George Moore’un, “Modern Resim” Adlı Eseri Üzerine

Share Button
Sör George Clausen, Kış Çalışmaları, (1883-4), T.ü.y.b. 196.9 cm x 233.7 cm. Tate Galeri.

George Moore’un[1], “Modern Resim”[2] Adlı Eseri Üzerine

Çeviren: Deniz Gökduman

Bay Moore’un romanlarını baştan sona okuyamamış olanların, sanat konularına ilişkin yazılarından çekinmesine gerek yoktur. Söyleyecek sözü vardır ve bunu korkusuzca dile getirir; kimi zaman ölçüyü zorlayacak kadar pervasızca. Whistler[3] üzerine olan bölümler; Chavannes[4], Millet[5] ve Manet’y[6]e ayrılan sayfalar; Monet[7], Sisley[8], Pissarro[9] ve Dekadans[10] başlıklı kısım ile İngiliz Kraliyet Akademisi’nin desteklediği sanat anlayışını ele alan “Akademisyenlerimiz” bölümü son derece ilgi çekicidir. Sanatta Asalet, Sanat Hamileri ve Tablo Tüccarları başlıklarını taşıyan bölümler ise eğlendirici bir üslup taşır; diğer yazılar da okunaklıdır ve keskin, yer yer sarsıcı gözlemlerle doludur. Kitap, İngiliz ressamlarının özgürleşmiş, ilerici kanadının bakış açısından kaleme alınmıştır; satırlarının büyük bir bölümü, ister sanatın içinde olsun ister dışında, dar kafalı anlayışa yöneltilmiş iğneleyici çıkışlarla dolu, atölye sohbetlerini andıran bir tını taşır.

Günümüz sanatında ona göre ciddi bir kötülük vardır: Boş, sıradan ve ruhsuz bir gerçekçilik; hepimizin örneklerini görmüş olduğu sahte bir realizm anlayışı. Nitekim şu betimlemeyi hemen tanırız: “Bay Stanhope Forbes[11] pantolonun dikişini ilmek ilmek, yamalarını parça parça kopyalamıştı; giysinin çirkinliği ise, doğada nasıl insanı sıkar ve yorar ise, resimde de aynı şekilde seyirciyi bunaltıyordu.” Ama sözü Bay Moore’a bırakalım; kendi anlatımıyla:

“Gerçekçilik — yani doğayla yarışma arzusu, doğanın kendisi olma iddiası — son yirmi yıl boyunca sanatın en çok mustarip olduğu hastalıktır. Ne korkunç bir şeye dönüşür sanat; güzellikten, zarafetten, gizemden ve ima gücünden koparıldığında! Şu tabloya (George Clausen’in[12] köylüleri) bakıldığında, bunun bir fotoğraftan nerede ve nasıl ayrıldığını söylemek güçtür; bana kalırsa, fotoğrafın kusurlarının büyütülmüş bir toplamından başka bir şey değildir. Ressam, aşağılayıcı bir gerçekçilikte, fotoğrafın bile ötesine geçmiştir. Büyük olasılıkla bu köylüler bir fotoğrafta, bu resimde göründükleri kadar çirkin durmazlardı. Zira fotoğraflansalardı, muhtemelen bir gölge onları bir nebze örtmüş, bir şeyleri gizlemiş olurdu; rastlantısal bir ışık parıltısı ise dikkati belli bir noktada yoğunlaştırabilirdi. Oysa bu tablo baştan sona bir açıklamadan ibarettir; bir gazete kadar açıktır ve tıpkı bir gazete gibi okunur. Ön plandaki adamın o korkunç çivili çizmeleri kaç aydır giydiğini söyleyebiliriz; çivilerini tek tek sayar, hatta iki ya da üçünün eksik olduğunu bile fark ederiz. Bu emekçilerin yüzlerindeki tüm çirkinlik ve yaşamlarının ağır, toprağa çakılı maddiliği bütünüyle ortadadır; ne bir şey eksiltilmiş, ne kısaltılmış, ne de abartılmıştır. Ressam, Millet’nin Breton köylülerine kutsal bir cazibe katan o efsanevi, ataerkil güzelliği ve ağırbaşlı asaleti hiç görmemiştir. Bay Clausen yalnızca bayağı olanı, sefil ve değersiz olanı görmüştür. Bu tablo, gizem ve imayla çevrelenmiş bir yaşamın tutkulu izlenimi olmak yerine, kuru olguların avuç dolusu bir yığınıdır. Sanatın görevi hakikat değil, güzelliktir ve ben edebiyatta ya da resimde, güzellik öğesinin niyeti beslemediği tek bir büyük yapıt tanımadığım gibi — daha da ileri gideyim — katlanılabilir tek bir yapıt dahi tanımıyorum.”

