Güngör Güner, Çanakkale Seramik Müzesi’nin açılışında kişisel bir sergi gerçekleştiriyor. Sergi, Güner’in 50 yıllık sanat serüveninden çağdaş ve geleneksel seramik eserlerinden yapılmış seçkiyi, Mart ayı sonuna kadar izleyicilerle buluşturuyor. Sanatçının şu anda müzenin göbek taşında sergilenen heykeli, “Lark Book” kitap serisinde en iyi 500 seramik heykel arasına girmiş. Sanatçı ile yaptığımız söyleşide Çanakkale Müzesi’nde açtığı sergi, galeriler, seramik sanatı ve seramik eğitimi gibi konular üzerine konuştuk.
Hülya Küpçüoğlu: Çanakkale Seramik Müzesi’ndeki serginizin oluşumu nasıl gelişti?
Güngör Güner: 2010 yılında Seramik Federasyonu’nun düzenlediği bir seramik kongresi gerçekleştirildi. Ben de bu kongrede ‘Suyu Sergiliyorum’ konulu bir bildiri sundum. Çanakkale’den de 2 kişi kongreyi izlemeye gelmiş ve benim konuşmamı da dinlemişler. Sayın Cevat İnce ve Övgü Gökdağ bildiri sonrası benimle konuşmak istediklerini söylediler. Çanakkale’de tarihî bir hamam olan Er Hamamı’nda bir Seramik Müzesi açma projeleri olduğundan bahsettiler ve Cevat Bey ‘Heykelinizi bize hibe etmeniz durumunda, onu göbek taşında sergilemeyi çok isterim.’ dedi. Bir insanın Çanakkale’den gelip, bu yapıtımın altını çizmesi beni esir aldı. Kabul ettim. Sonra Çanakkale’de de bir sempozyum düzenlediler ve o sırada söz konusu hamamı gezdik. Biz gezerken harabe idi. 2013’te ancak gerçekleşti proje. Müzenin açılışında çağdaş bir seramik sergisi olması da isteniyordu. Projeyi gerçekleştiren grup içerisinde, 18 Mart Üniversitesi’nde yardımcı doçent olan seramik sanatçısı Halide Okumuş da vardı. Teklif sanırım onun fikri idi. Bana makul geldi. Sonuçta ben Türkiye’nin ikinci kuşak akademik eğitim almış en yaşlı seramikçilerinden birisiyim. İyi ki de ‘olur’ demişim.
H.K.: Biraz geriye dönmek istiyorum. Amerika, Almanya, Hollanda, Danimarka ve Japonya’da bulundunuz ve çalışmalar yaptınız. Seramikte işin neresindeyiz?
G.G.: Ülkemizde seramikte kat edilen yol oldukça fazla. 1960’larda seramik endüstrisi yoktu. İnanın bir tuvalet taşı almak için insanlar sıraya girerlerdi. 1960’lardan sonra seramik üretimi başladı. Bu açıdan endüstri çok ilerledi ama sanatsal seramikte neredeyiz? Üzülerek söylüyorum, hemen her üniversitede seramik bölümü olmasına karşın, çoğunluk seramik ıskalanarak seramik yapılmak isteniyor.
H.K.: Iskalanarak seramik yapmak ne demek?
G.G.: Seramik yapmadan seramik yapmak demek. Seramik teknoloji çamur, sır, fırın, pişirim ve tornadır benim için. Tornasız bir seramik eğitimi olmaz. Yapmayabilirsiniz ama bilmeniz gerekir. O bizim kalemimiz, matematiğimiz ya da çamurla arkadaş olmamız anlamına gelir! Bu olgu ve diğerleri ıskalanarak seramik eğitimi bence biraz eksik kalır.
H.K.: Eğitimde hatalar oluyor diyorsunuz… ?
