IŞIL SAVAŞER: TÜRK RESİM SANATINDA SOYUTLUK ALGISI

Share Button

Türkiye’de 1950’den itibaren yaşanan gelişmelere bakacak olursak, II. Dünya Savaşı’nın sona erdiği, çok partili dönemin başladığı ve çeşitli toplumsal, siyasal değişimlerin yaşandığı 1950’ler Türkiye’sinde toplumsal gerçekçilik anlayışını benimseyen ve soyut resimler yapan ressamların varlığı görülmektedir. 1950’li yıllar, soyut resmin Türkiye’ye girdiği yıllardır. 1930’lardan 1955’e kadar yapılan çalışmalarda renkten çok biçim bozmaları

DEVAMINI OKUYUN
Share Button

Utku Varlık, Böyle Buyurdu Pinot

Share Button

Biliyorum çağımız bir sürü “Zerdüşt” dolu; varoluşlarında iğreti duranların paranın gücüyle sanata müdahale etmeleri, kendi kanunlarıyla müzeler açıp yine o beğeninin anıtlarını dikmeleri kimseyi şaşırtmıyor! Fransa’da geçen yıldan bu yana epey gürültü koparan olay: Amerika’lı artist Jeff Koons’un Paris kentine yaptığı bir gönderi; Kasım 2015 de Paris’te yaşanan terörizme duyusal bir ilinti taşıyan anıtını zorla hediye etmek etmek istemesi!

DEVAMINI OKUYUN
Share Button

Prof. Dr. Ulaş Başar Gezgin: Le Cong Thanh (1932-2019): Vietnamlı Kadınların Heykeltıraşının Ardından

Share Button

Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin, ulasbasar@gmail.com

Twitter: ProfUlas

Vietnam’ın üçüncü büyük şehri Danang’da doğmuş olan, kadın heykelleri ve resimleri ile tanınan Le Cong Thanh (Vietnamca yazılışıyla ‘Lê Công Thành’), dünya değiştirmesinin ardından çeşitli etkinliklerle anılıyor. Thanh, Danang’ın en çok tanınan sanatçısı(ydı); birçok heykeli Danang kumsallarını ve parklarını güzelleştirmeye devam ediyor. Heykellerinde, kadın bedeninden ama yalnızca fiziksel olarak değil sevecenlik anlamında da minimalist bir tipoloji çıkarma peşindedir. Kadını kadın yapan maddi ve manevi biçimsellikler üstüne düşünmüş ve üretmiştir.

Sanatçının Kısa Yaşam Öyküsü

Üstad, 1931’de ya da 1932’de (farklı galerilerde farklı doğum tarihleri veriliyor her nedense) Danang’ın merkez ilçesinde doğar. Danang, sömürgeciliğin son döneminde, Amerikancı Güney Vietnam tarafında kalmıştı. Oysa sanatçı, bütün o savaş yıllarında, eğitimini Güney’de değil Kuzey’de alır. Zaten ölümü de başkentte (eski Kuzey Vietnam’ın ve bugünkü Vietnam’ın başkenti Hanoi’da) olur.

Devrimci bir aileden gelen sanatçı, 18 yaşında gönüllü olarak askere gider; Fransa’ya karşı Vietnam zaferine dek, kurtuluş ordusunun gazetesinde yazar ve çizer olarak çalışır. Dien Bien Phu Zaferi’nden sonra direniş okulunda sanat eğitimi alır. Uzun yıllar Hanoi’daki çeşitli üniversitelerde resim dersi veren sanatçı, savaş yıllarında sanatını geliştirmek üzere devlet bursuyla Sovyetler Birliği’ne (Moskova’ya) gönderilir. 40’lı yaşlarında akademiden temelli ayrılır ve 40 yılı aşkın bir süre kendi atölyesinde çalışır. Savaş döneminde, direnen Vietnam halkı, gerillalar ve kurtuluş ordusuna ilişkin yapıtları dolayısıyla ‘Amerikan Saldırganlığına Karşı Vietnam Direniş Savaşı Madalyası’na layık görülür. Daha sonraki yapıtları ise, ona Vietnam’da saygın bir ödül olan ‘Emek Madalyası’nı getirecektir. Sanatçının eşi de ressam (Nguyen Kim Thai). Üniversitede tanışır, 1965’te evlenirler. Ölene dek de ayrılmazlar. 50 yılı aşkın bir süre birlikte üretirler.

