
Maks Martersteig[1]: Edebiyat ve Sanatta Yeni Almanya 4
“Zamanımızın Sanatına Giriş” adlı derlemeden, Leipzig, 1920[2]
Çeviri: Deniz Gökduman
Tüm bu durumlarda, duyularımızın mantığı isyan eder. Bu, sanatın yeni kurallarını hevesle açıklamaya çalışan aşırı hevesli yorumcuların ileri sürdüğü gibi, doğanın gereklerini sınırlı kavrayışla anlamaktan kaynaklanan bir durum değildir. Belki de daha çok, nesnelere duyduğumuz sevgimizin incinmesidir söz konusu olan. Ayrıca, insana özgü doğuştan gelen bazı temel özellikler vardır: statik denge duygusu ve ritim. Bunlar bize doğanın bir lütfü değil, bizatihi doğamızın ayrılmaz parçalarıdır.
Sadece insan, yürürken dik durabilir ve hiçbir hayvan, insan kadar ritmik adım atamaz. Dikeylik kavramı bizde öylesine derin bir duyguya bağlıdır ki, yeterli gerekçe olmaksızın onun bozulmuş hâlini görmek bize doğrudan fiziksel bir rahatsızlık verir. Ritmik biçimde ilerleyen bu “hayatın değişmeyen döngüsü”, sadece insan aracılığıyla can bulur. Bu da, ruhun bir parçası olarak yüceltilmiş, bedensel biçimde ortaya konmuş bir şeydir; onu sanatsal bir ide olarak değerlendirmemek mümkün değildir. Bu ideal, duyular dünyamıza derinlemesine kök salmış en ilkel düşünce biçimlerinden biridir.
Yanlış anlaşılmaması için şunu da eklemeliyim: Bu duygusal olarak ortaya çıkan doğanın yozlaşmasına karşı reddediş, yalnızca organik biçimlerle sınırlıdır. Goethe’nin[3] orfik sözleriyle ifade edersek: Bu biçimler hiçbir güç ve zaman tarafından yok edilemez ve yok edilmemelidir. Bu reddedişin, gökyüzünü yeşile, ağaçları maviye, denizi turuncuya boyayan modern sanatın bazı eğilimlerine duyulan hoşnutsuzlukla ilgisi yoktur. Gerçek bir estetik sezgiye sahip herkes, Kandinski’nin[4] kimi yapıtlarında canlı organik biçimlerden tamamen uzak olmasına rağmen, bu eserlerin içerdiği güçlü duyguyu tanıyacaktır.
Bu da bize burada söz konusu olan ayrımın temelini gösterir: Nesnenin seçilmesi mi yoksa onun bir düzene boyun eğdirilmesi mi?
Eğer resim sanatı söz konusu olduğunda belli bir dereceye kadar açıklama yapılabiliyorsa, aynı şeyi çağdaş plastik sanat eserleri için söylemek mümkün değildir. Heykel ya da plastik sanat eseri, çevresindeki dünyadan tamamen bağımsız, kendi başına var olan bir yapıdadır—elbette söz konusu olan şey mimari bir detay değilse. Fakat burada, belirleyici bir fikirden yoksun bir biçimde, organik formların zorlanması ve çarpıtılması duyularımız için çok daha katlanılmaz hâle gelir.
Etkileyici bir izlenimin neden düzenlilikle bağını koparması gerektiği anlaşılır değildir. Sanatçılar bu noktada aşırıya kaçtıklarında, bunun sebebi çoğu zaman ilkel olana duydukları özenti ya da etnografik nadireler karşısında duydukları hayranlıktır.
Peki, bu durumda sanatı yeniden yasalara mı bağlamak istiyoruz? Hayır. Eğer şimdiye dek yasa ya da düzenlilikten söz ettiysek, bu sanata dışsal bir yasa koymak ya da sanat adına bir kanun hatırlatmak için değil; çağdaş sanatı ya da çağdaş sanatçılarımızın eserlerini neden reddedebileceğimizi anlamak ve açıklamak içindi. Sözünü ettiğimiz, bize içkin olan verilerimizdi—yani düzenli olana dair duyarlılığımız ve bunu kabule hazır oluşumuzdu.
Bu süreçte ortaya çıkan negatif belirtiler—yani duygunun eksikliği, antipati ya da düpedüz reddediş—sanata dair yeni bir yasa üretmez; yalnızca var olan durumları ve ilişkileri açığa çıkarır. Sanatçı bu gerçeklerle yüzleşmek isteyip istememekte serbesttir. Bu, onun kendi dönemine kültürel anlamda etki etme arzusu ve yönelimiyle ilgilidir.