G.G.: Yurtdışında böyle bir staj yapma olanağı bulduğum ve buna inandığım için benim öğrencilerimin hepsi torna çekmeyi bilir. Bazıları benden daha iyi de torna da çeker! Arada öğrenciliği sürecinde hiç torna çekmemiş mezunlarla karşılaşıyorum. Bence bu temel seramik eğitiminin bir parçasıdır. Eğitim sürecinde öğrenci bununla tanışmalıdır. Sonrasında seçim onundur. Kullanır ya da kullanmaz. Şu da var; Türkiye’de Seramik öğrencilerinin büyük bir oranı seramikçi olma sevdasında değil. Genelde, önemli olan bir üniversiteye kapağı atmaktır! Benim çok sayıda öğrencim oldu. Çoğunun hedefinde seramikçi olmak yoktu. “Ben seramikçi olacağım.” diyen çok azdır. Çok parlak öğrencilerim de olmuştur. Seramik yapmak da istemişlerdir. Ama koşullarla baş edemeyip, başka sahalara yönelip çok başarılı olanlar mevcuttur.
H.K.: 1980’li ve 90’lı yıllarda Türkiye’de galericilik ilerledi ve gelişti. Galeriler seramik sanatına nasıl bakıyorlar?
G.G.: Hiçbiri sıcak bakmıyor. Ben de çok ilgilenmiyorum. Bu sözle olacak bir şey değil, inanmak lazım. Ama mesela 1960’lı yıllarda durum farklıydı. Çünkü 60’lı yıllarda ve sonrasında seramik dünyada modaydı. Picasso, Matisse ya da Leger gibi sanatçılar seramik yapıyorlardı. O hareket Türkiye’ye de yansımıştı. Bir de Füreya’nın seramik yapması da pek çok kişinin dikkatini çekmişti.
H.K.: Yurtdışında nasıl galeriler ve seramik sanatı arasındaki diyalog?
G.G.: Örnek vermek gerekirse Japonya’da işlerin yolunda olduğu gözüküyor. Zaten seramik orada kutsaldır, bir yaşam biçimidir. Ben dünyanın hiçbir yerinde Japonya’daki kadar seramik sanatına değer verildiğine tanık olmadım. Ama derler ki; uçuk-kaçık seramik yapmayı biz Amerikalılardan öğrendik! Örneğin Almanya’nın ‘Tuz Sırlı Seramik’ ya da bizim bir Çini geleneğimiz var, ancak Amerika’nın geçmişinde böyle bir gelenek olmaması onları sıra dışı seramik yapma konusunda özgür ve öncü yaptı. Klasik seramiğin dışına çıktılar ki çıkılmalı bence de. Sanatta zaten sınır diye bir şey yoktur. Amerika’da başlayan sıra dışı serbest seramik yapıtlar furyasında Japonlar geleneklerinden de edindikleri güçle bana göre Amerikalıları çoktan aşmışlardır.
H.K.: 2000’li yıllarla birlikte Türk çağdaş sanatındaki hareketten seramik hiç mi etkilenmedi?
G.G.: 2000’li yıllardaki olumlu hareket daha çok resim sanatında kendini gösterdi. Seramik için tam aksi olduğu dahi söylenebilir. Daha önceden değindiğim gibi 60 yıllardan itibaren mimarîde sanatsal seramik yer alabiliyordu, birçok küçük atölye de dolayısı ile hayatta kalabiliyordu. Seramik bağlamında bir talep olmaması doğal olarak seramik sanatçılarının da üretkenliğini kısıtladı. Buna direnebilen az sayıda sanatçı var. Üretkenlik azalınca seramik daha az göz önünde bulundu, böyle bir kısır döngü oluştu.
H.K.: Az önce Japonya’nın seramikte bir numara olduğunu söylediniz. Seramik sanatında ilk 3 ülke sıralaması yapsanız, başka hangi ülkeler bu listeye girer?
