
Salah Birsel, 1919 yılında doğmuştur. Saint-Joseph Fransız Koleji’nden sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünü bitirmiştir. Yer yer öğretmenlik yer yer banka memurluğu yapmıştır.
Türk edebiyatının özellikle deneme türünde -Sait Faik, Oktay Akbal ve Melih Cevdet’le birlikte- en önemli isimlerinden biridir Birsel. Bir romanı ve çokça şiiri bulunan Birsel’in 1001 Gece Denemeleri adı altında yazdığı denemeleri olağanüstüdür. Duru Türkçesi, eşsiz gözlem yeteneğinin yanı sıra denemelerinde ufuk açar, okuma zevki aşılar, okuyanı adeta zamanda yolculuğa çıkarır Birsel.
“Açıksözlüdür denemeci, gönülsüzdür, içtendir. Başkalarının olduğu kadar kendi kusurlarını da sergilemekten çekinmez.’’diyen Birse, Kurutulmuş Felsefe Bahçesi’nde; tarihi anekdotlardan gündelik hayatın sıradanlıklarına, edebi eserlerin içeriğinden, nasıl yazıldıklarına, yazarların okullarda öğretilmeyen özelliklerinden çeşitli edebi akımlara, aynalardan fotoğraflara, şehirler hakkında yazanlardan edebiyat tarihçilerine, bahçelerden dostluklara, denizlerden yolculuklara uzanan denemelerin yanı sıra Marcel Proust, Hemingway gibi birçok yazarın yaşamını, pek de öne çıkmamış yönleriyle anlatır. Okurlarını -İstanbul başta olmak üzere- dünyanın çeşitli coğrafyalarında derin bir yolculuğa çıkarır.
Kısacası aklınıza gelip-gelemeyecek her konuya değinir Birsel. Yazarların hayattaki amaçlarından başlar işe ve onların eserlerini ne için vermeleri gerektiğinden bahseder:
“…romancıların, öykücülerin, denemecilerin, ozanların işi de budur: Ölümsüzleştirmek. Bunun için evleri, sokakları, meydanları, köprüleri ve de insanları boyuna kucaklarına alırlar.’’
Yer yer kendini de eleştirir Birsel:
“Evet okurlarım beni bağışlasın, günlüğümde aynalarla ilgili olarak yaptığım açıklama yüzde yüz uydurmadır. Daha doğrusu bu, belleğimin bir oyunudur. İşin tuhafı, o sıralar, aynalar üzerine bir deneme yazmıştım. Orada da aynalara baktığımı anlatmıştım. Tıııss! Belleğim ona da ses çıkarmamıştı. Ne bileyim, belki de bir denemeci olarak aynaya baktığımı, günlükçü olarak da bakmadığımı düşünmüştür.’’

