonla futbol oynatamazsınız. Topun özgül ağırlığı ile balonun özgül ağırlığı bir değildir. Balona tekme vurduğunuzda 1-2 metre ileriye gönderebilirsiniz ama top başka türlü gider. Dolayısıyla bu spekülatif çalışmalar, futbol sahasına çıkmış oyuncuların önüne konulmuş bir balon gibi geliyor bana. Bu aşılabilir… Az önce Türkiye’de iş üreten sanatçıların bireysel bir yapı içinde bulunduğunu söylemiştim. Yurt dışına özelliklede gelişmiş ülkelere baktığımızda sanatçı atölyeleri diye bir kavram var. Eski binaları, fabrikaları sanatçılar, dernekler ya da vakıflar kurarak işletmeye açıyorlar. Mesela ben Londra’da ‘Space Studio’ ya bağlı bir sanatçıyım. Benim bulunduğum grupta yaklaşık 650-700 sanatçı atölyesi var. Bunun gibi başka bir sürü kurumlar var. Biz bu ortamda çalışan sanatçılar olarak toplu halde bir aradayız. Benim bulunduğum binada 60 kadar atölye var ve bu atölyelerde sergiler olduğunda sanatçıların eserlerini herkes toplu olarak görme ve değerlendirme olanağına kavuşmuş oluyor.

 

H.K.: Tartışma ortamı orada var diyorsunuz?

D.Ö.: Siz orada bir atölye sergisi açtığınızda serginize, politikacı da, edebiyatçı da, film yıldızı da, tiyatro yönetmeni de, fabrika işçisi de geliyor. Yani isteyen herkes geliyor. Orada toplu bir enerji yaratılmış oluyor. Biz de böyle bir durum yok. Oralarda böyle büyük bir yapı olduğu için, o yapının kurumsal bir işleyiş biçimi var ama bu yapıları destekleyen sanat konsülleri de var. Bu konsüller karşılıksız para veriyor. Neden? Sanatın ve o kurumun yürüyebilmesi için. Tabi ki o kurumda devlete ya da para aldığı kuruma, aldığı paranın hesabını veriyor. Devlet, yerel yönetimler, iş adamları da kurumun gelişmesi için ona destek vermeye başlıyor ve böylece sanatsal yapı kendiliğinden bir gelişim süreci içine giriyor. Biz de böyle bir şey yok. Olmadığı zaman sanat darbe alıyor. Türkiye’de taşlar daha yerine oturmadı. Öncelikle devletin desteği lazım, eleştiri kurumunun iyice oturması lazım, kar amacı gütmeyen kurumların olması lazım, gençlere destek verecek yapıların oluşması lazım, sanatta vergilendirme ile ilgili yeni çalışmaların yapılması lazım, daha çok müze lazım, spesifik konularda resim toplayan koleksiyonerlerin oluşması lazım, sanatçı haklarını koruyan ve sanatçıyı bilgilendiren kurumların olması lazım… Bunlar şu anda çok da düşünmeden söylediğim şeyler, o kadar çok yapılması gereken şey var ki…

 

H.K.: Peki bu perspektiften bakarsak gelecek 30 yılın Türk resim sanatı ne olacak?

D.Ö.: Gelecek 30 yılın çağdaş Türk resim sanatından ben umutlu değilim. Türk resim sanatı gerçek dünya piyasasını besleyen bir ara kurum olarak kalmaya devam edecek. Çok başarılı, çok iyi sanatçılarımız olduğu halde, onlar zirveye çıkamayacak, daha açık söylemek gerekirse zirvede sanatçılarımız olmayacaktır.

 

H.K.: Neden zirveye çıkan sanatçılarımız olmayacaktır?