Şimdi de plein air[13] aşırılıkçılarının yöntemleri üzerine birkaç söz:

“Bay Clausen’in kuramına göre, altı ayaklık bir tuvali alıp açık havaya çıkmak ve resmin tamamını doğrudan doğadan çalışarak yapmak yerinde ve doğru bir tutumdur. Ne var ki güneşli bir günde bir saatten—en fazla bir buçuk saatten—daha uzun süre resim yapmak mümkün değildir. Bu sürenin sonunda gölgeler öylesine yer değiştirir ki, elde edilen etki bütünüyle farklılaşır. Oysa gri bir günde, aynı tablo üzerinde dört ya da beş saat boyunca çalışmak mümkündür. İşte bu nedenle, bu ekolün gri günlere gösterdiği belirgin bir tercih vardır.”

Bunlar Fransa’dan gelen kötülüklerdir; bunlardan bir diğeri de, başlıca temsilcisi Bouguereau olan o Fransız sanatının çözündürücü etkisidir. — “O iğrenç Fransız resmi; çizim ve biçimlendirmeyi mekanik bir sürece indirgeyen, her aşaması önceden hesaplanmış, düzenli olarak kurulmuş ve sanatçının kişisel duyarlılığına ya da iç dünyasına hiçbir alan tanımayan bir sanat anlayışıdır.” Yazar, “tüm İngiliz duyarlılığının ve düşünme biçiminin giderek silinip gitmesinden” yakınır. “Gençler, her türlü ulusal nitelikten arındırılmış bir sanatı icra etmektedir,” der; bundan da Akademi’yi sorumlu tutar.

“İngiliz Kraliyet Akademisyeni olmak isteyenler, Fransız yöntemini benimsemek zorundadır.” Akademi’nin rehberliği altında İngiliz sanatı, uzun süre ayırt edici niteliği olan o büyüleyici saflığını ve sadeliğini tümüyle yitirmiştir. Bu mekanik sanat, Paris’ten bütün Avrupa’ya yayılmış; ilerleyişi sırasında, ırksal içgüdülerin ve zihinsel özelliklerin sanatsal ifadesi olan her şeyi silip süpürmüştür. Bay Waterhouse’un[14] Kıskanç Kirke adlı tablosu, mesleki anlamda Fransız resminin mükemmel bir örneğidir. Desen geometrik olarak planlanmış, modelleme mekanik biçimde inşa edilmiştir. Kalın boyaya bulanmış fırça, adeta bir mala gibi çalışır. Oysa Hollandalı ve Flaman ressamların elinde fırça, doğrudan beyinle temas hâlindeydi; işin niteliğine göre en geniş ve en vurgulu darbeden en zarif ve akışkan dokunuşa kadar, yavaşlar ya da hızlanarak hareket ederdi. Buradaysa her şey köşeli ve ağırdır. Renk düzeni — mavi elbise ve yeşil su — ne kadar tiyatral; bu zenginlik Fransız atölyesinin kokusunu nasıl da ele veriyor!

John William Waterhouse, Kıskanç Kirke, (1892), T.ü.y.b. 180,7 cm x 87,4 cm. Güney Avustralya Sanat Galerisi.