Yapıtları dünyanın dört bir yanındaki çeşitli kişisel koleksiyonlar dışında, güzel sanatlar müzelerinde de kendine yer buluyor. Uzun yıllar Vietnam Güzel Sanatlar Derneği’ne de katkı sunacaktır. Bill Clinton’ın Vietnam ziyareti sırasında bir heykelini satın alması, ustanın iyice tanınmasını sağlayacaktır. Bu heykeli daha sonra evinde saklamak üzere yeniden yapacaktır.

Sanatçının Estetik Anlayışı

Sanatçıya göre Doğu-Batı ayrımı uydurmadır. Sanatın evrensel ilkeleri vardır. Kendini ne Doğulu ne Batılı olarak tarifler. Onun yapıtlarının kentte açık havada sergileniyor olması, Vietnam’ın sanat anlayışını ileriye taşımakta etkili olmuştur diyebiliriz. Usta, Vietnam’daki ve yurtdışındaki alıcıların beğenilerine göre, “hangisi iyi satar?” düşüncesiyle ‘yapıt’ üreten ya da Vietnam hükümetinin takdir ettiği anlayışa göre sanat yapan ya da Batılı’dan daha Batılı bir sanat üretip Vietnam ve Asya halk kültürlerinden beslenmeyen sanatçılardan keskin bir biçimde ayrılır. Öte yandan, heykellerinin resimlerine göre daha özgün, daha sanat dolu olduğunu söyleyebiliriz.

Atölyesi, ziyaretçileri tarafından, çok sayıdaki nü yapıtı dolayısıyla, küçük çaplı bir güzel sanatlar müzesi olarak adlandırılır. Üstadın ilk öne çıkan açık alan heykeli, daha doğrusu anıtı, 26 Mayıs 1965’te, bölgeye kurulmuş olan Amerikan üssüne büyük çaplı bir saldırıyla kayıplar verdirmiş olan hemşerileri ile Vietnam askerlerini (ki bu kayıplar arasında park halindeki savaş uçakları da vardır) anmak üzere ürettiği 1985-1987 tarihli Nui Thanh (Thanh Dağı) ZaferAnıtı’dır.

Anıtı, Nui Thanh Saldırısı’nın 20., savaşın bitiminin 10. yılı anısına hazırlar. Bu, bölgedeki ilk büyük çaplı saldırıdır ve başka bölgelerdeki isyancı köylüler için de bir esin kaynağı olacaktır. Bu yapıt, sanatçının savaşa ilişkin ve eski türden toplumsal gerçekçi son çalışmalarından biri olacaktır. Bundan önceki en bilinen yapıtları ise, Kadın Gerilla Heykeli (1969) (ki savaş sürerken yapılmıştı), Ho Amca ve Torunları Heykeli (1972) (ki Ho Amca’nın dünya değiştirmesinden hemen sonra üretilmişti), Ho Amca Anıtı (1987) vb. idi.

Üstadın Estetiğindeki Kırılma Noktası

Thanh Dağı Zafer Anıtı biter; ancak sanatçı, yapıtı üretirken, anlatıldığına göre 20-30 metre yükseklikten düşer, yaralı kurtulur ve önce komada kalır, daha sonra aylarca hasta yatar. Aldığı beyin ve sinir sistemi hasarından ve uzun süre kapalı ortamda ve yatakta olmasından kaynaklı olarak psikolojisi bozulur. Psikotik durumlar yaşar, kafasının içinde sesler duymaktadır ve derin bir depresyona girer. İyileştikten, ayağa kalktıktan sonra bile, evden pek dışarı çıkmaz ve pek kimseyle de konuşmaz. Fakat sonunda birgün bir bara gider, bira içerken, kadın garsonlar ona yeni sanat düşünceleri esinler. Kadınların, bir sanatçı olarak doğanın sanat eserleri olduğu sonucuna varır, büyük bir heyecan duyar. Böylelikle, 50’li yaşlarıyla birlikte, yuvarlak kadın beden hatlarını ve sevecenliğini konu alan yapıtlarıyla öne çıkmaya başlar. “Kadınların yalnızca bedenleri değil zihinleri de sanat eseri” diyecektir.

Bu dönem, Vietnam’ın Sovyetlerin yardımı kesmesi sonucu % 400 enflasyon yaşaması dolayısıyla, dış yatırıma açıldığı ve karma ekonomiye geçtiği yıllara karşılık gelir. Ustanın estetiğindeki değişim tam da böyle bir kırılma noktasına denk gelecektir. Fakat geçmiş sanatını da reddedecek değildir. Yalnızca, artık tıkandığını hissetmiş, bir arayışa yönelmiştir. Birçok sanatçının ve yazarın yaşamında olduğu gibi, karanlık bir döneme girmiş, buradan kadınların uzattığı eli tutarak çıkmıştır.

