
5 Ocak 1932 doğumlu olan İtalyan bilim insanı, yazar ve edebiyatçı Umberto Eco, dönemimizin hiç şüphesiz en iyi romancısıydı. Yazmaya, 50 yaşından sonra, yani 1975 yılı itibariyle başlayan Eco, o günden bugüne dek yazmayı hiç bırakmamıştır. Ve iyi ki bırakmadı… Geride eşsiz eserler bırakan Eco, her eserinde karanlıkla mücadele eden kitaplarıyla yolumuza ışık tutmuştur. Karanlığın üzerine aydınlanmacılığın ışığıyla yürümüştür…
Eco’nun, ilk romanı olan ve bir başyapıt niteliğindeki Gülün Adı dışında Foucault Sarkacı, Önceki Günün Adası gibi romanlarının yanı sıra , Genç Bir Romancının İtirafları adlı denemesiyle de özel bir yere sahiptir. Eco, muazzam bir tarih bilgisiyle süslediği eleştirilerinde ise günümüzdeki Orta Çağ’dan kalma kurumları ve yöntemleri acımasızca ve korkusuzca eleştirmekten hiç çekinmemiştir.

Genç Bir Romancının İtirafları’nı yazarken, yaşı ellinin üstünde olan Eco, “genç’’ sıfatını kendisi için kullanmış, ellisine bastığını belirterek, yaşının edebiyat ölçeğinde otuzlara denk düştüğünü ileri sürmüştür. Gençliğine yakışan bir kalem ve üslubunun olması, aynı zamanda her daim kendini genç hissetmesi onun büyük bir yazar oluşunda da etkili olmuştur denilebilir.
Genç Bir Romancının İtirafları’nda, yazmaya nasıl karar verdiğini ve yazarken nelere dikkat ettiğini anlatan Eco, dünya klasiklerinden ve diğer yazarların önemli eserlerinden verdiği örneklerle de, yazısını zenginleştirmeyi başarmıştır. Tasvirlerden, tarihi şahsiyetlere; giyim kuşamdan, konuşma metinlerine kadar her şeyi en ince ayrıntısına kadar yazan Eco, okuyucuda derin izler bırakmıştır.
“Yaratıcı Yazarlık Nedir’’ diye başlayan Eco: “…yaratıcı yazarların metinleri eksiksiz olarak başka dillere çevrilemez ya da değişik sözcüklerle açıklanamaz’’ diyerek, yaratıcı yazarların bir özelliğini vurgular. Aynı şekilde iki tür şair olduğundan bahseden Eco, şiir yazanlara ilham olacak kısa ve öz cümlesini kuruyor: “İki türlü şair vardır: Şiirlerini on sekiz yaşındayken yakan iyi şairler ve ömür boyu şiir yazmaya devam eden kötü şairler.’’ (Sayfa 8) Daha sonradan bu sözüne bir eklemede de bulunan Eco, cümleyi şu şekilde özetler: ‘’Eğer ortada çok sayıda yaratıcı fikir varsa bu onların yaratıcı olmadığını gösterir.(Sayfa 24)
Eco, bu denemesiyle, okuyucuyla adeta sohbet eder bir tarza bürünür. Bu tarzıyla, okumayı kolaylaştırdığı gibi, yazarın hayatındaki dönüm noktalarını da rahat anlamamızı sağlar.
“Gülün Adı’nı yazmaya başladım. Kitap yayınlandıktan sonra, insanlar bana sık sık neden bir roman yazmaya karar verdiğimi sordular, sıraladığım nedenlerin hepsi de(nedenler o anki ruh hâlime göre değişiyordu) büyük olasılıkla gerçekti, yani hepsi de yalandı. Sonunda şunun farkına vardım ki verdiğim yanıtlar arasında tek doğru olan, hayatımın bir noktasında bunu yapma dürtüsünü duymuş olmamdı; sanırım bu da yeterli ve makul bir açıklamadır.’’ (Sayfa 13)
“Gülün Adı”nı yazmaya başladığımda, İtalya’da on dördüncü yüzyılda hüküm süren büyük toplumsal ve dinsel karmaşayı hissettirebilmek için eski tarih kayıtlarından çeşitli serserilerin, hırsızların ve gezgin kafirlerin adlarını aldım.’’(Sayfa 114)
Eco, romanlarını yazarken, tasvirini yaptığı yeri önceden gidip görmüştür. Bol bol notlar alarak, orada geceler geçirmiştir.. Roman kahramanlarının arasında geçen konuşma sürelerini bile detaylı bir biçimde hesaplamış ve gerçekçiliğe verdiği önem nedeniyle Eco’nun, bir kitabına tam 8 yıl harcadığı olmuştur.
