Perception – Malerei, Timur Çelik, White Brush Gallery, (11 Aralık 2014)

Share Button

ti

1960 doğumlu Timur Çelik, 1980-1984 yılları arasında İstanbul Marmara Üniversitesi’nde sanat eğitimi aldı. Başarılı ve genç bir Türk sanatçısı olarak 1993 yılında Berlin’e yerleşti. Çelik büyük formatlı tuvallerinde Berlin’deki kendi günlük yaşamıyla birebir ilişkili yerlere ve insanlara yer veriyor. Sanatçının yapıtları Almanya’da ve Türkiye’de aralarında Berliner Liste, Tophane-i Amire İstanbul, CerModern Ankara , Max Liebermann Haus Berlin, Künstlerhaus Bethanien Berlin ve Contemporary İstanbul’un da bulunduğu bir çok sergide yer aldı.

Timur Çelik’in  yeni çalışmalarının bulunduğu (PERCEPTION-MALEREI) başlıklı sergi,  11 Aralık’ta (2014)  yapılacak açılışla, White Brush Gallery/Andre Schnaudt ,Düsseldorf-Almanya’da sanat izleyicisi ile buluşacak. 

http://whitebrushgallery.com/vorschau.html

www.timur-celik.de

Yeni ve sade bir resim dili

Timur Çelik etiyle kemiğiyle bir Berlin’li. 1960 yılında Türkiye ’de doğdu. 1993 yılından beri Berlin’de yaşamakta. Onu uzaklara götüren Alman bir kadına olan aşkıydı. Çelik, kalbinin sesini dinledi ve anavatanını terk etti. Ancak dindiği kültürel deneyim kalıcı oldu. Bazen, “Ben her ikisiyim – Berlinli ve Türk” diyor. Bu durumda asıl soru cevapsız bir halde havada asılı kalıyor: “Nerelisin? ” sorusu. Çelik kendine gurbette bir yere dinmiş. Ancak burada ikinci bir memleket de bulmuş kendine – resim. Fırça ve boyalarla her ikisini de araştırıyor – kökenini, biyografi ve coğrafya arasında ki bağlantıyı ve bir ye re varmanın uyandırdığı hissi.

Resimleri kimlik ve şehir etrafında dönüyor. Çelik, kentin nabzını tutuyor, Berlin’in Kreuzberg ve Neukölln semtlerinde ki yaşamın nabzını. Kent sakinlerinin ve arkadaşlarının portrelerini boyuyor – gösterişe ve abartıya kaçmadan. Çelik, gerçekliğe değer veriyor. Böylelikle günlük yaşamımızda ki, metro da ki yürüyen merdiven, ampul, anahtarlık gibi çok normal ve gözden kaçabilir nesnele r de ressamın fırçasıyla  “varoluştan arındırılıyor” (James Joyce’un “Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi”nde yarattığı kahramanı Stephen Dedalus’a söylettiği çok isabetli bir ifadesini kullanacak olursam).

Çelik’in tablolarında duygusallık öyle bir şekilde azaltılmış ki, duygudan yoksun olan resimlerde görülen o yapaylık asla oluşmuyor. Boya ve fırça kullanımın da kendini belli eden dışa vurumcu öğeyi, buna istinaden bir uzaklaşma jesti olarak yorumluyorum. Timur Çelik resimlerinde resmettiğine yakınlaşırken aynı zamanda araya mesafe koymaya çalışıyor – kendi benliğine, kökenlerine, kente, arkadaşlarına ve tanıdıklarına – daha iyi anlayabilmek için.

Bu sanatsal yaklaşımıyla Çelik, tabii ki kimlik tanımlamalarınıda atlatıyor. Çelik “mahallesinde” tanınan bir kişi. Ancak mahallenin geleneklerine kulak asmıyor, hele ki Türk rol modellerine hiç.

Arkadaşları sanat çevresinden, oyuncular, üniversite öğrencileri. Portrelerini onlara adamış, sanat tarihsel geleneklerin bilincinde olan kentsel bir Avrupa gerçekliği. Bu portreleri belirgin bir şekilde içsel bir gereklilik ve varoluşsal zorunluluk birleştiriyor. Timur Çelik renklerin gücünü dinamik bir enerji olarak algılıyor. Resimleri sağlam bir egoyu sergileyen, savaşkan işler.