G.G.: Japonya, Kore ve Çin. Ben Kore’yi gördüm. Onlar da çok iyi ki Japon’lar seramiği Koreliler’den öğrendiklerini söylerler ama bence Japonya bu ülkeler arasında yine de bir numaradır. Onların yaşam felsefelerinde seramik var. Mesela Avrupalı içkiyi cam bardakta içer. Japonlar milli içkileri olan sakeyi seramik bir kadehten içerler. Ya da çay seremonilerinde de el yapımı seramik çanaklar kullanılır. Özellikle o kullanılan kaplar, imzalı ve salt elde yapılmış seramikse çok değerlidir. O tür kaplar seremoniyi gerçekleştiren ev sahibinin övünç kaynağıdır. Evdeki bir Picasso ile ne kadar övünebilirseniz bir çay çanağı ile de o kadar övünebilirsiniz. Ayrıca tüm Avrupa ülkelerinde bireysel seramiğin diğerlerinden farkı algılanmakta ve ona göre değerlendirilmektedir. Çanakkale’de açılmış olan Seramik Müzesi kuşkusuz bu bağlamda atılmış umut verici bir yaklaşımdır. Bakın Türkiye’de iyi seramikçi sayısı hiç de az değil, ancak talep eden sayısı seramikçi sayısından az.
H.K.: Peki bu listede Türkiye kaçıncı sırada olur?
G.G.: Sondan 3.
H.K.: Yapmayın…
G.G.: Yok, yok değişti… Şimdilerde mesela benim seramik heykelimin de ilk 500 seramik heykel içerisine girmesi ki o kitapta benden başka iki Türk seramikçi daha var: Mutlu Başkaya, Kemal Tizgöl. Eskiden böyle şeylere rastlamazdık. İletişim kolaylaştığı için internetten haberimiz oluyor bu tür seçimlerden. Okullardan çıkan az sayıda seramik sanatçısı Türkiye’yi dünya platformuna taşıyor. Mesela benim gençlerden favorilerim Deniz Onur Erman, Pınar Balkan, Yeşim Bayrak. Şu anda adı aklımda olmayan hatırı sayılır bir dizi seramik sanatçımız var. Uluslararası platformlarda adımız daha çok duyuldukça dünya sıralamasındaki yerimiz yükselecektir. Bence yurt içindeki algı seviyesinin yükselmesi çağdaş Türk seramiğinin ihtiyaç duyduğu ana eksikliktir.
H.K.: Seramik müzesindeki serginize dönmek istiyorum, 50 yıllık süreçten bir seçki yaptınız. Hem çağdaş hem geleneksel seramiği bir arada sergilediniz.
G.G.: Evet, biraz da mekânın olanaklarına göre seçim yaptım. Ayrıca ben seramiğin kendi geleneğine saygılı bir seramikçiyim. Benim sergilerim genellikle böyledir. Ben hep diyorum ki ‘Benim stilim stilsizliğimdir’. Seramik çok yönlü bir dal. Ben de her dalda at koşturmak istiyorum. Hoca olduğum için zaten çok yönlü olmam gerekiyor. Ve böyle olmamı engelleyemediğim, hem geleneğe hem çağdaşa saygı duyduğum, sevdiğim için kendimi kısıtlama zorunluluğu hissetmiyorum.
H.K.: Sizin Anadolu çömlekleri ile ilgili kitabınız da var.
G.G.: 1962 yılında Alman dostlarım (Stelzig ailesi) Anadolu’yu gezmek istediler ve ben de onlara eşlik ettim. Bursa’da Mustafa Kemal Paşa ilçesine gittik. Bir baktım orada ustalar gümbür, gümbür sırlı seramikler yapıyorlar. Bizim çömlekçilerin çoğu aslında sır bilmez. Biz ise İstanbul’da malzeme konusunda sıkıntı çekiyoruz o dönemde, ama Mustafa Kemal Paşa’da sıkıntı yok. Konuyla ilgili bir araştırma yapma fikrimin tohumları o gezide atılmış oldu. Belgeleme konusunda Alman dostlarımdan çok şey öğrendim. Çünkü Bay Stelzig elinde film makinesi, fotoğraf makinesi sürekli çekiyordu. Bizim belki yüzüne bakmadığımız nesnelerin fotoğraflarını çekiyor ve çok keyifleniyordu. Bu birlikteliğin ve etkilenmenin sonucunda fotoğraf makinesi ile Anadolu’yu gezip çömlekçilerle ilgili bir araştırma yapmayı o gün hedefledim. Ama bunu hemen gerçekleştiremedim. Eğitim amaçlı yurt dışına çıktım. On yıl sonra 1972’de Türkiye’ye döner dönmez bir Alman arkadaşımla ilk Anadolu araştırma gezilerine başladık. Ben sonra tek başıma devam ettim. İyi ki de bu araştırmayı yapmışım, kimsenin haberi yoktu o döneme kadar Anadolu’da çömlek yapan köylü kadınlar bulunduğundan. Beş yıl boyunca her yaz Anadolu’nun bir bölgesine gidip araştırdım. Araştırmamı bitirdikten ancak on yıl sonra, araştırmamın kitap olarak basılabilmesi gerçekleşti. Çünkü uzun süre basacak yayın evi bulamadım. Türkiye’de bazı şeylerin gerçekleşmesi maalesef uzun zaman alıyor. Bu kitap sonra çok sayıda öğrenci için anahtar bir kitap oldu. Ben kitabımda bir Anadolu Çömlekçi Haritası çıkardım sonra başka arkadaşlar tez konusu olarak bir yöreyi ele alıp detaylı olarak çalıştılar.