Resim alanındaki popüler beğeniden yılgınlığa kapılarak haykırır:

“Halk, kötü edebiyatla iyi edebiyat arasındaki farkı son derece kolay — kendisine atfedilenden çok daha iyi — ayırt edebilir; iyi müziğe de bütünüyle sağır değildir. Ne var ki söz konusu resim olduğunda, halk iyiyle kötüyü ayırt etme konusunda sanki tamamen çaresizdir. Hayır, yanılıyorum; aslında kötü resimle iyiyi çok iyi ayırt eder — yalnızca tercihini daima kötü olandan yana kullanır.”

“Bütün diller arasında hiçbiri, resmin dili kadar zor, bu denli değişken, karmaşık ve bu kadar uçucu değildir; buna rağmen, tam da bu dille yazılmış eserleri herkes kendisinin anlayabileceğine inanır. İnsanın ilk ve doğal beğenisi her zaman apaçık olana ve sıradan olana yönelir; ancak büyük bir emek ve dikkatle, eğitimsiz gözün çirkin saydığı şeyi güzel olarak kavramayı öğrenir insan.”

Ortalama bir Britanyalı sanat hamisinin tercihi işte bu mudur? “Bayağı biçimde resmedilmiş günbatımları, bayağı biçimde resmedilmiş doktorlar, bayağı biçimde resmedilmiş bebekler; eyerli atların eşlik ettiği, merdiven basamaklarında tereddüt eden genç bir hanımla birlikte, bayağı biçimde resmedilmiş malikâneler.” Ülkesinin resmî sanat anlayışının ölçütü ise bundan da kötüdür. Kraliçe, eşi ve çocukları, görünüşe bakılırsa, portrelerini yaptırmaya karşı dizginlenemez bir düşkünlük içinde, fazlasıyla burjuva bir hava sergilerler. Yazar, İngiltere’de Frank Holl[15] ve George F. Watts[16] gibi portrecilerin varlığıyla uzun zamandır açık bir sanat skandalı hâline gelmiş olan durumu bir kez daha anımsatır.

“Hiçbir durumda seçim yetenekli bir ressamdan yana yapılmamıştır; buna karşılık Avrupa’nın her ülkesinden orta halli sanatçılar, Kraliçe Victoria’nın sarayında hazır bir kabul görmüş gibidir. Orada orta karar Almanlar, orta karar İtalyanlar, orta karar Fransızlar buluruz — ve hepsinin de Kraliçemizden para ve nişanlar aldığını görürüz.”

Ardından şu cüretkâr paragraf gelir:

“Kraliçe ile Prens Eş, sanata kayıtsız görünmemektedir; ne var ki, bilinçli bir tercihle ve ender rastlanır bir içgüdüyle, daima en değersiz olanı seçmişlerdir. Belge niteliğiyle ele alındıklarında ise bu resimler kıymetlidir; zira Kraliyet Ailesi’nin gerçek zihniyetini apaçık ortaya koyarlar. Daha ilk bakışta, aile zihninin bütünüyle mizah duygusundan yoksun olduğu anlaşılır; en silik bir mizah kıvılcımı bile, kendilerini böylesine gülünç bir ışık altında sergilemekten onları kurtarırdı. Kraliçe ile Prens Eş’in, çocuklarıyla çevrili hâlde betimlendiği o büyük tablo — Prens Eş’in dizden bağlanan pantolonuyla, kusursuz biçimli bir baldır sergilerken — eğer mizah, çoğunluğun değil de azınlığın ayrıcalığı olmasaydı, bir hanedanın yıkımına bile yol açmaya yeterdi. Bu ‘başyapıt’, ‘G. Belli[17] tarafından, F. Winterhalter’den[18] sonra’ imzasını taşır ve bu tabloda, İtalya ile Almanya’nın vasatlığı en yoğun, en arıtılmış hâliyle karşımıza çıkar. Resimler birbirine o denli benzer ki, (Victoria dönemi) sergisi, son elli yıl boyunca ailenin yaptığı tek şeyin kendi portresini resmetmek olduğu sırrını açığa vuruyor gibidir. Günümüzde herkesin biraz resim yaptığı düşünülürse, sabahın erken saatlerinden akşama dek ailenin çalıştığını hayal etmek zor değildir. Kahvaltının hemen ardından şövaleler kurulur; Kraliçe Prenses Louise’i resmeder, Edinburgh Dükü Prenses Beatrice’i, Prenses Alice Galler Prensi’ni çizer ve böyle sürüp gider. Öğle yemeği için şövaleler kaldırılır; yemek biter bitmez çalışmaya yeniden başlanır.”