Karmaşık dünya görüşleri ona göre değil. O, gece sokak manzaralarını ve portrelerini sakin bir tarzda ve samimiyet ve içtenlik yansıtan yeni ve sade bir dille biçimlendiriyor. Çelik’in resimlerinin öyle bir potansiyeli var ki sanki nesnelerin akımına bağlılar. Portreleri boyanan yüzlerde gözden kaçmayan bir nabız var– işte bu da çağdaş olma çabasında olan ancak sadece söylemlerin cansız karikatürleri olabilen, kuru bir anlatıma sahip resimlerle arasında ki açık farkı açıklıyor. Bazı resimler gerçekliğin çatlaklarını kapatırken bazı resimler ise gerçekliğe delikler açar.

Timur Çelik’in çevresine bakışında ki tarz ve tutumu neden bu denli büyüleyici? Resimlerine baktığınız zaman, ressamın tüm bunları hayal etmiş olsaydı, onlara bakmanın ne kadar yorucu olacağını unutturduğu için. Resimleri gerçekten hayattan öyküler anlattığı için – tüm berraklığı ve melankolisiyle. Sanatsal zorlama değil de gereklilik oldukları için. Sırf mantıkla doğmadıkları için. Bu, Çelik’in form dilinde belirginleşiyor ve resim hep form işidir. Resimler var, yapılır ve resimler var yapılması gerekir. Çelik’in Benliği her an dünyayı algılaması için bir araç – zaten başka ne olabilir ki, sahip olduğumuz tek şey bu.

Christoph Tannert (Ekim 2012)

ti d

Bir bakış düşüncesi, Özgür Uçkan

Timur Çelik, büyük boyutlu, hiper-gerçek portreleriyle tanınıyor. Portrelerindeki yüzler, gerçekliklerinin hiper algısıyla yakınlaşırken, pas, asfalt ve diğer şehir renklerinin oyunuyla içine çekildiğimiz birer kuyu gibi derinleşiyor.

Bu yüzler birer eşik: bakışınız o eşikten içeriye, bir insanın, herhangi bir insanın derinliklerine adım atarken, yüz kendi içinden size bakıyor, sizinle konuşuyor…

Timur Çelik’in resimleri birer eşik. Algı eşiğinin altında ve üstünde titreşerek bakışımızın menziline giren hakikatin eşiği.

“Ruh algısı”…

Büyük boyut, sadece işlerin boyutlarıyla ilgili değil; her durumda tuvaldeki boyutlar büyüyor: Çünkü her şey yakın-plan ve bu, bakışın menzilini yakınlaştırıyor, bakışı yavaşlatıp derinleştiriyor, algıya nüfuz etme gücü veriyor. Bu resimlere “hiper-gerçek”ten çok “hiper algı eşikleri” demek daha doğru olur. Gerçekliğin derinliği ancak derinlemesine bir algıyla kavranabilir çünkü. Algılanan, ruh gerçekliği… Bakışımızın artık kaybetmeye yüz tuttuğu bir yetenek, gözün sezme, hissetme ve düşünme yeteneği…

Maurice Merleau-Ponty, “bütün gördüklerim ilke olarak ulaşabileceğim bir yerdedir, hiç değilse bakışımın ulaşabileceği bir yerde, ‘yapabilirim’in haritasında saptanmış olarak” der; ve ekler: “Resim, görüşün kendisi olan bir sayıklamayı uyandırır, en yüksek gücünü verir ona, değil mi ki görmek uzaktan sahip olmaktır ve resim bu garip sahip oluşu Varlık’ın bütün yönlerine yaymaktadır.” (Göz ve Tin, Metis, 1996, 33, 38-39) Merleau-Ponty’nin dikkat çektiği bakış ve erişim ilişkisi, yani görünür olanın haritasında bakışın varlığa sahip olma, nüfuz etme imkanlarının zenginliği, giderek köreliyor.

Hızlı bir dünyada yaşıyoruz. Aslında her şeyin giderek daha da hızlandığı bu dünyaya, “hız-dünya” desek yeridir. Paul Virilio’nun “hız mantığı” (dromologie) adını verdiği bir bilim ve teknolojinin egemenliğinde, zaman ve mekan algımızı sezdirmeden dönüştüren bir dünya bu. Akışın, hareketin ve hızın dünyası. “En temel özgürlüğün, hareket özgürlüğü olduğu söylenir hep. Doğru, ama hız özgürlüğü değil. Aşırı hızlı gittiğinde kendinden tamamen soyulursun, tümüyle yabancılaşmış bir hale gelirsin. Bir hareket diktatörlüğünden söz edilebilir… Hareket özgürlüğünden hareketin tiranlığına geçiyoruz…” (Paul Virilio & Sylvère Lotringer, Pure War, Semiotext(e), 1997, 74).

