
Hülya Küpçüoğlu’nun yeni sergisi ‘made by beton’ adını taşıyor. Pasaj’da 17-30 Kasım tarihleri gezilebilecek olan sergide Küpçüoğlu, 2012 yılında başladığı ‘Ağaçların Öyküsü’ serisini ve 2015 yılında Danimarka’da katıldığı Hellebaek Artist Residency sırasında fikir olarak geliştirdiği ve orada gerçekleştirdiği enstalasyonu yeniden ele alıyor.
Sergide üç boyutlu hashtag görülüyor. Bu hashtag ağaç dallarından yapılmış ve beyaza boyanmış. Bunun yanı sıra siyah beyaz, üzerinde baskı yöntemiyle aktarılmış yaprak dokularını görebildiğimiz kenttin cadde ve sokaklarını yansıtan bir dizi fotoğraf bulunuyor.
Serginin doğrudan çevre sorunlarına ve şehirleşme olgusuna gönderme yaptığı ve bunları ele aldığı çok açık. Çevre sorunlarının dünya genelinde hem bilim adamlarının hem de sanatçıların gittikçe daha fazla dikkatini çektiğini ve üzerinde çalıştıklarını biliyoruz. Bu durumun böyle olması da çok normal çünkü bu konu ivedilikle ele alınması gereken konular arasında.
Küpçüoğlu uzun bir süredir günümüz dünyasının, kültür endüstrisinin imajlarını ele almaktadır. Özellikle yerel düzeyde Yeşilçam sinemasının imajlarını ele alan Küpçüoğlu afiş ve dönemsel basılı yayınlardan elde ettiği görüntüleri kendi resminin merkezine koymuştur. Bilindiği gibi genellikle kültür endüstrisinin görüntülerini ele alan sanatçılar bu malzemeyi eleştirel bir düzlemde ve negatif yanını açığa çıkartacak şekilde kullanırlar. Ama Küpçüoğlu çalışmalarının tamamını genelleyemesek bile bunları daha önce yaptığı soyut çalışmalarında ele aldığı gibi pozitif bir tonda ve renkte kullanmaktadır. Bilindiği gibi günümüz sanatçıları sanat eserlerinde çoğunlukla analitik bir yöntem kullanırlar. Bu kurmaktan çok ayrıştırmaya ve anlamaya yönelik tutumdur ve çok yaygındır. Tersi olan tutum ya da tavır ise sentetik olandır. Sentetik olan kurmaya yönelik bir tavırdır ve yeni bir şey oluşturmaya yönelir. Söylenebilirse Küpçüoğlu çalışmalarının genelinde bu tavırdan yana bir tutum takınmaktadır.
İster sinema afişleri çıkışlı çalışmaları olsun isterse şimdiki sergisi olsun alttan altta bu tavrın varlığını görebiliriz. Sinema afişleri üzerinden yaptığı resimlerine bakarsak açığa çıkarıp eleştiriye tabi tutmaktan çok geçmişte kaybedilen Türk toplumunun 1980 sonuna kadar olduğunu söyleyebileceğimiz çocuksu yapısına gönderme gibidir. Afişler hala o kurucu ve bağlayıcı yapısını resimler üzerinde taşıma devam eder. Gene bu sergisindeki gördüğümüz hashtag günümüz dijital dünyasının bir üretimidir ama burada da negatif bir yüklemi yoktur. Hastag dijital dünyada kullanıldığı gibi dikkat çekme ve uyarmak amacıyla gerçek dünyaya taşınmıştır. Dijital dünyanın perdeleyici ve her şeyi kapsayıcı özelliği burada gene olumlu ve oluşturucu bir rol üstlenmekte, dijital dünyaya ayarlanmış gözleri gerçek dünyaya taşımaktadır. Aynı şekilde kente ait görüntülerin dijital baskılarının önüne gerçek dünyadan alınan yapraklarının izleri çıkarılarak bu geçiş sağlanmaktadır. Fotoğraflar siyah beyaz olmasına karşın bizde yarattıkları duygusallıklarıyla analitik ve eleştirel olmaktan çok bizim özdeşlik kurmamızı sağlamaktadır. Fotoğraflara bakarken bir tül ardından bir düşü kurar gibiyizdir.
Sanal gerçeklik düzleminde yaşadığımız bu zamanda gerçek dünya dijital görüntüler ve ekranlar arkasında geriye itilmiştir. Yaşanılan bu olgu giderek yayılmakta ve her şeyi içine alarak derinleşmektedir. Bu tersine çevrilme zamanında bir şeyin fark edilebilmesi bilinçli bir çaba gerekmektedir. Görüntüler düzlemine taşınmayan şeylerin gerçek kabul edilmediği bir zamanı yaşıyoruz. Görüntü enflasyonuna paralel kayıtsızlık ve duyarsızlık bu süreci takip etmektedir. Algılar ölmekte ya da gittikçe körelmektedir. Böyle bir zamanda sanatçıların bu sanallığın görüntüleriyle uğraşmaları oldukça doğaldır ama bu durum fasit bir daire içine düşme riskini de beraberinde taşımaktadır. Bu dünyanın parçasına dönüşme riski hep vardır. Aşırı analitik bir tavır uyandırmaktan çok algımızın bu duruma uyarlanmasını beraberinde getirebilir.
Küpçüoğlu’nun bu sergisi belki de bu güne dek yaptığı en analitik işini barındırmaktadır. Ama Küpçüoğlu ilk dönem soyut resimlerinden, sinema dünyasına ve oradan son dönem çalışmalarına taşıdığı kendine özgü içten ve yalın tavrıyla analitik bakışın bu konumundan uzakta durmakta ve bizi saran ve duygularımızı koruyan tavrını sürdürmektedir.
