Nermin Yokuş İpekçiler: Boş Kayık – I

Share Button

ÖZET

Bu metnin çıkış noktası Virginia Woolf’un “Kendine Ait Bir Oda” ve Xavier de Maistre’nin “Odamda Seyahat” adlı edebi eserlerinde karşılaştığım ve beni farklı çağrışımlarla kuşatan boşluğun anlamlılığı olmuştur. Boşluk.. kulağa ne hoş geliyor, tıpkı boş bir kayık gibi dingin, rahat ve huzurlu…

Küçük bir çocukken kör bir nokta gibi başka bir dünya olarak gördüğümüz masa altını, yuvamız görüp saklanırız ve büyüdükçe daha da güçlenen ses geçirmez bir oda ya da bir boşluk inşa ederiz kendimize. Sıklıkla bu oda ya da boşluk için çalıştığımızı, boşluğun varlığını sürdürmek için yaşadığımızı hissederim. Kendimize ait tüm boşluklar durup nefes alabilmemize, düşünebilmemize,  bir metin ya da sanat eseri yaratmamıza olanak sağlamıştır.

Peki insanın boşlukla kurduğu bağın hayatındaki karşılığı nedir? Neden hep oraya dönülür? Bu soruların herkese göre değişen farklı cevapları vardır mutlaka. Boşluk; varlık, yokluk, sessizlik, özgürlük, yolculuk, korku, mekan gibi pek çok kavramla birlikte insana   “kim olduğunu” hatırlatır öncelikle, benliğin eksik parçalarını bulma ve bir dönüşüm serüvenidir aynı zamanda. Bir keşif alanı, gezilecek bir yer ve ziyaret edilmeye değer her mekan gibi boşlukta; görmeden bıraktığımız, bir şeyler kaldığı için de hep yeniden dönülmeyi bekleyen, hayatın içinde varılması gereken, görmenin görüleceği bir yerdir ve bir anlamlandırma pratiği olarak sonu olmayan bir başlangıçtır. Bu değerlendirmeler ışığında çalışma metnimde insanın boşlukla kurduğu ilişkinin farklı kültürler açısından anlamı ve sanatla olan etkileşimi irdelenmiştir.

Giriş

Van Kalesinin 6 km güneyinde Tilki Tepe höyüğünde prehistorik dönemden kalma bir mağara oyması bulunur. Höyük içinde oymaların olduğu yerlerin aksine silinmiş anlaşılmayan boş yerler ziyaretçilerin daha çok dikkatini çeker. Görünmezliği görünür kılma çabası, boşluğa karşı varlığı devam ettirmeye çalışmak bir iddiadan ibaret olmayıp ortak bir eğilim olarak karşımıza çıkar. Yaşadığımız sokakta bir bina yıkıldığında ortaya çıkan boşluk binanın varlığına alışmış insanlar için tedirgin edicidir. İnsanın en temel eğilimlerinden biri olan “doldurma eğilimi” ile ilgilli Jean Paul Sartre hayatımızın önemli bir kısmının bu boşlukları doldurmak, sembolik olarak doluyu temellendirmek ve gerçekleştirmekle geçtiğini ifade eder.

“Bir delik gören insan onu kendi etiyle kapatmak ister. Çocuk bir delik gördüğünde parmağını ya da kolunu sokmadan edemez, demek ki delik kendimi içine akıtarak varlığımı hissetmemi sağlıyor. Bir deliği kapatmak demek varlığın dopdolu olabilmesi için vücudumu feda etmem anlamına geliyor” (Sartre, 2009, s. 717)