İşte böyle bir dünyada, bakışın kendi zaman ve mekanı içinde “durup”, “süre” içinde hareket ederek, yani hareketin hareketine (hıza) teslim olmadan kendi hareket özgürlüğü içerisinde yavaşlayarak yüzeyin ardına, derinliğe nüfuz etmesi, varlığı çeşitliliği içinde kavraması giderek zorlaşıyor. Resmin kendine özgü zaman-mekanı bu imkanlar haritasının hala hayat bulduğu ender boyutlardan biri.

Timur Çelik’in, ifadesi yüzde, yüzeyde değil, yüz eşiğinin ardında yatan portrelerinde olsun, insansız yalnızlığının sisinde tekinsizliğini ifade eden kenar mahalle peyzajlarında olsun, kendisini algıya açan bir ruh var. Bakışınız bu eşikte adımlarını tecrübe ediyor ve içeriye, derinliğe giriyor. Takınabilecekleri ifadelerden geniş zamanda yakalanarak arınmış yüzlerin pasında, yalnız sokakların pusunda, yılkıya çıkmış bir polis atının bezginliğinde, bir ampulün aynasından yansıyan mekanın durağan anında, bu resimlerin eşiğinden geçmeden yakalanamayacak bir ruh var.

Bu ruh, “Varlık’ın bütün yönlerine” nüfuz edebilecek bir bakışla yakalanabilir ancak ve Timur Çelik’in resimleri bakışı ruha sahip olmaya kışkırtıyor.

Görüş düşüncedir. Beden tarafından bakışımızın hareketi içinde düşünmeye itiliriz ve düşünceye genellikle imgelerin eşlik etmesi bu yüzdendir. Görüş düşüncesi, “rasyonalist” ve Kartezyen olmayan, yani duygu, sezgi ve algı üzerinde tiranlık kurmayan, tersine onlarla birlikte “çalışan” bir düşüncedir. Resim, ışığın, rengin, dokunun, boya katmanlarının ve elbette resmeden bedenin hareketine tutunarak yüzeyin ardındaki derinliğe açılabilen bir bakış düşüncesini mümkün kılar. Resim, aslında bir şeyi “resmetmez”, temsil ettiği bir şey yoktur. Resim, başka türlü orada olamayacak bir şeyi var eder.

Timur Çelik’in resimlerinin ruh zamanında yakalanan yüzler, sokaklar, canlılar, cansızlar, ancak o resimlere bakarken görüşe, yani düşünceye, duyguya, sezgiye ve algıya hakikatini açan varlıklar. Bu varlıkların bir Berlin havasıyla kuşatılması ise boşuna değil. Karl Krauss, geçen yüzyıl döngüsünün Viyana’sı için “dekadans şehri” derdi. Berlin ise bu yüzyıl döngüsünün “dekadans- sonrası şehri”. Duvarıyla da duvarsızlığıyla da bu yüzyılın sınırlarını insanlığın belleğine çizen bir ütopya, bir distopya, bir “no-mans-land”…

Sanat her zaman en temel bilme biçimlerinden biri olmuştur. Bu resimlere bakarken kavradığımız ise bir ruh gerçekliği. Acılı, korkmuş, umutsuz, zeki, ironik, hin, kıvrak, bezgin, tekinsiz, sisli, değişken, derin, yalnız, kalabalık, yakın, uzak, ama canlı, gerçek ruhlar…

Orada, “bakışınızın ‘yapabilirim’ haritasında” sizi bekliyorlar…

Share Button

Hakkında monet

KolajART, çağdaş sanatın güncel üretimlerini, eleştirel düşünceyi ve sanat yazarlığını bir araya getiren bağımsız bir çevrim içi sanat platformudur. Dergi, 2013 yılının Kasım ayında Dekolajart adıyla kurulmuş, ancak bir takım yaşanan sorunlar nedeniyle 2014 yılının Ocak ayından itibaren KolajART adıyla yayın hayatını sürdürmeye başlamıştır. Türkiye’nin ilk plastik sanatlar odaklı çevrim içi dergilerinden biri olan KolajART, dijital ortamda sanat yazarlığı ve eleştirisinin gelişimine katkı sunan öncü yayınlardan biridir. Bağımsız ve kâr amacı gütmeyen bir web yayını olarak KolajART; sergi değerlendirmeleri, sanatçı söyleşileri, kuramsal incelemeler ve sanat tarihi perspektifinden yorumlarla Türkiye’de çağdaş sanat ortamına eleştirel ve düşünsel bir katkı sunmayı amaçlar. Farklı kuşaklardan sanatçıları, araştırmacıları ve sanat yazarlarını ortak bir tartışma zeminde buluşturan dergi, güncel sanatın eleştirel hafızasını oluşturmaya yönelik süreklilik taşıyan önemli bir dijital arşiv ve paylaşım alanı niteliği taşır.

Yorumlar kapatıldı.