“Ama sonra, yazmaya başlamadan önce yüzlerce labirent ve manastır şeması çizmiş olduğumu hatırladım, böylece iki kişinin bir yerden bir yere konuşarak ne kadar zamanda gideceklerini biliyordum. Kurmaca dünyamın krokisi de diyalogların uzunluğunu tayin ediyordu.’’ (Sayfa 17)
“…bu bölümü yazabilmek için birkaç gece, yanımda bir kayıt cihazıyla aynı güzergahı izledim, gördüğüm şeyleri, edindiğim izlenimleri not ettim (burada, bir Amprik Yazar olarak yöntemlerimi açığa vurmuş oluyorum). Ayrıca, bilgisayarımda bütün enlem ve boylamlarda, herhangi bir yılda, herhangi bir zamanda göğün nasıl göründüğünü öğrenebileceğim bir program bulunduğundan o gece ay olduğunu ve değişik zamanlarda, belli noktalardan görülebildiğini bile öğrendim. Bunu, Emile Zola’nın gerçekçiliğine öykünmek istediğim için değil, dediğim gibi anlatırken, yazmakta olduğum sahnenin gözlerimin önünde bulunmasından hoşlandığım için yaptım.’’(Sayfa 42)
Hikayeyle, şiir arasındaki ince ayrıntıya da değinen Eco, bu detayı şöyle vurgulamıştır: “Hikâyeye Latinlerin şu kuralı hükmeder: ‘Konuya hakim ol, sözcükler arkadan gelir’ . Şiirde ise bu sözü şu şekilde değiştirmemiz doğru olur: ‘Sözcüklere hakim ol, konu arkadan gelir.’ ” (Sayfa 17)

Foucault Sarkacı’ında geçen bir hikayede, kahramanının, Amparo adında Brezilyalı bir kıza aşık olmasını, istemeden kendi bilinçaltındaki durumdan kaynaklandığını, bir arkadaşının dikkatiyle farkettiğini belirtir Eco:
“Kitap yayımlandıktan aylar sonra, bir arkadaşım şunu sordu: “Neden ‘Amparo’? Bu bir dağın adı değil mi, ya da dağa bakan bir kızın? Sonra da açıkladı: ‘’Guajira Guantanamara’’ diye bir şarkı var, ‘Amparo’ gibi bir şeyden söz eder.’’ Aman Tanrım. Tek kelimesini hatırlamasam da o şarkıyı çok iyi biliyordum. 1950’lerin ortalarında, o sırada aşık olduğum bir kız söylerdi onu. Latin Amerikalı bir kızdı ve çok güzeldi (…) belli ki çekici bir Latin Amerikalı kız yaratırken bilinçsizce gençliğimdeki, Casaubon’un yaşında olduğum günlerdeki öteki imgeyi düşünmüştüm. O şarkıyı düşünmüştüm ve tamamıyla aklımdan çıkmış olan “Amparo’’ adı nasıl olduysa bilinçaltımdan fırlayıp sayfaya düşmüştü.’’(Sayfa 57)
Romancıyla tarihçi arasında fark olduğunu da belirten Eco, ancak romancıların bir ayrıcalığa sahip olduğunu söyler. Bunun örneğini ise Tolstoy’un ‘’Anna Karenina’’ yapıtını uzun uzadıya inceleyerek anlatır.
“Romancıların bir ayrıcalığı vardır, tarihçilerin karakterlerini öldürecek karakterler yaratırlar. Bunun nedeni, tarihçilerin anlattıkları kişilerin hayalet, romancıların yarattıklarının ise kanlı-canlı insanlar olmasıdır’’ (Sayfa 63)
Rabelais’in “Gargantua’’sından çok etkilendiğini belirten Eco, kitabı okuduktan sonra oğluna bir mektup yazdığını ifade eder.
“…Bu etkiler altında ve biriktirmekten Rabelais gibi zevk alarak 1960’ların başında oğluma bir mektup yazdım.(o sıralarda bir yaşındaydı), ve büyüdüğünde sıkı bir savaş karşıtı olabilmesi için ona olabildiğince çabuk ve çok sayıda oyuncak tabanca vermek istediğimi söyledim.’’ (Sayfa 112-113)
Eco, kitabında Hamlet, Harp ve Sulh, Suç ve Ceza, Dönüşüm, Çanlar Kimin İçin Çalıyor, Kırmızı ve Siyah, Genç Werther’in Acıları gibi eserler ve Shakespeare, Stendhal, Rabelais, Goethe, Tolstoy, Hemingway gibi yazarlar üzerinde durarak, kitabını zenginleştirme yoluna gitmiştir. Çok farklı dünyalardan, çok farklı yapıtlardan verdiği örneklerle okurunu uzun bir tarihsel yolculuğa çıkarmaktan geri durmamıştır Eco. Okuyan ise bu yolculuktan büyük keyif alır…
Kırmızı Kedi Yayınevi’nden çıkmış olan Genç Bir Romancının İtirafları’nı okurken bir yandan Orta Çağ’ın gericiliğini, tarihsel kişilikleri ve kitapların kahramanlarını yanı başınızda hissederken, diğer yandan bu kahramanlarla yüzleşen ve aynı zamanda Orta Çağ’ın karanlığından çıkışı da gösteren bir ustanın eseriyle karşı karşıya kalıyorsunuz.
Tarihe, kitaplara, kitap yazmaya meraklı ve her daim genç olmanın direncini yaşayanlara keyifli okumalar…
(NOT: Bu yazı, geçen ay kaybettiğimiz Umberto Eco için yazılmıştır. Umberto Eco’ya, bu büyük edebiyatçıya saygı ve sevgilerle…)
