
Birinci Bölüm
Klasik ve Romantik Terimleri[1]
Çeviren: Deniz Gökduman
Klasik ve romantik sözcüklerinin hiç tanımlanamayacağı, hatta tanımlanabilse bile bundan pek bir yarar sağlanamayacağı sıkça söylenir. Fakat bu tanımlayamama ya da tanımlamak istememe hâli, Rousseau’dan Bergson’a[2] uzanan ve çözümleyici zekâyı—Wordsworth’ün[3] “ayırımları çoğaltan sahte ikincil güç” dediği şeyi—gözden düşürmeye yönelen bir hareketin yalnızca bir yüzü olarak da görülebilir. Oysa bu konuda Rousseau ya da Wordsworth’ten çok Sokrates’in[4] yanında duranlar, özellikle de bugün olduğu gibi kaotik dönemlerde, tanım yapmanın öneminde ısrar edecektir; çünkü böylesi dönemlerin en belirgin özelliği, genel terimlerin sorumsuzca kullanılmasıdır. Sokratik ölçüte göre bir tanım, soyut ve metafizik değil, deneyime dayalı olmalıdır; yani bir sözcüğün ne anlama gelmesi gerektiğine dair kendi kanaatimizi değil, geçmişte gerçekten ne anlama geldiğini yansıtmalıdır. Matematikçiler zaman zaman kendi tanımlarını oluşturmakta serbest olabilir; fakat klasik ve romantik gibi, yalnızca bir ülkede değil birçok ülkede sayısız kez kullanılmış sözcükler için böyle bir yöntem kabul edilemez. Gözümüzü bu sözcüklerin gerçek kullanımından ayırmamalıyız. Kullanımda belli bir ölçüde tuhaflığa elbette izin verilebilir. Beaumarchais’nin[5] klasiği barbarlıkla eşanlamlı kullanması buna örnektir.[6] Bu tür ara sıra ortaya çıkan sapmalar bir kenara bırakılabilir; ancak klasik ve romantik gibi sözcüklerin temel kullanımlarında yalnızca karmaşa ve tutarsızlık buluyorsak, sözlerinin anlaşılırlığını önemseyenlerin tek yapması gereken, bu kelimeleri sözlüklerinden çıkarmaktır.
Sokratik bir tarzda tanım yapabilmek için iki şey gereklidir: Görünüşte birbirinden farklı olan şeylerde ortak bir öğeyi görebilmeyi öğrenmek ve aynı zamanda görünüşte benzer olan şeyleri birbirinden ayırt edebilmektir. Hepimizin bildiği bir örnekle, Newton[7] bu ilk süreci uygulayarak bir elmanın düşüşü ile bir gezegenin hareketinde ortak bir unsur görmüştür. Aynı şekilde, edebiyat alanında bir Newton olmak gerekmeden de romantik sözcüğünün bütün temel kullanımlarında olduğu kadar klasik sözcüğünün temel kullanımlarında da ortak bir öğe bulunabilir; her ne kadar özellikle romantik sözcüğünün uygulandığı bazı şeyler, itiraf etmek gerekir ki, bir elmanın düşüşü ile bir gezegenin hareketi kadar birbirinden uzak görünse de. İlk adım, görünüşte bu kadar farklı görünen iki ya da daha çok şeyi birbirine bağlayan o “bir şeyi” fark etmektir. Daha sonra, bu birleştirici özelliğin kendisini daha da genel bir şeye geri götürme gereği doğabilir; bu işlem böylece sürdürülerek, mutlak olana değil—çünkü mutlak olan her zaman elimizden kaçacaktır—ama Goethe’nin[8] “ilk ya da altta yatan fenomen” (Urphänomenon) dediği şeye ulaşılabilir. Yanlış tanımların verimli bir kaynağı, birbiriyle ilişkili olgular grubunda aslında ikincil olanı birincilmiş gibi almaktır—örneğin, romantizmin merkezî olgusu olarak Orta Çağ’a dönüşü görmek gibi. Oysa bu dönüş yalnızca bir belirtidir; romantizmin “ilk fenomeni” olmaktan epey uzaktır. Gerçekten de romantizmin karmaşık ve eksik tanımları tam da buradan doğar: Romantik olsa da merkezî olmayan, yalnızca çevrede yer alan bir unsuru merkeze yerleştirmeye çalışırlar; böylece bütün konu perspektiften çıkar ve çarpıtılmış hâle gelir.
O hâlde benim amacım, kısa bir tarihsel incelemeyle bağlantı içinde, klasik ve romantik sözcüklerinin çeşitli kullanımlarında ortak olan unsuru elimden geldiğince belirlemektir. Ardından, benzerlikleri böylece ele aldıktan sonra, tanımlama sanatının ikinci bölümüne geçerek bu kez tarihsel bir yaklaşımla farklılıkları inceleyeceğim. Çünkü benim konum romantizm genel olarak değil, romantizmin belirli bir türüdür; üstelik bu romantizm türü, klasisizme bütünüyle değil, klasisizmin belirli bir türüne karşı bir tepki olarak görülmelidir.
[1] Babbitt, I., Rousseau and Romanticism, Hougton Mifflin Company, 1919: Boston & New York
[2] Henri-Louis Bergson: (d. 18 Ekim 1859, Paris – ö. 04 Ocak 1941, Paris), Fransız filozoftur.
[3] William Wordsworth: (d. 07 Nisan 1770 – ö. 23 Nisan 1850), Romantik dönemin önde gelen şairlerindendir.
[4] Sokrates, Batı felsefesinin kurucularından biri olarak kabul edilen ve ahlaki düşünce geleneğine öncülük eden Atinalı bir Yunan filozoftur.
[5] Pierre-Augustin Caron de Beaumarchais: (1732–1799), Fransız yazar, oyun yazarı, müzisyen, yayıncı ve diplomat.
[6] Bkz. Essai sur le genre dramatique sérieux adlı eseri.
[7] Isaac Newton: (04 Ocak 1643, Woolsthorpe by Colsterworth – 31 Mart 1727, Kensington), İngiliz fizikçi, matematikçi, astronom, mucit, simyacı, teolog ve filozoftur.
[8] Johann Wolfgang von Goethe: (28 Ağustos 1749, Frankfurt – 22 Mart 1832, Weimar), Alman hezarfen, edebiyatçı, siyasetçi, ressam ve doğa bilimcidir.