D.Ö.: Bunun bir sürü nedeni var. Devletin sanata ayırdığı bütçe çok az. Özel sektör ya da iş adamları sanatla pek ilgili değil. Ortada ciddi birkaç sanat kurumu haricinde kurum yok. Sanatı destekleyen yasa yok. Okullarda ki sanat eğitimi yetersiz. Uluslararası sanat networkünün dışındayız, Sanat profesyonelleri sanatı yönetmiyor. Sanat eleştirisi yok. vs vs. Tüm bunlardan dolayı bakacağız ki, 30 yıl sonra da iyi bir noktada değiliz. Zirvede olabilmen için güçlü devletin, sanatı seven destekleyen güçlü işadamların olmalı. Demokrasi kültürünün ülkende yerleşmiş ve dünya ile bağlantısı olan sanat kurumlarının olması gerekli. Eğitim alan çocukların düşünce sistematiğini geliştiren bir eğitim sisteminin, eleştiri kültürü ve profesyonelliğin olması gerekli. Baktığımızda bunların hiçbirisi yok. Ama ne olacak? Buradan kendisini sıyıran bir takım sanatçılar ortaya çıkacak, onlar da zaman içinde ya bu ülke toprakları içinde ya da bu ülke dışında kendilerini gösterecekler, yani bireysel olarak var olacaklardır. O kadar.

 

H.K.: Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

D.Ö.: Bugün Türkiye’de çok fazla çalıntı iş yapan sanatçı var ve sinik bir tavırla eee yaptımsa yaptım ne olacak ki diyorlar. . Bunlar zaman zaman bazı dergilerde, birtakım internet sitelerinde deşifre ediliyorlar. Zamanla bunların ayıklanacağını ve daha özgün bir sanatın ortaya çıkacağına inanıyorum. Her şeyden önce özgür bir sanat ortamı olmalı. Olursa daha iyi noktalara varabileceğimizi düşünüyorum. Her ne kadar bu konuşmamızda içinde bulunduğumuz yapıyı eleştirsem de, bir sanatçı ve küratör olarak umutsuz değilim

Share Button

Hakkında KolajART

KolajART, çağdaş sanatın güncel üretimlerini, eleştirel düşünceyi ve sanat yazarlığını bir araya getiren bağımsız bir uluslararası çevrim içi sanat platformudur. Dergi, 2013 yılının Kasım ayında DekolajART adıyla kurulmuş, ancak bir takım yaşanan sorunlar nedeniyle 2014 yılının Ocak ayından itibaren KolajART adıyla yayın hayatını sürdürmeye başlamıştır. Türkiye'nin ilk plastik sanatlar odaklı çevrim içi dergilerinden biri olan KolajART, dijital ortamda sanat yazarlığı ve eleştirisinin gelişimine katkı sunan öncü yayınlardan biridir. Kuruluşundan bu yana yalnızca yerel bir sanat ortamının sesi olmakla yetinmeyip, sınırları aşan bir bakış açısıyla hareket eden dergi, farklı coğrafyalardan sanatçıların, küratörlerin ve düşünürlerin katkılarına açık bir yayın politikası benimsemiştir. Bu yönüyle KolajART, Türkiye merkezli olmakla birlikte, içerik ve ilgi alanı bakımından ulusal sınırların ötesine uzanan, çok dilli ve çok kültürlü bir okur-yazar kitlesine hitap eden bir mecra hâline gelmiştir. Bağımsız ve kâr amacı gütmeyen bir web yayını olarak KolajART; sergi değerlendirmeleri, sanatçı söyleşileri, kuramsal incelemeler ve sanat tarihi perspektifinden yorumlarla Türkiye'de ve dünyada çağdaş sanat ortamına eleştirel ve düşünsel bir katkı sunmayı amaçlar. Dergi, yalnızca İstanbul, Ankara ya da İzmir gibi Türkiye'nin sanat merkezlerinde gerçekleşen etkinlikleri değil; Berlin, Paris, Vietnam, New York ve Palermo gibi uluslararası sanat sahnesinin nabzının attığı şehirlerdeki bienaller, sergiler ve sanat fuarlarını da takip ederek, okurlarına küresel çapta bir sanat gündemi sunmaktadır. Farklı kuşaklardan sanatçıları, araştırmacıları ve sanat yazarlarını —yerli ve yabancı fark etmeksizin— ortak bir tartışma zemininde buluşturan dergi, güncel sanatın eleştirel hafızasını oluşturmaya yönelik süreklilik taşıyan önemli bir dijital arşiv ve paylaşım alanı niteliği taşır. Bu bağlamda KolajART, yalnızca bir yayın organı olmanın ötesinde, Türkiye ile dünya sanat çevreleri arasında bir köprü işlevi gören, disiplinlerarası ve sınır ötesi bir düşünce platformu olarak konumlanmaktadır.

Yorumlar kapatıldı.