Fransız edebiyatının ticarete çevrilmesine kızar Birsel. Fransız edebiyatçılarını çok acımasızca eleştirir: “Hugo, Balzac, Zola, Dumas gibi laf ebelerinin edebiyatla bir ilişkileri bulunamayacağına vararak, onları edebiyat alanından sürüp çıkardım. Oh be! Gerçi Zola, Dreyfus olayındaki tutumundan ötürü edebiyat tarihinden uzaklaştırılmaması gerektiğinde direndi ama ben de izlenimci ressamlara, özellikle de Cezanne’a yaptıklarını yüzüne vurdum. Ötekiler ise edebiyat tarihlerinde kendilerine çok önemli yerler ayrıldığını öne sürerek bana karşı çıktılar. Onlara da Fransızların edebiyatı ticarete çevirdiklerini, bu yüzden edebiyat tarihlerine kurulmanın bir anlam taşımayacağını söyleyerek ağızlarını kapadım.’’
Salah Birsel, kendilerine mütemadiyen bir dost arayanlara şu çağrıda bulunur: “Kendinize ille de bir dost bulmak isterseniz onu kitaplar arasında aramalısınız. Her şeyden, herkesten vefasızlık gelir, kitaptan uzaklaşmak istese, onunla arkadaşlığını yavan bulmaya başlasa bile, bilir ki o kitap canciğer oluşlarından önce neyse, sonra da odur. Kendisine hiçbir kötülük yapmayı düşünmez.” der ve ekler:’’Biraz daha filozofçasını istersen: Okuyanın dostu olmaz.’’
Fransız yazar Marcel Proust’u da inceler Birsel. Proust hakkında bilmediğimiz o kadar çok şeyden bahseder ki, her satırda ayrı ayrı şaşırırız. Proust’un çok çalışkan oluşu etkiler Birsel’i… Proust’un bencil yanları olmasına karşın, verdiği emeğe ve çalışmalarına hayranlık duymamak mümkün değildir. Proust, küçük yaştan beri solunum sorunu çeker. Bu durum çalışmalarını da geriletir. Proust, bu hastalıkla savaşmak için çalışma odasının duvarlarını mantar levhalarla kaplar. Pencerelerini ise çift camlı yaparak hem nemi, hem de gürültüyü odasına sokmaz. Proust, rahatsız edilmekten hiç hoşlanmaz. Yardımcısı Celeste, o çağırmadan odaya giremez veya bir başkasını sokamaz. Proust, bütün gününü çalışmalarına verir. Okur ve yazar. Çok yemek yemez, çokça yemenin, insan beynini mahmurlaştırdığını ve duygularını körelteceğini belirtir. Proust neredeyse uyku uyumaz. Celeste, kendisine en son ne zaman uyuduğunu sorduğunda “Bilmiyorum Celeste, bilmiyorum.’’ diye karşılık verir. Son olarak 15 ciltlik romanını bitirdiğinde ise Celeste’ye; “Romanım bitti. Artık ölebilirim Celeste.”der. Bu sözünden 1-2 ay sonra 51 yaşında ölür. Proust’un hayatının analizini o kadar derinden ve o kadar yalın bir dille yapmıştır ki Birsel, okurken zamanın nasıl geçtiğini anlayamazsınız. Birsel, Proust’un kendi hayatını kitaplarına hiç yansıtmadığını da “O kendi yaşamını romanlaştırmaya kalkmaz, tersine, yazdığı romanı yaşamak ister.’’ sözleriyle ifade eder.
Kitabında Puşkin’e de yer veren Birsel onu “Onun yaşama tutkusunun temelinde bir bunalım da vardır. ‘’Canım sıkılıyor!’’ sözünü hiçbir vakit dilinden düşürmez (…)Gündüz ise şiirlerini dolaşarak düzer.” Sözleriyle tanımlar. Puşkin’in şiire bakış açısınada yer veren Birsel, Puşkin’in kafasının içindeki şeyi yaşadığını belirtir: “Şiir ahlakın üstündedir. Hiç değilse bambaşka bir şeydir.”

Ahmet Haşim’in denemelerinden de “Haşim denemelerini kuyumcu gibi işler. Onun yazdıklarından bir tek sözcüğü çıkaramayacağınız gibi, onlara bir tek sözcüğü de katamazsınız.”diyerek de övgüyle bahseder Birsel.
Konuşma dilinde ise Orhan Veli’yi över. ‘’Kahvede konuşur gibi yazar’’ der onun için.
Yitik Kuşakları, Magellan, Bombard, Heyerdahl, Vito Dumas, Romer ve daha nice denizcinin coğrafi keşiflerini ve açlıkla, yorgunlukla, uykusuzlukla ve balıklarla mücadelelerini ve birçok konuyu ele alır kitabında Birsel.
“Salah Birsel kimdir? Ne anlatır?” diye soranlara en iyi cevabı elimizdeki bu kitap verecektir. Onu anlamak ve dilinin eşsizliğinde kendini kaybetmek, muazzam üslubunda bir nebze nefes almak için Kurutulmuş Felsefe Bahçeleri mutlaka okunmalıdır.
Salah Birsel der ki: “Bir şiiri şiir yapan içerdiği sözcükler kadar dışarıda bıraktığı sözcüklerdir.”
Bizde son sözü onun şiirine bırakalım…

YAŞAMA SEVİNCİ
Herkes sek sek yürür
Ben yalınayak koşarım
Herkes gülerken ağlarsa
Ben ağlarken gülerim
Asık suratlara değil
Anaç kikiriklere bayılırım
İçim ahu gözlüdür
Her şeye aynadan bakarım
Ozanlar çevresine
Devedikeniyle göz kırparsa
Ben temmuz sıcağıyla
Gerdaniye buselikle yaklaşırım
Kapı mandallarını hop hop
Zıplatan da benim
Yedi renk Acem dibasını
Okurlarımın önüne sererim
Yaşamak benim sevincim
Benim kanım sevgilim
Yaşam biçimidir diye
Ölümü de severim
