Disiplinlerarasılık! Yaşamdaki kullanımını bir yana bırakırsak özellikle postmodernite tartışmalarında gittikçe daha çok karşımıza çıkan bir kavram. Aynı zamanda üzerine sıkça yazılan, konuşulan, tartışılan, yeniden üretilen; merkeze konduğu bu süreç içinde üretim pratiğinde gittikçe muğlaklaşan bir alan.

İsim verme ya da tanımlama; önce kafamızın karışıklığını gidermek için yaptığımız, sonrasında aklımızı karıştıran; kendimizi, benliğimizi, yaşamı, değişimi anlamlandırabilmek adına iyice çetrefilli bir hal alan iki basit eylem.
Ortaçağ’da Gotik bir kilisenin ön cephesine heykel yontan taş ustasına büyük bir sanatçı/yaratıcı olduğu söylense yaşayacağı şey dehşet duygusu olurdu sanırım. Yaratının sadece ilahi olanla özdeşleştiği bir düşünce sisteminde heykeltraş henüz bir sanatçı olduğunun farkında değildi ve bu bilmemezlik hali aklını pek de karıştırmıyordu.
Sanatın özerkliği ilan edilip yaratı yüceltildiğinde ve modernist ilkeler bütün dünyada kabul edildiğinde yaratının büyüklüğü modern beyaz adamın ellerine bırakıldı ve bir süre boyunca iç rahatlığıyla modernist estetik üzerine tartışmalar sürdürüldü.
Bu arada 20. yüzyılın baş döndürücü hızında tasarım, yaşantıların yeni kahramanı olmak için yüzyılın kendisi gibi büyük bir hızla hazırlık yapıyordu.

Güler Aşık
Yaratının ilkelerinin belirlenmiş estetik kavrayışın dışına çıkışı, yüce ve büyük kavramının sessizce tahtından inişi ile ellerimizde tuttuğumuz o katı yargılar ansızın buharlaşıp havaya karışmaya başladı.
Tasarımcı sanata ve sanatçıya atfedileni kullanmaya başlamış, sanatçı küçük adımlarlarla tasarımın kapısını aralamıştı. Bu arada teklik, biriciklik, orijinallik fikirleri buzlu camların ardına gizlenmişti.
Artık yaratıcı zihinler, ortaklaşmış bir alanda buluşuyor ama bu alan da gittikçe muğlaklaşıyordu.
Yüzyıllar öncesinde alanlar henüz tanımlanmamış, sınırları henüz çizilmemişti. Yeninin bilinmesi için yapılan adlandırmalar ve tanımlar bir süre sonra bilginin keskinliğini de iptal etti. Sınırların eridiği yerde belki de yapılması gereken tek şey kabullenmekti. Aslında sınır ihlalleri, ihlallerin yaşamlarımıza ve zihnimize kattıkları tartışmaları arasında ortak paydalar da sessizce kabullenildi.

Kerem Ariş
Sadece birkaç kelimeyle sanat tarihinin sokaklarında dolaşmak bu kabulleniş sürecine ve yaratı anlayışının dönüşümüne ilişkin pek çok bilgi verir.
Örneğin, Dadacılar’ın nihilist bir tavırla sanatı yaşamla eşdeğer tutan başkaldırı hareketlerinden Bauhaus’un sanattan tasarıma uzanan tavrı, sanat gibi yaşamdan yaşam tasarımına evrilen söylemlerin tamamı salt bu iki kelimenin birlikteliğine gittikçe daha çok dikkat çeker.
Bu yüzden sanatçı ve tasarımcıların birbirlerinin alanlarında dolaşmaları, ortak üretimlerle tekil tasarımların sanatsal estetik içinde değerlendirilmesi, tasarım nesnesinin sanat nesnesinin malzemesine dönüşmesi çok uzun zamandır şaşırtıcı değil.
“Muğlak Alan” sergisi bu iki alanda sınırların eridiği yere dikkat çekmeyi ve sorular sormayı / sordurtmayı amaçlıyor.

Rafet Arslan
Tasarımcının sadece bir kez ürettiği bir nesne hala tasarım nesnesi midir? İşlevsel bir nesnenin sanat yapıtında kullanılması algıyı nasıl değiştirir? Bir tasarım nesnesi beyaz küpün içine girdiğinde sanatın temsil fikriyle yer değiştirir mi?
Belki bu sorulara Hal Foster’dan bir alıntıyla cevap verilebilir. Hal Foster, “Tasarım ve Suç” kitabında 2000’li yılların başında tasarımın geldiği noktayı önce eleştirel bir dille ele alır sonra saptama ve önerme ile devam eder.
“Günümüz tasarımı, kapitalizmin postmodernizme ödettiği büyük bir bedelin parçası aslında: Sanatları, disiplinleri içiçe geçirmesinin bedeli, sınır ihlallerinin olağanlaşması. … Belki de özerkliğin de özerklik ihlalinin de siyasal konumlara bağlı olduğu anlayışını, disiplinleşme ile ona karşı çıkış arasında tarihsel bir diyalektik olduğu anlayışını yeniden kazanmanın – “kültürel hareket alanı açmanın” -vakti gelmiştir.”[1]

Mehmet Çetiner
[1] Hal Foster, Tasarım ve Suç, İletişim Yay., İst. 2009, s. 42
