
Genco Gülan, Dört Gözlü Venüs
Sayın Genco Gülan, KolajART sayfalarında kaleme aldığım “Retorik Estetik: Çağdaş Türk Sanatında Plastik Dilin İğdiş Edilmesi ve Kavramsal Enflasyon” başlıklı makaleme yönelik paylaştığınız Beş maddelik düşüncelerinizi büyük bir ilgi ve memnuniyetle okudum. Sanat dünyamızın bu tür entelektüel tartışmalara, derinlemesine anlamaya çalışarak yapacağımız fikir alışverişlerine her zaman ihtiyacı var.
1990’ların sonunda Akademi önünde manifesto dağıttığınız o heyecanlı günlerden bu yana Türk çağdaş sanatına sunduğunuz katkıları ve yenilikçi arayışlarınızı takip etmekteyim. Sayın Gülan, ortaya koyduğunuz maddeleri incelediğimde, benim makaledeki felsefi kaygılarımı ve estetik çıkış noktamı biraz eksik ya da tek taraflı yorumladığınızı hissettim. Sanıyorum ki gözden kaçan temel bir nokta var: Ben felsefe eğitimi almış, felsefe ve sanat tarihiyle uğraşan bir yazarım. Dolayısıyla doğam gereği, kavramsallığa, sanatın düşünsel arka planına ve kuramsal açılımlara son derece yakın bir yerde duruyorum. Benim itirazım kavramsal düşünceye değil, kavramsal sanat pratiklerinin bazen biçimsel ve özgün derinliği gölgeleyecek şekilde endüstrileşmesinedir.
Dile getirdiğiniz beş madde üzerinden, aslında sanatımızın ortak geleceği adına neyi dert edindiğimi daha açık ve yapıcı bir dille paylaşmak isterim:
1. Fikirlerin Değeri ve Plastik Dilin Dengesi (1. ve 2. Maddelerinize Dair)
Çağdaş sanatta estetik deneyimin yalnızca duygularla başlamak zorunda olmadığını, Duchamp’tan bu yana yaklaşık bir asırdır doğrudan fikirlerle de sanat icra edilebildiğini söylüyorsunuz. Günümüzde sanat yapmanın sadece plastik bir form inşası demek olmadığı konusunda size tamamen katılıyorum. Ancak felsefe eğitimi almış bir gözle baktığımda, sanatın geçirdiği bu radikal dönüşümün bir metamorfozdan ziyade, modernitenin logosentrik epistemolojisine yönelik köktenci bir yapı söküm (dekonstrüksiyon) hamlesi olduğunu görüyorum. Dolayısıyla ben estetiğin evrildiğinin ve kavramın ontolojik gücünün son derece farkındayım. Benim dikkat çekmek istediğim nokta; yapıtın plastik ve duyusal dilini tamamen arka plana iterek, zayıf kalmış üretimlerin üzerini örtmek için kuramsal açıklamaların adeta bir “entelektüel kılıf” haline getirilmesidir. Sanatı yalnızca bir fikir jimnastiğine indirgediğimizde, nesnenin kendi varoluşsal çığlığını ve görsel gücünü zedeleme riskiyle karşı karşıya kalıyoruz. Benim “kavramsal enflasyon” dediğim şey, fikrin yüceliği değil, içi boşaltılmış kelime yığınlarının yapıtın önüne geçmesidir.
2. Zanaat, Emek ve Fenomenolojik Süreç (3. Maddenize Dair)
Sanat ile zanaatı tamamen ayrı kompartımanlara koyuyor, yaratım sürecindeki bedensel/fiziksel emeği spora benzeterek aralarında doğrudan bir ilişki olmadığını savunuyorsunuz. Harika bir Murakami alıntısıyla da tezinizi desteklemişsiniz: “Koşmasaydım yazamazdım.”
Aslında bu alıntı bile benim anlatmak istediğimi, yani sanatın fenomenolojik (görüngübilimsel) boyutunu çok güzel özetliyor. Murakami’nin yazmak için koşuya, yani bedensel bir disipline ve adanmışlığa ihtiyaç duyması gibi; sanatçının da fikrini somutlaştırırken malzeme ile kurduğu o fiziksel, duyusal ve plastik bağ çok kıymetlidir. Sanatı malzemesinden, formundan ve elin emeğinden tamamen yalıtıp sadece masabaşı bir zihinsel tasarıma dönüştürdüğümüzde, sanatın o kadim ve büyüleyici “yapma/inşa etme” sancısını, yani nesnenin dünyaya eklemlenme anındaki ontolojik değerini gözden kaçırmış oluyoruz.
3. Özgürlük ve Küratöryel Yönlendirmenin Görünmez Yüzü (4. Maddenize Dair)
Sanatçının tanım gereği üzerinde hiçbir hegemonya kurulamayacak bir figür olduğunu belirtmişsiniz. Keşke sanat dünyasının gerçekleri her zaman bu idealist ve romantik tanıma tümüyle sadık kalabilseydi.
Bugün çağdaş sanat ekosisteminde hepimiz görüyoruz ki; kimi zaman baskın sergi metinleri, küratöryel yönlendirmeler ve piyasa beklentileri sanatçının özgür iradesinin önüne geçebiliyor veya onu sınırlandırabiliyor. Benim makaledeki feryadım da tam olarak bu görünmez sınırlandırmalara yöneliktir. Yapıtın kendi plastik sesini kısmaya çalışan, izleyiciye ne hissetmesi gerektiğini peşinen dikte eden o “sözün heyulası” karşısında sanatçının özerkliğini koruması gerektiğine inanıyorum. Sanatçı üzerinde kurulan bu kuramsal baskıyı görmezden gelmek, bizi gerçek bir özgürlüğe ulaştırmaz.
4. Özgünlük, Görecelik ve Küresel Etkiler (5. Maddelerinize Dair)
Yerelliğin asla bir özgünlük garantisi olmadığı ve coğrafi işaretlerin kontrol edilmesi gerektiği yönündeki esprili ve haklı uyarınızı tebessümle okudum. Bu konuda haklısınız; körü körüne bir yerellik güzellemesi bizi sadece taşralılığa götürür.Ancak benim kastettiğim özgünlük coğrafi sınırlarla değil, epistemolojik bir duruşla ilgilidir. Batı dünyasında üretilen güncel teorileri ve teknolojik gelişmeleri kendi toprağımızın, kendi kültürel belleğimizin süzgecinden geçirmeden doğrudan kopyaladığımızda, ortaya taklit bir çağdaşlık çıkıyor. Gerçek özgünlük, küresel olanla bağ kurarken kendi iç sesimizi ve plastik geleneğimizi de o potada eritebilme becerisidir.
Sayın Gülan; felsefe ve kavramsal düşünceye bu kadar yakın duran bir yazar olarak, ben çağdaş sanatın estetik dönüşümüne ya da sizin gibi değerli sanatçıların yeni arayışlarına asla karşı değilim. Ben sadece, sanatın o kendine has plastik dilinin, kavramların ağırlığında kullanılmaması sonucunda kavramsal aşırılıklar arasında kaybolup gitmesinden endişe duyuyorum. Siz sanatı zekice kurgulanmış fikirlerin ve teknolojinin uçsuz bucaksız dünyasında ararken; ben o fikirlerin etle kemiğe büründüğü formun, nesnenin ve insan emeğinin estetik bütünlüğünü korumaya çalışıyorum. Bu yapıcı fikir ayrılığı da sanıyorum ki sanatımızın en büyük zenginliğidir.
Saygılarımla ve dostlukla,