O halde boşluğu düşünmek insanı varlık sorusuna yaklaştırır demek çok yanlış olmayacaktır. Bizlere birşeyler söylemek amacındadır, onun şifresini bize seslendiği araçlarla çözmeye çalışmak ironik olarak bir şeyleri görünür kılma çabasıdır. Bu durumda şu soruyu soracağım: Boşluk nasıl ve nerede kendini gösterir? Nesnesizlikte mi, nesnede mi ya da bu soruyu soran olarak varolanda mı kendini gösterir? Gerçeğin mahiyetini anlamamızda bize yardım eder mi? John Berger; sanatçı David Hockney’in kız kardeşinin Tanrının nesneler arasındaki hava, boşluk olduğuna inandığını söyler. “Böylece her şey Tanrının içinde oluyor ve dolanıyor.” (Berger, 2017, s.23)

Bu sorular bir yana boşluk kavramı metafizikte “özünde yer kaplayan hiçbir maddenin bulunmadığı uzay ve mekan” olarak tanımlanır. Tarih boyunca boşluk kavramı ile yüzleşen filozoflar boşluğu tanımlarken karşıtı olan dolu kavramını da birlikte kullanırlar.  Boşluğun doluluk üzerinden tanımının yapılması, başka bir deyişle nesnel bir gerçeklik üzerinden ifadesi; görünen ile algılananın, var olan ile var olmayanın diyalektiğinde gerçekleşir ve bu zıtlık ilişkisi boşluğu bir anlamda var olan doluluk biçiminde maddeleştirirken, varlığın gerçekliğini de boşluğun algısı üzerinden güçlendirir. Bu tanımlar biz insanların görsel bir temsile başvurmadan yaşayamadığını veya ilerleyemediğini gösterir.

Çalışma metnimin ilk bölümünde farklı inanç ve kültürlere bağlı olarak değişebilen boşluk kavramının doğu ve batı kültürlerinde anlamlılığı ve boşlukla kurdukları ilişki ele alınmıştır. Batı kültüründe daha çok mekân, zaman, hareket gibi kavramlar üzerinde durulurken, doğu kültürlerinde ise öncelikle yaşamın anlamı üzerine düşünme ve var olanın özündeki gerçekliğe ulaşmak adına evrenin gizemindeki derin düşünceye odaklanılmıştır. Sonraki bölümde ise boşluğun sanatta nasıl ele alındığı ve bize nasıl seslendiği ele alınmıştır. Boşluk kendini ne kadar gizlemeye çalışırsa o kadar açığa vurmaktadır. Sanat yapıtlarında bazen konuşmakta, bazen susmaktadır, dikkatimizi başka bir şeye çekmeye çalışmaktadır. Sanat, boşluğa bir hayli angaje olmuştur ve dönüştürücü bir gücü vardır.

  1. Boşluğun Anlamlılığı

1.1 Batı Felsefesinde Boşluğun Anlamlılığı

Boşluk düşüncesinin tarihsel sürecinde Antik Yunan döneminin ayrı bir yeri vardır. Bu dönemde “boşluk” kavramı çarpıcı bir şekilde evrende varlık ile beraber bir bütün olarak ele alınır, evrende ve çevremizde fiziksel olarak varlığını korur. Daha çok biçimsel bir meseledir boşluk. Batı felsefe tarihinde boşluk üzerine ilk düşünceyi dünyanın boşlukta durduğuna yönelik iddiası ile “Anaximandros” geliştirir. Evrendeki her varlığı ve evrenin kendisini sayılar ve sayılardaki oranlarda arayan “Pythagoras” boşluğu; nesneleri ayıran ve onların sınırını çizen varlık olarak gösterir. Boşluk tıpkı insanın nefes almasını sağladığı gibi, evrenin de nefes almasını sağlamaktadır. “Parmenides” iseboşluğun varlığını kabul edenlere karşıdır, çünkü ona göre fiziksel anlamda boşluk yoktur. Varlığın bir, yani bölünemez olduğunu ve varlığın parçalarının olmayacağı düşüncesini savunur. Varlık bölünemez bir bütündür ve varlıkta boşluk yani var olmayan yoktur. “Atomcular” varlık olarak nitelendirdikleri atomun, hareket edebilmesi için boşluğun varlığını ilke olarak kabul ederler ve boşluğu; varlığın karşıtı olarak tanımlarlar. Dünya, sonsuz bir boşlukta devinen sonsuz atomlardan oluşmuştur.