Bir Esin Kaynağı Olarak Anaerki ve Kadınlar

Dikkat çekici bir nokta, kadın-erkek figürlerini karışık olarak çok sık kullanmamasıdır. Bir ilişki sanatçısı değildir o; karışık yapıtlarında bile kadınlar ön plandadır. Bu yönüyle, üstad, insanlığın anaerkil döneminin Venüs heykellerinin ve bereket tanrıçalarının (örneğin Hitit sanatı), eskil Vietnam halk inanışındaki tanrıça tapıncının ve Danang’ın yerli halkı olan Çam halkının geleneksel sanatlarındaki bereket simgesi olarak kadın memesinin izini süren sanatçıların yolunda gidiyor gibidir. Sanki tüm o eski, isimsiz sanatçılar, ustada dirilip ete kemiğe bürünmüştür. Bir söyleşide, esin kaynakları arasında anaerkil öğeler taşıyan Çam halk sanatı olduğunu zaten kendisi de söyler.

Başka bir söyleşide, “Ben çıplak kadın resimleri/heykelleri yapan bir sanatçı değilim; ben bir kadını resimlerken/heykellerken ona dönüşüyorum; çünkü kadınlar sayesinde gerçekten sanatçı oldum.” der. Sanatçı, dünya değiştirdiğinde, hakkında en uzun anı yazılarını yayınlayanlar, sanat siteleri olduğu kadar kadın gazeteleri de olur. Sanatçıları, artık uzaklara gitmiştir. O gazetelerde, Vietnamlı kadın sanatçılara ayrılan sevgi ve saygı, üstada da yönelir; o, kadınları konu alan yapıtlarıyla ‘bizden’ biri sayılır.

Sanatının son 30 yılında heykel için birçok farklı malzemeyle deneyler yapar. Açık hava yapıtları çoğunlukla mermer olmakla birlikte, müzelerdeki ve galerilerdeki yapıtlarında kartondan, bakıra, demire ve plastere farklı arayışlar görülür. Bu teknik arayışlarla ilişkili olarak, sanatında birçok ötegönderim (metafor) kullanır. Son yıllarında ise, sanatçı eşiyle birlikte ortak bir sergi açarak sanatseverler arasında büyük ilgi uyandırır. Sergide eşinin 20 resmi, kendisinin 10 heykeli bulunur. Eşinin yapıtları, onunkinden farklı olarak Asya resim geleneğini izler. Zaten geleneksel resim eğitimi almış olan Nguyen Kim Thai, yağlıboya, lake ve ipek kullanır.

Sanatçının Açık Hava Yapıtları ve Vasiyeti

 

Vietnam’ın çeşitli kentlerinde üstadın heykelleri sergilenir; fakat sanata özel ilgi duymayanlar, onun bir Le Cong Thanh eseri olduğunu bilmezler. Oysa, üslubu çok kendine özgüdür; kendini hemen belli eder. Le Cong Thanh’ın bir diğer ilgi çekici özelliği, heykellerinin isimlerini baştan açıklamamasıdır. O, yapıtlarını açık alanda sergiler ve sonradan halkın heykelini nasıl adlandırdığını insanlardan öğrenir.

 

Danang kumsalındaki ‘Au Co Ana’ olarak adlandırdığı heykelin adını halk bilmez, onun yerine, ‘yumurta kabuklu kadın’ derler (“akşam ‘yumurta kabuklu kadın’ heykelinin orada görüşelim mi?” gibi). Kadın heykellerinin kimilerinde yumurta figürü bulunması, Vietnam doğuş mitine göndermedir. Buna göre, Vietnamlılar, ‘Au Co’ (‘Au Gı’ diye okunur; yazılışı ‘Âu Cơ’) adındaki ölümsüz bir peri ile bir ejderha kralın aşkından doğmuştur. Au Co Ana, bir peri-kuştur, 100 yumurta dünyaya getirir ve doğan yavrular ilk Vietnamlılar, dolayısıyla bugünkü Vietnamlıların ataları olurlar.