“Fransa’da sanatın çöküşü” başlığını taşıyan bölüm, yazarla bütünüyle aynı fikirde olunmasa bile, üzerinde ciddi biçimde düşünmeyi hak eder. Paris’teki ekollerin bitmek bilmez savaşlarını ve sanatın türlü savruluşlarını; sembolistleri, tonları parçalara ayıranları ve jestin ritmini öğretenleri betimledikten sonra — “doğrusu, İngilizce yazılması son derece güç bir konu; belki de kapalı kapılar ardında, bir atölye dışında hiçbir yerde ele alınmaması gereken bir mesele” — şöyle der:

“Ne var ki bu ekolleri betimlerken aptallık ya da cehalet izlenimini uyandırdıysam, vahim bir biçimde başarısız olmuşum demektir. Bu gençlerin tümü son derece zeki, sanata karşı keskin bir duyarlılığa sahip kimselerdir; yaptıkları şeyler de, son yirmi yıl boyunca Fransız ve İngiliz uluslarının sanat duygusunu kemirip duran yüz bir türlü sanatsal düşünceden daha beyhude değildir.”

“Büyük sanat düşler, hayal eder, görür, hisseder ve ifade eder — asla akıl yürütmez. Okulların meleyişi ancak, içinde bulunduğumuz gibi, hazin bir çöküş döneminde duyulmaya başlar.”
İfade yöntemiyle ifade edilmek istenen düşüncenin birbirinden kopması, çöküşün en kesin işaretidir. Fransa bugün bütünüyle dekadanstır. Champ de Mars’ta da, Salon’da da günün adamı; konu ya da anlatımda en son numarayı, en yeni hileyi icat etmiş olandır.

“Fransa ardı ardına büyük sanatçılar yetiştirmiştir. Ingres’ten[19] başlayıp Degas’ya[20] kadar uzanan tüm büyük isimleri bir düşünün ve Fransa’nın nihayet bir sanatsal çöküş dönemine girip girmediğini kendinize sorun. Son altmış yıl boyunca edebiyatta ve resim sanatında ortaya konan üretim muazzam olmuştur; toprak boydan boya, enine boyuna, her yönden işlenmiştir. Ve artık uzun yıllar boyunca Fransa’dan bize ulaşacak olan şey, bilginlerin ve kuramcıların meleyişinden başka bir şey olmayacaktır.”

Bununla birlikte, bu tür tuhaflıklar büyük sanat hareketlerinin yüzeyinde belirebilir; bugün Fransa’da sanata duyulan ilginin hâlâ bu denli canlı oluşu da, geleceğine dair böylesine umutsuz bir bakış açısını hepimizin benimsemesini engelleyebilir.

Kitapta az sayıda durağan bölüm vardır; bütünüyle dikkatli ve özenli bir okumayı fazlasıyla hak eder.


[1] George Augustus Moore: (24 Şubat 1852 – 21 Ocak 1933), İrlandalı bir romancı, öykü yazarı, şair, sanat eleştirmeni, anı yazarı ve oyun yazarıydı.

[2] Moore, G., Modern Painting, Charles Scribner’s Sons Yayınları, New York

[3] James Abbott McNeill Whistler: (11 Temmuz 1834 – 17 Temmuz 1903), ABD doğumlu, Büyük Britanya kökenli ressam. Resimde aşırı duygusal ve ahlaksal konulara karşı çıkan sanatçı “sanat için sanat” anlayışını benimsedi.

[4] Pierre Puvis de Chavannes: (14 Aralık 1824 – 24 Ekim 1898), duvar resimleriyle tanınan ve “Fransa’nın ressamı” olarak bilinen Fransız bir ressamdı

[5] Jean-François Millet: (04 Ekim 1814, – 20 Ocak 1875), Fransız ressam ve Fransa taşrasında doğan Barbizon ekolünün kurucularından.