Platon’a göre boşluğun yeri khôra (idealardan ve görünüşlerden ayrı bir alan) ile ilişkilidir. Aristotales’de ise boşluğun yeri topos üzerinden açıkladığı mekan ile ilişkilidir. Toposta var olmayan şeylerin, ontolojik olarak da var olmadığını savunan Aristoteles boşluğu red eder ve boşluğun varlığının kabulü, mekânın da varlığının kabulünün bir göstergesi niteliğine dönüştürür.

Boşluk kavramı aydınlanma dönemine kadar sadece bir doğa ve bilim araştırması olarak ele alınırken, aydınlanma dönemindeki boşluk anlayışları ise, daha çok fizik ve astronomi görüşlerinden türetilir. Tıpkı Aristoteles gibi Descartes’ da boşluğun ontolojik olasılığını reddeder. Descartes boşluk anlayışında; uzamdaki cisimlerin kesiksiz bir biçimde bütün olması dolayısıyla boşluk barındırmadıklarını, uzayın da dolu olduğunu belirtir. Leibniz’e göre; uzay ve zaman görecelidir. Kant’ta ise uzayın zamanla birlikte zorunlu form olduğu düşüncesi ön plana çıkar.

Elbette çevremizde algıladığımız tüm boşluklar adeta bulmacanın parçaları gibi nesneleri ortaya çıkarır. Nesneler ve boşluklar birbirlerinin varlığını yaratır. Ancak şunu da biliyoruz ki boşluğun kendisine yüklenen anlam sadece fiziksel değildir. Evet varlık gibi kendi özünü sürdürmektedir, ancak düşünsel anlam boyutu eksiktir hala. Tarihin izini sürdüğümüzde Batı’da modern dönem ile birlikte, boşluk fizik biliminin bir alt kavramı olmaktan çıkarak yeni bir kavramsal çerçeve içinde düşünülmeye başlar ve boşluğun insan varoluşuyla kurduğu ilişki üzerine odaklanılır.  

Bu dönemde Heidegger, batı metafiziğinin ontolojisine karşı yeni bir ontoloji denemesine girişir ve varlığı anlamak için “hiçlik” kavramına yönelir. “Metafizik Nedir?” adlı eserinde şu soruyu sorar: “Niçin hep varolan var da, hiç yok ? Hiç, insanın varolmasını olanaklı kılar, varlık hiçliğe tutunur, hiçlikte varlığını varlıktan alır. Hiçlik bir boşluk ve sessizliği de beraberinde getirir.” (Heidegger,2009, s.74 ) Ancak Heidegger’e göre bu boşluk ve sessizlik, bir yok olma değildir, insan varlığının kendi özüne dönüşümüdür de. Hiçliğe dair düşünceler şair Friedrich Hölderlin’in mektup roman türünde kaleme aldığı “Hyperion” adlı metinde de karşımıza çıkar:  

“İnsan nedir! diye başlıyordum; bir Chaos gibi kaynayan veya çürük bir ağaç gibi kopup dağılıveren böylesine bir varlık neden dünyada var olur da, onun olgunluğa erişmesi asla mümkün olmaz? (Hölderlin, 1965,s.56 ) Hölderlin varlığı boşluk şeklinde önümüze koyar: Varlığa erişmek onu elde etmek için önce onu kaybediriz. Ya varlık boşluğun ya da boşluk varlığın içindedir.

Aynı mektup, şöyle devam eder: “Bize hükmeden hiçliği iliklerine kadar duyan, bir hiç için doğduğumuzu, bir hiçi sevdiğimizi, bir hiçe inandığımızı, bir hiç için çalışıp, yavaş yavaş bir hiç olmak için tükendiğimizi bu kadar iyi anlıyanlar – bunu bütün gerçekliğiyle düşündüğünüz zaman yere yuvarlanıyorsanız buna ben ne yapayım? ama bak, yine de yaşıyorum”. (Hölderlin, 1965, s. 58). Burada hiçlik etrafında ortaya konan sıkıntı, korku ve ölümün insan varoluşunu hem var eden, hem de yok eden bir yanı olduğu dikkat çekicidir.