Öte yandan, ünlü kişiliklerin (‘ünlü’ derken popçular değil, önde gelen tarihsel kişilikler vb.) heykellerini yapmaya pek istekli olmaz; çünkü onların dışarıda güneş ve yağmur altında kalmalarına gönlü razı olmaz; bunu anılarına uygun bulmaz. Bir de ömrünün son yıllarında vasiyet gibi bir sözü olacaktır: “Büyük işler falan başarırsam sakın ha heykelimi filan dikmeyin. Dünyaya bir kez daha gelmek isterim ama bedenimin sonsuza dek saçma bir biçimde ayakta durmasını istemem.”

Daha neyi başaracaktın ki güzel usta… Heykelini yapmamıza ne gerek var güzel usta… Sen Vietnam sokaklarında yaşıyorsun, sen Vietnamlıların, Vietnamlı kadınların kalbinde yaşıyorsun, sen kadınların bedeninin ve zihninin güzelliğinde yaşıyorsun. “Çok yaşa” demiyoruz bu nedenle sana; çünkü zaten yaşıyorsun!

  DEVAMINI OKUYUN

Share Button

UTKU VARLIK, BİENALLERİN SONU

Share Button

Contemporary İstanbul fuarıyla ilgili yazımın başlığı “ Çağdaş Sanatın Bulanık Sularında 2”, belki çağrışım yaptı, çağdaş histerinin en uç, en anlamsız bienallerinden biri olan 15. Lyon Bienali de kendine bir içerik olarak  “Bulanık Sularda Geziler”/ “Voyage En Eaux Troubles” koymuş ama başından bu yana kendini soyutlayan, bir kimlik ararken asıl amacını yitiren bir panayır görünümündeki bu bienalin çok yakında bu bulanık sularda batacağının bir sezgisidir kanımca!

Öteki bienallere göre daha geç başlamış ama bütçesini ve açılımını bu zengin Lyon kentinden sağlayan, Kültür Bakanlığının da yardımıyla da uluslararası bir düzeyi düşleyen  ne yazık başaramayan bir Contemporary’nin bence ilk kurbanlarından biri olacak!

Ne zaman “plastik sanatlar” içeriğinde geleneksel sanat: pentür, sculpture, estamp vs. sınır dışı edildi, sanatçı kabuk değiştirip “plasticien”e dönüştü, önce şamataya dönük her şey; enstalasyon, video- audiovisuel, grafiti, performans vs. giderek gösterecek bir şey kalmayınca: art sociologique, urbanism, küresel sorunlar olarak yön değiştirip, bienal kavramı kendi kendini yok etmeye başladı. Başlangıcında dört önemli bienalden hareketle küresel 32 uluslararası bienale dönüşünce, bunları yöneten lobilerin yönetimi, bilgi ve küratör dağıtımı ve de kontrolü önemli bir sorun olmaya başlamıştı! Sonuçta akıl hocası Kassel Documenta’nın  60 milyon dolar borçla çöküşü, Venedik dışında ötekileri de tsunami misali beraberinde götürdü.

Önce bakışımızı 16. İstanbul Bienali’ne çevirelim: İKSV – İstanbul Sanat vakfını yöneten, Arter’den Salt’a, Borusan’a vs. kadar kendini dış kaynaklı “contemporary”e adamış zenginler kulübünün bu lüks düşlerinin bir devamı olarak kurgulayabiliriz bu Bienali. Ama ardında yatan snop kompleksler dışında, içinde yaşadıkları toplumun analizini yapmadan üst düzeyde hava atan; Türkiye’yi tanımayan ama dıştaki lobilerin tavsiye ettiği küratörlerle ( herhâlde beleş değil ) o topluma güya sanat adına öğreti yapmak ve onlara gerçekleri göstermek, sanal masallar anlatmak; örneğin Dolapdere halkını Chantal Akerman’nın filmleriyle sinema adına eğitmek – sözüm Arter’e! –

Şimdiye dek bir envanteri yapılmadı bu tür etkinliklerin, örneğin Bienal’in tanıtma yazısında 25 ülkeden 56 sanatçı, yalnız sekizi Türkiyeli ve bunların ürettiği 220 iş… Bu konuların içinde değilseniz bilemezsiniz bir sergi yapmanın ne bela bir iş olduğunu, altını çizeyim bu 220 iş, genellikle enstalasyon, malzemeyle yapılan kurgular, devasa boyutlar vs. Bu yabancı sanatçıların geliş – gidiş – kalış masrafı diyelim misafirlik ama getirilen tüm malzemenin transportu ve de sanatçılara ödenen nedir? Böyle bir bienalin ederi ve de giderek amacı; sanat, kültür ve de moral ise bu vizyonun ulaştığı insanın anatomisini tartıştık mı!?  Benim önerim: bu bienali yöneten yabancı küratöre; hangi ülkeye ayak bastığını bilmesi için önce iki Türk gazetesini başından sonuna, ilanlarına kadar çevirip okuturum, televizyonu da izlemek şartıyla!