[6] Édouard Manet: (23 Ocak 1832, Paris – 30 Nisan 1883, Paris), Fransız ressam. 19. yüzyılda modern hayatı konu alan resimler yapmaya başlamış ilk ressamlardandır.

[7] Claude Monet: (14 Kasım 1840 – 5 Aralık 1926), Fransız empresyonist ressam. Oscar-Claude Monet veya Claude Oscar Monet olarak da bilinir. İzlenimcilik terimi, Monet’nin İzlenim: Gün Doğumu adlı resminden gelmektedir.

[8] Alfred Sisley: (30 Ekim 1839 – 29 Ocak 1899), Empresyonist peysaj ressamıdır, Fransa’da doğdu ve hayatının çoğunu Fransa’da geçirdi ancak İngiliz vatandaşıydı. Açık hava (en plein air) resmi yapan Empresyonistler arasında en tutarlısıydı.

[9] Jacob-Abraham-Camille Pissarro: (10 Temmuz 1830, St. Thomas, Charlotte Amalie, ABD Virgin Adaları – 13 Kasım 1903, Paris, Fransa) izlenimci Fransız ressam.

[10] Dekadans, 19. yüzyıl sonu Avrupa kültüründe ortaya çıkan; çöküş, yapaylık, melankoli ve aşırı duyarlılığı estetik bir değer olarak benimseyen düşünsel ve sanatsal yönelimi ifade eder.

[11] Stanhope Alexander Forbes: (18 Kasım 1857 – 2 Mart 1947), İrlandalı bir sanatçı ve etkili Newlyn ressamlar okulunun kurucu üyesiydi. Sıklıkla ‘Newlyn Okulu’nun babası’ olarak anılırdı.

[12] Sör George Clausen: (18 Nisan 1852 – 22 Kasım 1944), yağlı boya, suluboya, gravür, mezzotint, kuru kazıma ve ara sıra litografi teknikleriyle çalışan bir İngiliz sanatçıydı. 1927’de şövalye unvanı aldı.

[13] Açık Hava Resmi

[14] John William Waterhouse: (06 Nisan 1849 Roma, İtalya – 10 Şubat 1917 Londra), İngiliz ressamı, Neo-klasik ve Ön-Raffaelocu akımlara uyan mitoloji ve edebiyattan uyarlanan kadın resimleri ile ünlüdür.

[15] Francis Montague Holl: (Londra, 04 Temmuz 1845 – 31 Temmuz 1888, Londra), İngiliz bir ressamdı ve genellikle Viktorya dönemi resmindeki sosyal gerçekçilik ve sorunlu resim akımlarından esinlenerek, anlatısal bir durumdan bir anı yakalayan, biraz duygusal resimler konusunda uzmanlaşmıştı.

[16] George Frederic Watts: (23 Şubat 1817 – 01 Temmuz 1904), İngiliz sembolizm hareketi ile ilgilenen bir ressam ve heykeltıraştır. Watts yaptığı Hope ve Love and Life gibi alegorik eserleriyle yaşarken ünlendi.

[17] G. Belli, 19. yüzyılda Franz Xaver Winterhalter geleneğini izleyen, saray çevreleri için portreler üreten ve George Moore tarafından akademik ve kraliyet resminin estetik vasatlığını temsil eden bir örnek olarak anılan ikincil bir ressamdır.

[18] Franz Xaver Winterhalter: (20 Nisan 1805 – 08 Temmuz 1873), 19. yüzyılın ortalarında kraliyet ailesi ve üst sınıf toplumunun övgü dolu portreleriyle tanınan Alman ressam ve litografçı.

[19] Jean Auguste Dominique Ingres: (29 Ağustos 1780, Montauban – 14 Ocak 1867, Paris), Fransız ressam. Neoklasisizm tarzına uymaktaydı ve sağlığında adı duyulmuştu.

[20] Edgar Degas: (19 Temmuz 1834 – 27 Eylül 1917), tam adı Hilaire-Germain-Edgar Degas olan, Fransız ressam, heykeltıraş ve çizer.

Share Button

Yorumlar kapatıldı.