Jean Paul Sartre’a göre ise; hiçlik varlığa musallat olup, kaynağını varlıktan alır ve varlıktan öncedir. Varlık gibi kendisini sunmaz veya göstermez, varolanların varlığının boşluklarından veya çatlaklarından sızar.

O halde bizi geri iten hiçliğin boşlukta ortaya çıkan anlamı şu değil mi o zaman?: Var olanı var yapan hiçliktir, hiçlik var değildir, bilinç tarafından oldurulur.  Bilinç sürekli farklı şeyleri tecrübe etmesi ile dolar ve sürekli şekillenir. Dolayısıyla saf bir bilinçten söz etmek imkansızdır. Bilinçte sürekli doldurulması gereken bir boşluk vardır. Bunu yapan bilinç’de hiçleşir, başka bir deyişle bilinç kendi özünden hiçlik aracılığı ile kopar. O halde insanın gerçekliği varlık ile hiçlik’in bir sentezidir. Varlık bir yandan özgür, diğer yandan ise sürekli değişen özelliğiyle hiçliğin kendisidir.

Benim kanaatime göre batı felsefesi boşluğun anlamlılığına materyalist bir tutumla yaklaşmıştır. Ontolojik bir bakış açısına sahip olmak istemesine rağmen boşluğun aurasını yansıtmaktan yoksundur.

  1. Doğu Felsefesinde Boşluğun Anlamlılığı

Çin kültürü ise boşluğu içselleştirerek derin bir anlam yükler. Boşluk; saf bilince ulaşmadır. İnsan ve evren birliğine önem veren Taoizm’e göre boşluk;  nesnelerin var olabilmesi için zorunlu olandır. Bu anlamda boşluk hiçlik değildir. Aksine gerçekliğin bütünü ancak boşluk sayesinde açığa çıkar. Bedenimiz  boşluk içinde hareket eder ve boşluk her şeyin merkezinde olan Yin- Yang’ın da tam ortasındadır. Her şey boşluğun içinde olduğuna göre doluluğu ve/veya maddiyatı arzulamak nafiledir. Taoizmin öncüsü olan Çin filozofu Lao-Tzu; iç huzura ermeyi boşluğun uç noktasına varma olarak görür.

Öte yandan Zen felsefesinin temeli olan Budizm’de yaşamın birbirini tekrar eden ıstırap dolu döngüsünden kurtuluş bile bir boşluk haline geliş ile ifade edilir.  Nitekim Nirvana en yüksek boşluk halidir. Bu noktada boşluk, Taoizm’den farklı olarak hiçliği ifade eder. Zen Budizm’inde, Taoizm’deki (dünyadaki) boşluk fikri, (dünya dışındaki) hiçlik fikri ile yer değiştirir. Artık Yin ve Yang’ın ortasındaki boşlukta kalmak yerine, her şeyin boşluk olduğu bir yere geçiş hedeflenir. Bu yer Nirvana ile ifade edilir ve bir kişinin en yüce hedefi buraya erişmektir; yani orada erimek ve yok olmak.

“Boşluk’tan, yaşam soluğunun yayıldığı Kozmos doğdu,  başlangıçta hiçlik vardı. Hiçlik’in hiçbir adı yoktu. Hiçlik, tek’ten doğdu. “ (Cheng,2006, s. 58).

Zen’de varlık hiçliğin basit bir gölgesi gibidir:  Şimdi varız, yarın yokuz . Öyleyse hiçlik varlığın ortaya çıktığı boşluktur.