Kendisine Türk basınında pırıltılı bir geçmiş, ışıklı bir gelecek çizilmiş küratör Nicolas Bourriaud kimdir? Bence epey karizmatik ve de çok ihtiraslı, kartvizitinde olabilecek her şey yazılı bu kişilik, her yerde var olmak için; önce politika – sosyalist partisinin dümen suyunda, Arnaud Montebourg’un yakın dostu, giderek onların açtığı yolda Palais de Tokyo ve Tate Britain, daha ilginç gömlek değiştirip Sarkozy’nin eşi Carla Bruni’nin torpiliyle Academie de Beux-Arts Paris’nin direktörlüğüne, daha sonra Montpellier Contemporain’in yöneticiliğine kadar..!

Belki inanmayacaksınız ama gerçekten Paris’te eğlenmek istiyorsanız, gidin görün; işte Bourriaud gibi lafla geçinenlerin sırtının dayadığı, “yeni modernite” ve “altermodern” sapmalarının komikliğini!

Güzel Sanatlar Akademisi bizim yaşadığımız 70 yılların sonunda, Paris’in tüm pentür galerilerini yok eden “conceptuel” virüsüyle yolunu değiştirmişti ama Bourriaud’un gelişiyle tamamen ters-yüz oldu, bu gün Palais de Tokyo’da gösterilmek istenen “ne menem” şarlatanlık bu akademinin öğretisi oldu! Bununla yetinmeyip yeni sanat teorilerine… Örneğin Postmodernizm’in sonunu ilan ederek kendi yarattığı akım “Altermodern”i yani başka bir modernizm’i, çağımıza uygun bir değişimi Tate Britain de “Triennial d’Art Modern” sergisini 28 uluslararası plasticienle gerçekleştirdi: Peki yeni olarak ne yapılabilir; ağzınla kuş mu tutacaksın! Yine aynı enstalasyonlar, video, neon tüpleriyle yazılar!

Bu bienalde tezi, günümüzün en aktüel konusundan almış göz göre göre yitirdiğimiz planet, geleceğin şüpheli oluşu ve de plastik artıkların oluşturduğu “yedinci kıta”, güzel, belki haberiniz olmadı ama Venedik Bienali de aynı konuyu içerdi, bir “absürt” olarak bu bienallere özgü!

İsterim ki herkes gitsin görsün, basında, bankaların beslediği lüks sanat dergilerinde ve de onların galerilerinde, snop kokteylerinde konuşulanların gerçek olmadığını, ilgisiz yerlerdeki enayice enstalasyonları, minimalist komik happiningleri, lüzumsuz söylevleri! Yaşadığım bir anı: hangisi olduğunu unuttum, yine Venedik, bizim pavyonda – büyükçe bir baraka – Yüksel Arslan sergisi; önce resimler minüskül ve de kötü asılmış, kanımca büyük etki yapacağını düşlemişler, ben gezdim ve biraz uzun kalmıştım, çıkarken görevli bana “ Çok ilgilendiniz Bienal bitmek üzere ve de siz dokuzuncu görücüsünüz!” demişti. Kim, niçin gönderdi bilmiyorum, belki yirmi yıl öncesi gerçekten pentür sergilenen bienallerde kalmıştı akılları!

Bu cılız ve komik enstalasyon bienale bizim gönderimiz. İnci Eviner istediğini yapsın ama onu sürekli bu bienale gönderenlerin onun işlerinden aldığı hazzı gerçekten öğrenmek isterim!

16. İstanbul Bienali’nin başlığı “Yedinci Kıta” ve de bize “Antroposen Çağı”nı çağrıştırması , “nesli tükenmiş türleri anımsatan”… İşte tam bunları yazarken günün haberlerine bakmak için bir internet gazetesine göz attım:

“Feral Atlas Collective (Yabanıl Atlas Kolektifi), insanların kurduğu altyapıların öngörülememiş etkilerini incelemeyi hedefleyen yüzden fazla biliminsanı, hümanist ve sanatçıyı bir araya getiriyor. Antroposen’in süreçlerine yönelik disiplinler ötesi bir bakış açısı geliştiren kolektif, plantasyonlar, nakliye yolları, fabrikalar, barajlar, elektrik santralleri ve sondaj makineleri gibi sıradan altyapıların ne kadar ölümcül etkileri olduğunu ortaya koyuyor. Feral Atlas’ın henüz tamamlanmamış en büyük çalışmasının bu küçük bölümü, görsel antropologlar Jennifer Deger ile Victoria Baskin Coffey, mimar Feifei Zhou ve ünlü antropolog Anna Tsing’in küratörlüğünde sunuluyor.”

