“Faşizm, atılan ilk bombalarla başlamaz, her gazetede üzerinde bir şeyler yazılabilecek olan terörle de başlamaz. Faşizm, insanlar arasındaki ilişkilerde başlar, iki insan arasındaki ilişkide!”
Bachmann, “Malina” adlı romanı üzerine konuşurken tek bir cümleyle bizim muhteşem(!) uygarlık tarihimizi özetleyiverir.
Çünkü içten gelen “andaki” o ilk bakış, dokunuş binlerce yılın öğretileriyle önce puslanır. Sonra zehirlenir. Bakış tedirginliğe, dokunuş sahip oluşa evrilir. An çoğalır, zaman mekânla örtülür. Yavaş yavaş aşkın, güvenin ve huzurun simgesi görünür duvarlar yükselir ve daha yavaş ilk simgeyi hiçleyen görünmez duvarlar…
Bahadır Baruter, Galeri x-ist’teki “Evim Güzel Evim” başlıklı sergisinde evleri “lanetli tapınaklar, mülkiyet zehrinin kutsal mekânları” olarak tanımlıyor.
İşte tam burada mülkiyetin görünür kısmı duvarları kaldırıp derindeki mülkiyet gerçekliğini ifşa ediyor. Bedenlerimizin içine işlemiş ve hatta bedenlerimizi çoktan ele geçirmiş, kimliği “…mış gibi” yaşatan gerçekliği.
Her daim güzellenen o kutsal alanlar birden salt rollerin yaşandığı sahte sahnelere dönüşüyor. Üstelik bu roller için izleyici de gerekmiyor. Sanatçının, figürlerde gözlere ve bedenin sakilliğine yaptığı vurgu “kerameti kendinden menkul” inançsız bir izleyicinin varlığını zaten fazlasıyla gösteriyor.
Genel çerçevenin daha çok kadın temsili üzerinden işlenmesi, evin kadına ait olduğu düşüncesini hatırlatırken aynı zamanda kadın üzerinden kurgulanan sahte kimliklere de gönderme yapıyor. Kadının saf varoluşundan kaynaklanan kimliği dışlayarak üstüne giydirilen gelin, eş, anne rollerinin bir tür kimliğe dönüşmesi, gerçeğin temelindeki sahteliğe işaret ediyor.
Başka bir deyişle toplumun belirlediği yazgı, mahrem alanlarda da devam ediyor. Kendi oluş hâlinden çoktan vazgeçen birey, rolün dayatması ile doğasıyla örtüşmeyen gururu(!) yaşıyor.
Ve evler korunaklı alanların dışına çıkıp gönüllü tutsaklıkların mekânına dönüşüyor. Ve elbette ki tam bu noktada insanoğlunun neden böylesi bir oyunda yer aldığı sorusu akla geliyor.
Bu soruya Foucault’nın özne iktidar kavramları üzerinden yanıt vermek gerek; “İktidar bedeni çalıştırır, davranışa nüfuz eder, arzu ve zevkle iç içe girer, işte onu bu çalışma içinde suçüstü yakalamak gerekir, yapılması gereken şey bu analizdir, bu da güç bir şeydir”.(1)
Foucault’nın altını çizdiği “güçlük” hâlini yine Bachmann’ın yazının başındaki alıntıdan farklı bir önermesi destekler nitelikte. Bachmann, “Her erkek ve her kadın âşık olabilir mi?” sorusuna, “hayır, çünkü aşk, bir sanat eseridir” diye karşılık veriyor.
Sanırım bu yanıt, bizim neden kopya yaşamlar yarattığımıza dair de bir açıklama içeriyor.
Çünkü bir sanat eseri yaratmak güçtür. Ama bazen yarattığımız kurgu kopyalarla sanat eserlerinde karşılaşmak da kaçınılmazdır!
Dipnotlar:
– FOUCAULT, Michel, İktidarın Gözü, çev. Işık Ergüden, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2005, s.48