Sanatçı gerçekten “özgün” ise, kendi iç yasaları doğrultusunda yaratmalıdır; bu onu çoğu zaman kendi çağının önüne geçirir. Bir sanat yapıtının değeri, halkın onu hemen onaylayıp onaylamamasıyla ölçülmez; çünkü kimi zaman bir yapıt ancak yarın ya da birkaç kuşak sonra hak ettiği değeri bulur.
Gerçekten sanatçı olan biri, estetik duyarlılığının önemli bir kısmını duygu gücüyle dolu geçmiş sanat eserlerinden edinmiş olduğunu inkâr etmez. Sanatın ruhunu bizde en etkili biçimde eğiten yine sanatın kendisidir; çünkü her özgün sanat eseri, ruhsal dünyamızı zenginleştirir—ki, burada şimdiye dek söylediklerimizden sonra bu zaten kendiliğinden anlaşılır bir hakikattir.
Fakat her şeyden önce bir noktayı açıklığa kavuşturalım: Akıl yoluyla, yani salt düşünsel/diyalektik yöntemlerle, ne sanata genel anlamda ulaşabiliriz ne de özellikle çağdaş sanata. Oysa birçok yorumcu bu kaygan ve dolambaçlı yolda güçlerini tüketmektedir. Sanata bizi götüren şey, “birlik duygusu”dur. Dolayısıyla bu duyarlılığın kendisi ayrıntılı bir şekilde incelenmeye değerdir.
Birlik duygusu ne anlama gelir?
Sanatsal yaratım ve buna karşılık gelen estetik algının koşulları uzun süre boyunca incelendi; fakat elle tutulur bir başarı sağlanamadı. Bu koşullar hep sorunlu alanlar olmuş, çeşitli şekillerde ve genellikle birbiriyle çelişen biçimlerde açıklanmaya çalışılmıştır. Günümüzde ise sanatın mistik yönünü savunanlar da karşı çıkanlar da, bu “birlik duygusu”nda ortak bir paydada buluşmuşlardır.
Bu kavram şunu ifade eder: Gerçek sanat—evet, yalnızca gerçek sanat—ancak sanatçının yaratım anında içinde taşıdığı temel koşulların izleyicide de var olması hâlinde etkileyici olabilir. Sanatçı, iç dünyasındaki imgeleri ve onları saran duyguları dış dünyaya aktarma arzusu ile harekete geçer. Bu süreçte, istemli ya da istemsiz olarak belleğindeki imgeleri kullanır ve onları hayal gücünün ateşiyle biçimlendirir.
Özünde, izleyicinin zihninde de benzer imge ve duyguların var olması gerekir. Ancak o zaman, sanat eserinde ortaya çıkan şey, izleyicinin hafızasında yeniden canlanabilir. Oysa biz izleyiciler sanatçının iç zenginliğine nasıl sahip olabiliriz?
Bunun cevabı şudur: Hayatımız yalnızca bilinçli olarak algıladıklarımızdan ibaret değildir. Ruhsal yaşamımızın ilk adımlarından itibaren, duygularımız bize pek çok deneyim kazandırır. Bu deneyimleri bilinçli olarak kullanmasak da, onlar bilinçdışımızda yaşamaya devam eder. Bu yaşantılar, görünmeyen fakat şaşmaz bir düzene göre birbirine yaklaşır, örülür, şekillenir—öyle ki, aklın onları bu kadar uyumlu biçimde bir araya getirmesi mümkün değildir.
Bu âdeta ölü imgeler, benzer yaşantılarla yeniden uyanır ve sanatın giysileri içinde bize gülümser. Onları tanırız—kendi iç dünyamızdan çıkmış kardeşlerimiz gibi. Ve kimi zaman, onlarla içsel bir aşkla ve huşuyla kaynaşırız. İşte estetik algının, o mistik birliğin özü budur. Bu bir sarsılış anıdır; yüce olan ya da ürkütücü olan karşısında duyulan o en nadir mutluluğun kaynağıdır.
Ama eğer bu uykuda olan imgeler izleyicinin ruhunda yoksa o zaman bu birleşme de gerçekleşemez. O zaman sanatın etkisi doğmaz. En fazla, izleyici anlam veremediği bir dünyaya ait bu tuvale akıl yürütme yoluyla bakar, şaşkınlık hisseder. Ne var ki bu görüntüler, onun kendi hayatında hiç yaşamadığı bir dünyaya aittir.
Böyle insanlar için sanat yapıtı, olsa olsa bir tür teknik başarı, belki de beceri dolu bir oyun olarak kalır. Bu insanlar için sanat, süs niyetine edinilen bir nesnedir. Evi süslemek, hayatı estetikle “donatmak” içindir. Ve böylece içlerinde sanat duygusuna da sahip olduklarını sanarak bir tür tatmin yaşarlar.
