Çağla Akıncı Uysal, Gece, Yıkım ve Olasılık

Share Button

Gözde Mulla’nın Bir Peyzaj Olasılığı sergisine adım attığımda bildiğim peyzaj fikrinin geride kaldığını hemen hissediyorum. Gece peyzajları, doğayı estetize eden alışıldık görme biçimlerini askıya alırken; sessizlik, belirsizlik ve bekleyiş duygusu mekâna yayılıyor. Göz, ışığı arıyor; beden, sessizliğe alışmaya çalışıyor. Sergi mekanında ilerlerken zaman genişliyor, adımlar ağırlaşıyor.

Gece, peyzajın sessizce yön değiştirdiği andır. Görünür olan geri çekilir, tanıdık formlar çözülür; boşluk, ses ve ışık yeni anlamlar üretmeye başlar. Gündüzün hakimiyet, düzen ve kontrol duygusu; yerini belirsizliğe, duraksamaya ve ihtimallere bırakır. Bu sergide gece, yalnızca bir zaman dilimi değil, insanın doğayla kurduğu ilişkinin askıya alındığı, hatta yeniden sorgulandığı bir eşik olarak karşımıza çıkıyor. Serginin girişinde yer alan video, bu eşikten içeri atılan ilk adım. Gece sessizliği burada bir boşluk değil, potansiyel olarak beliriyor. Görmenin yavaşladığı, düşünmenin yoğunlaştığı bir zaman aralığı açılıyor. Karanlık, dış dünyayı geri plana iterken izleyeni kendi iç sesine yaklaştırıyor. Peyzaj burada artık güvenli bir manzara değildir; içinde bekleyiş, tedirginlik ve merak barındıran bir hâle dönüşür. Gece bitip gün ağardığında bu peyzajda bizi nelerin beklediğini bilmiyor oluşumuzsa geceyi hem tehditkar hem de çekici kılıyor. Kompozisyonlarda, zamansız bir varlık gibi duran ormanın yanı başında, durmaksızın hareket eden bulutlar akıyor. Biri kalıcılığı, diğeri geçiciliği taşıyor. Biri yüzyıllara yayılırken diğeri dakikalar içinde biçim değiştiriyor. Bu yan yanalık, doğanın ritmiyle insanın müdahalesi arasındaki kırılgan dengeyi düşündürüyor. Sergi boyunca bu iki hâl arasında gidip geliyorum. Yüzyıllara yayılan bir sessizlikle, birkaç dakikada dağılan bir görüntü yan yana duruyor. Doğanın kendi ritmiyle insanın müdahalesi arasındaki gerilim, karanlıkta daha da görünür hâle geliyor.

Sanat tarihine baktığımızda gökyüzü, çoğunlukla romantik bir arka plan ya da yüce-simgesel bir alan olarak resmedilmiştir.  Burada ise gökyüzü idealize edilmeden aksine değişken, huzursuz ve gerçek bir alan olarak ele alınıyor. Huzur vermiyor. Sabitlenemiyor. Işık aniden beliriyor, sonra kayboluyor; bulutlar biçim değiştiriyor, hiçbir şeye tutunmuyor. Gökyüzü, bakıldıkça ele avuca sığmıyor. İnsana huzur vermekten çok, onu kendi sınırlılığıyla yüzleştiriyor. Gece peyzajı alışıldık bakışı bozarken karanlık, insan-merkezli bakışı askıya alıyor; doğayı seyredilecek bir nesne olmaktan çıkarıyor. Kimi yüzeylerde beliren kızıllıklar, ani ışık patlamaları ve karanlık içinde yoğunlaşan huzursuzluk hissi, insanın doğa üzerinde bıraktığı yıkıcı izlerin görsel ve duyusal karşılıkları olarak okunabilir. Yangınlarsa yalnızca rastlantısal bir felaket değil; insan müdahalesinin şiddetini ve geri dönülmezliğini temsil eden birer simgeye dönüşmüş durumdadır. Doğanın kendi döngüsüne yabancı bir hız, bir şiddet taşır. Bu sergide gece, bu yıkımı örtmüyor; aksine onu görünür kılan bir algı zemini hâline geliyor. Bu bağlamda peyzaj, izlenen bir manzara olmaktan çıkarak varoluşsal bir sorgulama alanına dönüşüyor. Karanlık, izleyici ve doğa arasındaki mesafeyi ortadan kaldırıyor ve insanı doğanın içine çekiyor. Bu yakınlık, rahatsız edicidir çünkü doğanın bir parçası olduğumuzu, onu yalnızca tüketen ya da yöneten bir özne olmadığımızı hatırlatıyor. Sergi metninde de belirtildiği üzere geceyi izlemek, hem düşlere hem de kabuslara açık olmaktır.

Sanatçının daha önce Nesin Sanat Köyü’nde düzenlediği “Eril Kent, Dişil Doğa” başlıklı atölyenin, bu serginin düşünsel arka planını okumak açısından önemli bir kavramsal eşik sunduğunu düşünüyorum. Kentin eril, hiyerarşik ve tahakküm kuran yapısıyla; doğanın dişil, kapsayıcı ve yenileyici varoluşu arasındaki karşıtlık, ekofeminist kuramın uzun süredir işaret ettiği ortak bir soruna karşılık gelir. Dişil olanın sesini duyamadığımız yerlerde eril olan, orayı işgal etmiştir çoktan. Doğanın moderniteyle birlikte “kontrol edilmesi gereken dişil bir beden” olarak kavramsallaştırıldığını ortaya koyan yaklaşımlarda insan-merkezci kurulan düşünme biçimi düşünüldüğünde, bu sergide gece peyzajlarının taşıdığı sessizlik ve belirsizlik daha anlamlı hâle gelir. Gece, kent aklının düzenleyici ve sahiplenici bakışının geri çekildiği; doğanın kendi ritmini, direncini ve kırılganlığını yeniden görünür kıldığı bir alan açar.

Sergide doğa, insan müdahalesiyle yaralanmış, buna rağmen kendi varoluş kapasitesini sürdüren canlı bir beden gibi. Gece peyzajları yıkımı gizlemiyor; onu sezdiriyor, duyulur kılıyor. Gündüzün hızına karşı gece, durmayı öneriyor. Kentin gündüzle özdeşleşen hızına ve kontrol arzusuna karşılık gece, yavaşlamayı, durmayı ve yeniden düşünmeyi mümkün kılıyor. Bir Peyzaj Olasılığı, gökyüzüne kaçmak için değil, onunla yüzleşmek için bakmaya çağırıyor.

Gece, insanın doğayla kurduğu yıkıcı ilişkinin sessiz tanığı olduğu kadar, hâlâ mümkün olan başka bir ilişki biçiminin de ipuçlarını taşıyor ve başka olasılıkları görünür kılıyor. Işık ve karanlık arasındaki bu gerilimde peyzaj, izleyeni kendi karanlığıyla yüzleşmeye davet ediyor.  Karanlığın içinde dolaşırken, her ışık bir umut olmaktan çok bir soruya dönüşüyor. Bu peyzajlar tamamlanmıyor; her bakışta yeniden kuruluyor. Sergiden çıkarken aklımda kalan, tek bir görüntüden çok şu soru oluyor: Bu karanlığın içinde, bu peyzajda, bu dünyada birlikte nasıl var olacağız?

Gözde Mulla’nın Bir Peyzaj Olasılığı sergisi 13 Aralık 2025- 10 Ocak 2026 tarihleri arasında Galeri Siyah Beyaz’ın proje alanı Özel Şeyler’de izlenebilir.

Share Button

Yorumlar kapatıldı.