Çin resminin temel karakteristiği olan boşluğun arkasında da Taoist düşünce ve Zen felsefesi bulunur. Çin resim sanatında yüzeyde gördüğümüz boş alanlar sadece boşluk değildir. Boş uzam saf bir hiçliğin tezahürüdür, resmin yüzeyine çizilen basit bir çizgi bile aslında onu doğuran kaynağın, boşluğun gücünü ifade eder.

https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/a/a9/Stroll_About_InSpring.jpg
Zhan Zigian, İlkbahar’da Yolculuk

Zhan Zigian, İlkbahar’da Yolculuk

Zhan Zigian’ın “İlkbahar’da Yolculuk” adlı resmine baktığımızda bir manzara ve bu manzaranın ortasında bırakılmış boş bir alan görürüz. Bu kompozisyon genel olarak Çin resim sanatının bir tavrıdır ve izleyicinin hayal gücü ile doldurması beklenir. Resimde boşluk görünür bir dünyadan görünmez bir dünyaya ulaşma olanağı veren bir bağlantı olarakta bir temsiliyet taşır.

İslam filozoflarından Farabi ise boşluğu varlık üzerinden tanımlar: “Her şey her şeyle dolmuştur; hiç boşluk yoktur”. Tezahür etmeyen boşluk ve sessizliktir… yani tezahür eden dünya; fani ve izafidir, yokluk yani tezahür etmeyen; ebedi ve mutlak olandır. Boşluk sadece bedeni olanı değil, şekli olan her şeyi de dışta bırakır.  Dünya tezahür eden her şeyi imkânsız kılar. Boşluk tabii ki yokluğun tümü değildir, bilakis onun salt bir görünümüdür”.( K.El-Rouayhep, S. Schmidtke, 2020, s.49)

Boşluğun bir gerçeklik olarak görülemeyeceğini ileri süren İbn-i Sina ise; eğer boşluk bir gerçeklik olsa bir sınırının olması gerektiğini, ancak boşluğun boyutundan ve sınırından bahsedilemeyeceğini dile getirir. İbn-i Sina boşluğu mutlak bir varlık olarak görmez, ancak mekândan ve doluluktan söz eder.

Doğu felsefesi boşluğun anlamlılığına dönüştürücü gücü olan ve sonsuz bir var varoluşu barındıran büyüleyici tinsel bir tutumla yaklaşmıştır. Varlık boşluğun bağrında çiçek açmayı beklemektedir. Boşluk emsalsiz bir şekilde esin kaynağıdır. Açıkcası doğu’da uzun yıllar kapitalizmin batılı anlamda oluşmamasının arkasında bu temel düşüncenin yattığını söylemem pek yanlış olmayacaktır.

Kaynakça

Berger, J. (2017), Sanatla Direniş, çev: A. Biçen, İstanbul: Metis Yayınları.

Berger, J. (2011), Görünüre Dair Küçük Bir Teoriye Doğru Adımlar, çev: B.Somay, İstanbul, Metis Yayın

Greenberger, A (2020), Edward Hopper Article, artnews.com

Russel, B. (2016), Batı Felsefesi Tarihi, çev: Fethi.A, İstanbul, Alfa Yayıncılık

Cheng, F. (2006), Boşluk ve Doluluk: Çin Resim Sanatının Anlatım Biçimi, çev.Özsezgin.Y, Ankara, İmge  Kitapevi

Deleuze, G. , Guattari, F. (1996), Felsefe Nedir?, çev: Turhan Ilgaz, İstanbul, YKB

Kara, Devabil. (2016), Boşluğun Anlamlılığı, devabilkara.com

K.El-Rouayhep, S. Schmidtke (2021), İslam Felsefesi, çev.Yalçınkaya.M, İstanbul, Litera Yayıncılık

Giacometti, A. (2015), Yazılar, çev. Aykut Derman,  İstanbul, YKB

Heidegger, M. (2009), Metafizik Nedir?, çev. Yusuf Örnek. Ankara: TFK

Hölderlin, F. (1965), Hyperion, çev. Melahat Togar. İstanbul: M.E.B  

Kranz, W. (1984), Antik Felsefe, çev. Suad Y. Baydur, İstanbul, Altıkırkbeş Yayınları.