BİENAL’E DAHA GENİŞ AÇIYLA BAKARSAK… Kendini tüm “contemporary’e adamış bir gazetecinin yorumuyla bitirelim:

“Hayal ürünü bir alemin resimli ansiklopedisini hazırlayan Luigi Serafini’nin muhayyilesi ve sabrı ve becerisi de öyle… Heykellerini suya gömüp midye ile kaplamasıyla tanınan Simon Starling’in İstanbul için yaptığı midye kaplı maske ile birlikte bu işlerin tümü, aslında sanatta çokça yapılan bu nedenle belki de artık şaşırtıcılığı kalmayıp etkisini yitiren bir tarzın devamı gibi. Damien Hirst’ün 2017’de Venedik’te de sergilenen devasa midye kaplı heykellerle (Treasures from the Wreck of The Unbelievable) büyük bir şova dönüştürüp tüm sürprizini emip bitirdiği bir tarz…”          ŞAŞIRTICI DEĞİL Mİ?

  DEVAMINI OKUYUN

Share Button

Işıl Savaşer, Sanatta Cinsiyet ve Feminist Eleştiri

Share Button

Sanat alanında kadın cinsiyetinin erkek egemen bir sanat anlayışına ve üstünlüğüne karşı vermiş olduğu mücadele ve bu bağlamda yapılan çeşitli sanat hareketleri önemli yer tutmuştur. Erkek egemen bakış açısıyla sanat eserlerinde kadın bedeninin bir arzu nesnesine indirgenmesine karşı çıkan feminist akım, sanat üretiminde ve kullanılan ölçütlerde kadının sadece eş ya da anne gibi toplumsal rollerde yüceltildiğini ortaya koyarak, kadını ve kadına bakışı

DEVAMINI OKUYUN
Share Button

Utku Varlık, Arter’in Arka Kapısı

Share Button

Fotoğrafta “ultra-modern” bir yapı haberden önce çarptı, sonra Vehbi Koç Vakfı Sanat Müzesi Arter – Dolapdere; kurucu direktörü  Melih Fereli konuşuyor, “mahalleye sırtını dönmeyen, mahalleyi davet eden bir yapı oluştu, Arter’in yeni binasıyla birlikte tüm halkımızın, özellikle gençlerimizin ve çocuklarımızın sanatla özgürce karşılaşabileceği bir ortamı mümkün kılmanın heyecanı içindeyiz!”

Birden 40 yıllarına döndüm, mahallemizde Halkevlerinin açılış söylevi: babam söylevinde “önüm- arkam sobe” demiyor sayın Fereli gibi; Cumhuriyet’ten, laik Türkiye’den ve de kültürden söz ettiğinde, bizler elimizde mandolinlerle ilk dersi heyecanla bekliyoruz; akşam da herkesin katılımıyla oynanacak bir tiyatro oyunu var. Yine günümüze dönelim: Peki burası neresi: Fereli devam ediyor, “Mahalleye sırtını dönmeyen, mahalleyi içine davet eden, hatta içinden geçip arka taraftan tekrar sokağa çıkabileceğini…” evet şimdi nerede olduğunuzu biraz anladınız, Dolapdere’desiniz, sırtınızı da Kasımpaşa’ya dayamışsınız ama buraların sosyal yaşama, yerleşme, kent sorunlarından bir haberiniz var mı?