H.K.: İlginç anekdotlar var mı hazırlık süreci ile ilgili?
G.G.: Babam, ilkokul öğretmeni idi. ‘Araştırma yapacağım, diyorsun ama hiçbir şey yapmıyorsun, ne zaman yapacaksın?’ diyordu. Bir gün kendisi Beyazıt Kütüphanesi’ne gitmiş. Orada araştırma yapmış ama maalesef çok az veri elde edebilmişti. ‘Böyle oturmakla olmaz, sorular hazırlaman lazım.’ dedi. Soruları her vilayete göndermemi söyledi. Vilayetlerin yıllıklarına bakmamı önerdi. Tüm vilayetlere 30 soruyu kapsayan anket yazısını, adresli ve pullu zarfla birlikte yolladım ki bu da babamın fikri idi. “Aksi hâlde yanıt alamazsın” dedi. Adresli ve pullu zarfa karşın yarısından cevap geldi yarısından gelmedi. Yukarıda değindiğim gibi ben Bursa- Mustafa Kemal Paşa’yı gördüm; ama Bursa’dan gelen cevapta Bursa’da seramik yapılmadığı yazıyordu. Bursa’nın, yanı başındaki ilçesinde bir çömlekçiler sokağının bulunduğundan ve orada ciddî bir üretim yapıldığından haberleri yoktu. Gezim sırasında bir çömlekçiden, diğer bir çömlekçinin adresini öğrendiğim çok oldu.
1988 yılında basılan kitabım “Anadolu’da Yaşamakta Olan İlkel Çömlekçilik” baskısı tükendiği için piyasada bulunmuyor, ama Türkiye de yaşayan bir Alman (Roman Müller kitabımı internete taşıdı. İnternette bulunabiliyor.
H.K.: Çömlek koleksiyonu yapmaya da o süreçte mi başladınız?
G.G.: Evet, gittiğim her yerden çömlek alıyor ve otobüsle Harem’e gönderiyordum. Oradan babam alıyordu. O çömleklerin hepsini babam Harem’den eve taşımıştır.
H.K.: Seramik adına, seramik eğitimi adına önerileriniz neler?
G.G.: Bu işi ancak gerçekten seven yapabilir. Her üniversitede seramik bölümünün olması doğru değil. Dünyada da sayısı azaltılıyor ve mezun ettikleri kadar öğrenci alıyorlar. Biz de bir enflasyon var. Bu çocuklar okulda seramik yapıyorlar ve sonra isteseler de yapamıyorlar. Çünkü atölye gerekiyor, fırın gerekiyor. En önemlisi talep gerekiyor. Talebi de sizin bizzat oluşturmanız gerekiyor. Bu sorunları halletmek gerçekten bir özveri ve çaba gerektiriyor. Bunu başarabilen az sayıda seramikçi kuşkusuz var. Ama çoğunluğunu yaşam koşulları başka dallara itiyor. Benim gibi öğretim elemanı olarak çalışanların tabii ki istedikleri doğrultuda çalışabilmeleri şansı daha fazla. Bu şansımızı iyi kullanmamız gerekiyor.