Sanat, birlik duygusuna sahip bir insan için bambaşka bir şeydir—ruhu, içinde uykuda bekleyen imgelerle dolu olan biri için. O kişi için sanat yapıtı, bizzat yaşanmış olanı simgeler. Belki de kendisinin gerçekleştirmeye gücü yetmeyen, ama içten içe arzulanmış bir varoluşun biçimidir bu. Gerçekte, bir sanat eseri ancak şu kişi tarafından tam olarak anlaşılabilir: eğer gerekli teknik beceriye sahip olsaydı ve içinde yeterli yaratım iradesi bulunsaydı, o eseri en başından itibaren aynen kendisi de yaratabilecek olan kişi.
İşte yalnızca bu birlik duygusu sayesinde, sanata yönelik böylesine içsel, düzenli ve tutarlı bir ilişki kurmak mümkün olur. Bilgi ya da bilimsel birikim bu içsel yakınlığın yerini tutamaz. Ama bu birlik duygusunun en büyük düşmanı ise soyutlamadır! Bu yüzden, her sanat yapıtının karşısında kendimize şu soruyu sormalıyız: Bu eser sana ne söylüyor? İçinde hangi derin, duyguyla örülmüş yapıyı uyandırıyor? Onun yaratım sürecini adım adım takip etmeye içtenlikle istekli misin? Kendi ruhunun derinliklerinden çıkmış kardeş imgelerle karşılaştığında bir sevinç yaşıyor musun?
Eğer bunlardan hiçbiri gerçekleşmiyorsa, geriye yalnızca iki seçenek kalır: Ya birlik duygusunun sende eksik olduğunu dürüstçe kabul etmek, ya da eğer böyle bir duygunun sen de bulunduğundan eminsen, eseri içsel deneyimlerin yol göstericiliğiyle eleştirerek reddetmek. Ama bu tür bir eleştirel reddediş, hiçbir şekilde bir yasa ya da başkaları için bağlayıcı bir ölçüt oluşturmaz. Bu yalnızca, farklı iki içsel yaşantı biçiminin çatışmasından doğan bir uyuşmazlığın tespitidir. Böyle bir uyuşmazlık, hiçbir mantıksal açıklamayla ortadan kaldırılamaz.
Tüm bu söylenenleri dikkate aldığımızda ve sanatın kültüre yönelik genel etkisiyle ilgili umutları göz önünde bulundurduğumuzda, eleştirinin doğasında yatan önemli bir sınırlamayı ve karamsar bir bilgiyi fark ederiz. Ama bu düşünceler doğru şekilde anlaşılırsa, sanata giden yolların hâlâ pek çok insan için açık olduğu da anlaşılır; özellikle de hâlâ bu zenginleştirici deneyimlerden mahrum yaşayan milyonlar için.
Bu bağlamda, sanat yapıtı ile onu algılayan kişi arasındaki ilişki hakkında yapılan bu açıklamanın, sanatçıya tam bir özgürlük tanıdığı ve sanatın izini süren kişiye içsel bir güven kazandırdığı söylenebilir. Bu ilişkide hiçbir “zorunluluk” ya da “olmalı”dan söz edilemez. Mesele yalnızca bilinen koşullara ve bireysel yetilere uyum meselesidir. Eğer bu temel koşullar dikkate alınmazsa, sanatın dönüştürücü gücü zayıflar—özellikle de sanat yaratımı içsel bir zorunluluktan değil, yalnızca teoriye dayalı bir çabadan kaynaklanıyorsa, o zaman bu yok sayış büyük bir kayıp olacaktır. Hele ki bu teoriler duyguyu bütünüyle göz ardı ediyorsa…
[1] Max Martersteig: (11 Şubat 1853 – 3 Kasım 1926), Alman aktör, tiyatro yönetmeni ve yazardı.
[2] Martersteig, M. “Edebiyat ve Sanatta Yeni Almanya”, Ekspresyonizm Makaleler Koleksiyonu, Ed. E. M. Braudo & N. E. Radlov, (1920), s.29 – 35, Devlet Yayın Evi, Moskova
[3] Johann Wolfgang von Goethe: (28 Ağustos 1749, Frankfurt – 22 Mart 1832, Weimar), Alman hezarfen, edebiyatçı, siyasetçi, ressam ve doğa bilimcidir.
[4] Vasili Vasilyeviç Kandinski: (16 Aralık [E.U. 4 Aralık] 1866, Rusya – 13 Aralık 1944), ressam ve sanat kuramcısı.