Bir kaç yıl önce Tunca Sanat Galerisi’nin bir sergi açılışına davetliydim, Tepebaşı’ndan bir taksiye bindim, adresi söyledim: Bülbül, Paşabakkal sok. -Eskidji İş Merkezi – Dolapdere; bana göre çok yakındı ama şoför Tarlabaşı’dan aşağıya inmek istemedi, Kasımpaşa’dan dolaşacaktı! Anlamadım, açılışa geç kaldığımı vs. anlatırken, şöför, “…burada yaşamadığınız belli, bu sokaklara girmek istemiyorum, bir gece öldüreceklerdi, zor kaçtım!” Peki kimler bunlar..? Adam: “ Madem meraklısınız, gidelim.” dedi ve aşağıya inen sokaklardan birine girdik. Sanki birden düşte olduğu gibi paradoksal bir mekân değiştirdik, sokağın pisliği, kararmış duvarlar giderek o denli karanlık insanlar; sefalet, sanki hiç yıkanmamış, çul giysiler içinde bir sürü çocuk arabanın camlarına vuruyor, kadınlar kapıların önünde perişan, karanlık adamlar ötelerden topladıkları çöpleri yığmışlar, zorla geçtik, çöp arabalarını özellikle rahatsız etmek için sokağı daraltmışlardı. Sonunda aşağıya indiğimizde tarifsiz, büyükçe depo görünümünde, ön cephesinde ESKİDJİ  yazan yeni bir yapının  önüne geldik. Şöföre, “Söyledikleriniz doğruymuş, peki kim bu insanlar, nasıl olur İstanbul’un merkezinde bu sefalet?” dediğimde bana yanıtı, “Buralar boştu uzun yıllar, Rumlar gittikten sonra; geçmezdik buralardan ama bu adamlar nereden geldi, Belediye nasıl göz yumdu, gördünüz karanlığı!” Teşekkür ettim. Ona Tarlabaşı’nın tarihini, 6 – 7 Eylül’ü anlatacak vaktim yoktu; binaya girdim, galerinin olduğu kata çıkan devasa asansörü gösterdi birisi; ne bileyim; nedir bu bina diye soracaktım, vazgeçtim, sokağın şokunu atamamıştım! Asansörden çıkınca galerinin uğultusunun olduğu açık büyük kapıdan girdiğimde, kalabalık  ve dört genç ve güzel kızın yaptığı oda müziği… Garsonun getirdiği içkiyi içerken beni buraya çağıran Mimar Mehmet gülerek geldi!

Arter yeni binasında yeniden açılırken, günümüzün sanatını tüm boyutlarıyla geniş kitlelerle buluşturmayı misyon ediyoruz diyor Arter Başküratörü Emre Baykal, İstiklal caddesinde sanatseverlerle buluştukları 10 yıl içinde yaklaşık 1300 eseri kapsayan koleksiyon derlediklerini söylüyor.

Güzel: ne topladıklarının bilançosunu yapmadan uzun metraj bir Beyoğlu geliyor gözümün önüne, bir cumartesi Tünel’e doğru yürüyorum, yürümek değil biraz zorlamasam, akıntı beni rahatça Taksim’e götürecek; karşı koymak güç, nasıl olur bu kadar genç adam nereye gider, vitrinlere bakmak, oturup bir şey içmek değil, Beyoğlu’nda yürümek! Yorulmuştum, rastgele gördüğüm en dingin bir mekâna kendimi attım, çünkü mekân boştu ve vitrinde bir ton karışık kırmızı boyanmış artık malzeme -küratör buna “katmanlar” demiş- önce kavrayamadım, geriye çekilip Arter sinyalini görünceye kadar, ben Akaretler’de olduğunu biliyordum ve de orada Sarkis’in bir enstalasyonunu görmüştüm bir kaç yıl önce. Nasıl olur bu dinginlik, girdim ve yalnızım, sergi “HER DÜŞENİN KANADI YOKTUR”, vitrinde gördüğüm iş Phyllida Barlow’un, kim olduğunu merak ediyorsanız Darwin’nin torunu, Londra Royal Kolej’de prof. vs. Daha sonra Venedik Bienali’nde gereksizliğin anıtı olabilecek devasa inşaat malzemelerini sergilemişti, sergilediği kolonlar o kadar absürt ve “encombrand”(hantal) ve komikti! Daha sonra Blog’umda bunun üstüne bir yazı yayımladım. Barlow yalnız değil, başka yabancı katılanlar, etrafa saçılmış oklar, beyaz huniler, aptalca videoda ne anlatmak istediğini de anlamak olanaksız! Peki, niçin kimse yok?

