
LOTUS YİYENLERİN ÜLKESİNDE
Yok olan bir dünyanın, geçmişin ve bugünün acısına omuz vererek bir kaçış, bir başkaldırı, bir yeniden keşif ve binbir arayışa dalanların öyküleri dünya kadar eski.
İnsanlığın pek farklı kültürleriyle yoğrulmuş olsak da, içimize sinmiş kadim bilgilerden ya da duyduğumuz masallardan mıdır bilinmez, bir tufandan kaçıp yeni bir başlangıç umudunun peşine düşen kahramanları düşündüğümüzde, aklımıza çoğu kez tüm canlılarıyla Nuhun Gemisi gelir.
Öte yandan her öykü ilahi bir gazaptan doğmaz, bazen var eden de yok eden de insan olur; kendini her zaman en zor durumlara sokar, zaman zaman kurtulur, zaman zaman yıkılır gider. Aynı anda hem silah hem ilaç olan doğası, saflığı, acizliği ve gücü beraber barındırır. Bütün uygarlık tarihi, mitoloji, edebiyat ve tüm sanatlar aslında, bu öyküleri anlatır, kaşır, kazır çıkarır, yenilerini yazar.
Ben size başka bir öykü anlatacağım: Homeros’un öykülerinden bir parça.
Homeros, ünlü destanı Odysseus’ta, Truva savaşından evine dönmeye çalışan Odysseus’un, gemisiyle yaptığı dönüş yolculuğunda başından geçen maceralara yer verir. Odysseus ve gemiciler, bilmedikleri denizlerde bin bir türlü canavarla savaşır ve hayatta kalmaya çalışırlar. Umutları vatanlarına sağ sağlim dönmektir. Öykünün bir yerinde kuzey rüzgarlarının şiddeti onları rotalarından çıkardığında, Efsanevi haritalara göre İtalya’nın güney açıklarında bulunan Lotus Yiyenler Adası’na sürüklenirler. Ada sakinleri hayat çabası ve telaşı olmayan, sadece gizemli lotus bitkisinin meyvesinden yiyerek kayıtsızlığa düşen ve mutlu bir unutuşa teslim olan bir kabiledir. Odysseus bu sahte huzura kapılmamak için adamlarını gemiye zorla bindirir, hatta her birini bağlar ki, bu kör, tasasız adadan sağ çıkıp yurtlarına dönebilsinler.
Ya dönecek, kendimizi ait hissettiğimiz bir toprağımız kalmamışsa o zaman ne olacak? Dünya üzerinde milyonlarca insan bu tedirginliği gittikçe artan bir şiddetle iliklerinde hissediyor. Çatışan, ayıran, ayrıştıran, açlığı, yokluğu, her türlü zehri herşeye bulaştıran yeryüzü baronları ve gönüllü neferleri insanın içindeki karanlığın yüzleri olarak etrafı sarıyor ve her yeri lotus yiyenlerin ülkesine dönüştürmeye çalışıyorlar. Hep söylenilen biçimiyle çember daralıyor ve yine de birileri yaşama, kendi dillerince sahip çıkıyorlar. İlahi bir emirle ya da insani bir güçle yaşamak ve olmazsa olmaz bir umuda sarılmak hala kendine yer bulmaya çalışan arsız bir çiçek gibi bitiyor. Bir şiire sarılanla bir toprağa sarılan, haksızlığı yüze vuranla gördüklerine ayna tutan, beraber ve ayrı ayrı, umudu umulmadık topraklara taşıyor.
Bu sergide, kendisini lotus yiyenlerin ülkesinde bulanlar, Odysseus’un verdiği ilhamla ve hayata tutunarak, umulanla umulmayanı, unutulmaya yüz tutanla unutturulmaya çalışılanı algıları, yetkinlikleri, direnme ve dönüştürme becerileri ölçüsünde izleyiciye sunmak için bir araya geliyorlar.
İpek Çankaya