Watson, B (1999), Zen Teachings of Master Lin Chi, Colombia University

Woolf, V. (2017),  Kendine Ait Bir Oda, çev: Özkulahç.E.T, İstanbul, İndigo Kitapevi

Le Guin, U.K. (2018), Lao Tzu: Tao Te Ching Yol’a ve Yolun Gücüne Dair, çev. Bülent Somay, Ezgi Keskinsoy, İstanbul, Metis

Maistre, de X. (2010), Odamda Seyahat Odamda Gece Seferi, çev. Ceylan Gürman, İstanbul, İletişim

Palmer, M, (2000), Yin ve Yang, çev: N. Güder, İstanbul, Dharma Yayınları

Sartre, J. P. (2009), Varlık ve Hiçlik: Fenomenolojik Ontoloji nemesi, çev. Turhan Ilgaz, Gaye Çankaya Eksen, İstanbul, İthaki

Tzu,L (2018), Yol ve Erdem, çev. Bal,D, İstanbul, Maya Kitap

Share Button

Hakkında KolajART

KolajART, çağdaş sanatın güncel üretimlerini, eleştirel düşünceyi ve sanat yazarlığını bir araya getiren bağımsız bir uluslararası çevrim içi sanat platformudur. Dergi, 2013 yılının Kasım ayında DekolajART adıyla kurulmuş, ancak bir takım yaşanan sorunlar nedeniyle 2014 yılının Ocak ayından itibaren KolajART adıyla yayın hayatını sürdürmeye başlamıştır. Türkiye'nin ilk plastik sanatlar odaklı çevrim içi dergilerinden biri olan KolajART, dijital ortamda sanat yazarlığı ve eleştirisinin gelişimine katkı sunan öncü yayınlardan biridir. Kuruluşundan bu yana yalnızca yerel bir sanat ortamının sesi olmakla yetinmeyip, sınırları aşan bir bakış açısıyla hareket eden dergi, farklı coğrafyalardan sanatçıların, küratörlerin ve düşünürlerin katkılarına açık bir yayın politikası benimsemiştir. Bu yönüyle KolajART, Türkiye merkezli olmakla birlikte, içerik ve ilgi alanı bakımından ulusal sınırların ötesine uzanan, çok dilli ve çok kültürlü bir okur-yazar kitlesine hitap eden bir mecra hâline gelmiştir. Bağımsız ve kâr amacı gütmeyen bir web yayını olarak KolajART; sergi değerlendirmeleri, sanatçı söyleşileri, kuramsal incelemeler ve sanat tarihi perspektifinden yorumlarla Türkiye'de ve dünyada çağdaş sanat ortamına eleştirel ve düşünsel bir katkı sunmayı amaçlar. Dergi, yalnızca İstanbul, Ankara ya da İzmir gibi Türkiye'nin sanat merkezlerinde gerçekleşen etkinlikleri değil; Berlin, Paris, Vietnam, New York ve Palermo gibi uluslararası sanat sahnesinin nabzının attığı şehirlerdeki bienaller, sergiler ve sanat fuarlarını da takip ederek, okurlarına küresel çapta bir sanat gündemi sunmaktadır. Farklı kuşaklardan sanatçıları, araştırmacıları ve sanat yazarlarını —yerli ve yabancı fark etmeksizin— ortak bir tartışma zemininde buluşturan dergi, güncel sanatın eleştirel hafızasını oluşturmaya yönelik süreklilik taşıyan önemli bir dijital arşiv ve paylaşım alanı niteliği taşır. Bu bağlamda KolajART, yalnızca bir yayın organı olmanın ötesinde, Türkiye ile dünya sanat çevreleri arasında bir köprü işlevi gören, disiplinlerarası ve sınır ötesi bir düşünce platformu olarak konumlanmaktadır.

Yorumlar kapatıldı.