Emre Baykal 1300 eseri kapsayan bir koleksiyondan söz etmişti, bu eserlerin ne olduğu, hangi malzemelerle yapıldığı, zamana dayanıklılığı, yanıcı, kendi kendini yok eden kimyasal kökeni meçhul boyalar, yapışkanlar, plastikler, karton vs. Bu Contemporary’de oynayanlar üç boyutlu gözlükler taktıkları için, dıştaki yalnız parlayan devinimleri  görüyorlar, onlara benzeme isteği ve de özellikle snop, distiller, prizmatik yani onlara akıl verenlerin dümen suyunda olmak. Bu konudaki  “ÇAĞDAŞ SANATI ANLAMAK SEMİNERLERİ 1 ” – 22 Şubat 2019 – blog yazımda, sürekli Fransız basınında skandal olarak ya da alay edilerek manşet olan, Kültür Bakanlığının FRACS – Çağdaş Sanat Ulusal Koleksiyonu – nun tüm Fransa’da 12 Çağdaş Sanat Müzelerine düzenli devlet tarafından satın alınan 30 bin “sanat eseri” nin depolarda “auto-détruiction” çürüdüğünün bilançolarının da gözaltı edildiğinin belgelerini arşivimde saklıyorum. Fransa’nın Çontemporary adına söz sahibi isimlerin Fracs’ı kafa-kola alıp, onu geçim kaynağı ettiklerinin altını çiziyorum; internette koleksiyona bir göz atın, gördüklerinize inanamayacaksınız, bu sanatçılar eski eşyalarını çöpe atmıyorlar “yerleştirme” adına projelerde buz dolabı, eski halılar ve giderek sokaktan buldukları ne varsa… İsim vermiyorum, çünkü tanıdık biri de çıkabilir! Arter yöneticilerinin bundan haberi olduğunu zannetmiyorum; olsa da Koç Holding’e söylerler mi, o da meçhul!

Şimdi açılış programlarına gelelim: üstte söz ettiğim koleksiyondan seçki bir sergi “SAAT KAÇ ”, eğer depodan çıkarılmışsa kanımca onarılmıştır! Yine bir koleksiyon sergisi, – çünkü mekân çok büyük – “KELİMELER PEK GEREKSİZ” ; bence “Sözcükler Gereksiz” olabilirdi, tema; jest, kalıntı ve iz – miş! Giderek, son yıllarda güncel sanatın öncüsü olarak farkına varılan Altan Gürman’ın bir retrospektifi “ ölünün arkasından konuşulmaz” diyerek bir şey söylemiyorum! Erkmen ailesinin böyle bir “biosphere” de olması şaşırtıcı değil; Ayşe Erkmen’in bir retrospektifi: BEYAZIMTIRAK, düşündüm hangi renk olabilir? Daha ilginç, programda Fransız “plasticien” Céleste Boursier-Mougenot’un bir yerleştirmesi, “ v.2 – dışarıdaki rüzgârın hızı ve yönüyle etkileşim içinde hareket eden üç adet kuyruklu piyano “! Açıklayayım: bunu görünce Contemporary’nin çok güçlü bir lobi olduğunu kanıtladım; nasıl olur, nereden bulunur böyle kendi ülkesinde bile “makaraya alınan” birisine bir açılım vermek; herhâlde bu şamataları beleş  yapmıyorlar! Bir gün Paris’te, Palais de Tokyo’da – kanımca bizimkilerin hayran olduğu bir mekân -, bu plasticien’in “ACQUALTA” isimli bir “performans”nı gördüm, yerleştirmeden öte büyük bir mekânı siyaha boyatıp, içine su doldurup, bir büyük havuz misali, görücüleri müzik eşliğinde “siyaha özgü” temasıyla ve kayıkla gezdirmesi… Bilmiyorum bu ephemere(geçici) şamata’nın ederi nedir? Arter’in onun emrine üç Steinway vermesine de ne diyebiliriz! Fazla uzatmadan bu Contemporary yıkamada son gözüme çarpan: sinema gösterilerindeki beğenileri belki canımı en fazla sıkanlar: Agnes Varda, Chantal Akerman – tahammül ötesi-, Laurie Anderson – zûlum – ve de ilk kez bir filmin ilk beş dakikasında salondan çıktığım “Cemetery of Splendour” adlı can sıkıcılığın zirvesi filmini yapan Apichatpong! Giderek bu Contemporary virüsünün içeriğinde bir yadsıma, can sıkıntısına yakın bir sığlaşma görüyorum, aynen “modern”in yanlış anlaşılmasına özgün “rastlantısal özellik”, soruyorum: DOCUMENTA KASSEL niçin 60 milyon borçla battı? Koç vakfı olmasa bu absürdü yapabilir misiniz?

İşte Dolapdere, Kasımpaşa semtlerinin günümüz sanatına ulaşmaları için “expérimantale” içeren “performans” önerileri; söz verdiler: mahalleye sırtlarını dönmeyecekler!

  DEVAMINI OKUYUN

Share Button