
İnsan niçin yaratmak, nesnlerle ve ötekilerle oyun oynamak ister? Yaratıcılık sanatçya özgü bir arzu mu, yoksa gündelik hayat içinde sıklıkla görmezden gelinen, kendine yer bulamayan temel bir ihtiyaç mı? Bu sorular bizi yaratıcılığın ne olduğu ve kaynakları ile ilgili sonu gelmez bir çağrıiım zincirine, bir düşleme haline davet eder. ‘Sıradan insan’ın kimi zaman konuştuğu kelimelerle, kimi zaman oyunlarla, şakalarla hatta giydiği gömleklerle, taktığı şapkalarla sahnelediği düşlemleri ‘sanatçı’ eğip büktüğü nesneleriyle sahneye koyar. Yaratıcılık üzerine kütüphaneler dolusu yazılıp çizilmiş olsa da belki de aradaki fark bundan ibarettir. Yani yaratma arzusu/ihtiyacı herkese özgüdür çünkü herkes düş görür. Ancak sanatçı kendi düşleriyle, düşlemleriyle ilişkisini orta yere sermeyi iş edinmiştir. Ya da, bunu iş edindiği ölçüde bir kişi yaratıcı bir hale bürünür. Yaratıcılık ya da sanatçının işi bitmeyen bir uğraş gibidir. Bu tür bir varoluş halini korumak için düşlerre ve düşlemlere doğru uzanma arzusunu, devinimini sürekli canlı tutumak gerekir. İster gündelik hayatta ister bir sergide olsun, yaratıcı kişi başkalarını düşlemeye ve oyuna davet eder.
Sanatçı sıradan yaratıcıdan farklı olarak canlılığını koruyabilmek için sadece kelimeleri ve oyunu değil, nesneleri mesken tutar. Canlılığın koşulu olan düşü, düşlemi için nesneleri mesken tutmaktır. Ancak nesneler üzerinden kendisini tekrar tekrar yaratarak cansızlık ihtimalini savuşturabilir. İnsanın canlılığını en keskin biçimde hissettiği anlar oyun anlarıdır. Çünkü hayatı insan derininde, özünde olanı yaşayabildiğinde, yaşatabildiğinde hayat yaşamaya değer hale gelir. İnsan oyun oynadığında, yeni bir söz söylediğinde, içten konuştuğunda veya eşyaya kendinden bir şey katarak yeni bir biçim verdiğinde yaşadığını hisseder.

Gündelik hayatta ‘acaba bu ne işe yarar?’ sorusuyla temas kurduğumuz nesneler yaratıcı kişinin ‘sanatçı anları’nda birer oyuncağa dönüşür. Nesne, o an onun düş dünyasını yansıttığı, bir oyuncak, düşlemini sahnelemesi için bir dekordur artık. Nesne aynı zamanda, düş dünyasını yakaladığı o andan itibaren sanatçıyı oyun içinde kalmaya zorlar. Sanatçı nesnenin büyüsüne kapılmaya kendini bıraktığı ölçüde sanatçı olarak kalabilir. Sanatçılık artık bir kimlik meselesi değil, bir yavan gerçekliğe dönme ile oyunda kalabilme diyalektiğidir. Gerçeklik ile düş ve oyun iç içe geçmiş bir biçimde kalabildiği ölçüde sanatçı sanatçı olarak varolabilir, yani yaratabilir.
Sanatçı, yine sıradan yaratıcıdan farklı olarak bir cisme hayat vermekle kalmaz, aynı zamanda onu ölümsüzleştirir. Sanatçı, bir bakıma ötekinde bir imge yaratma arzusu ile marazlanmıştır. Yarattığı nesne ona göre canlı bir nesnedir. Bu nesne, onu seyre dalan bir kişinin zihninde tetiklediği sıçrayış ile canlılığını seyirciye de göstermiş olur. Seyircideki zihinsel sıçrayış bir bakıma seyircinin kendi düşüyle temas etmesinin yani onun da canlılığının tetiklenmesidir. Sanatçı hayatta kalmak için nesnelere düş katmak, can vermek zorundadır. Ancak aynı zamanda hayat verdiği nesnelerle ötekinin zihninde bir imge yaratma peşindedir. Denilebilir ki, nesnesi sanatçıyı düşü/düşlemi üzerinden hem hayata hem de ötekilere bağlar. Sanatçının belki de bildiği en iyi hayatta kalma ve bağ kurma yolu budur. Onun yaratma arzusunda zaman genleşir. Sanatçı, yaratım yolunda iken nesnesinde geçmişi şimdiye, şimdiki zamanı geleceğe iliştirir. O, şimdiki zamanda zihinlere doğru yayılırken geleceğe de nesnesi ile demir atar. Yok oluşun ve unutulmanın antitezi onun için nesneyi bir anlam üretme kaynağına dönüştürmektir. Nesnesi ancak bir anlam kaynağına evrilebilirse sanatçı yaşadığını, canlı olduğunu hissedebilecektir. Canlı hissetmenin koşulu içeriden nesneye, nesneden içeriye, nesneden ötekine ve geleceğe çapa atmaktır.

Varolmak bir sanatçı için nesnesi üzerinden dolayımlanmaktır. Anlam, ancak dolayımlanarak kendisine ve bir başkasına ulaşabilir. Harf ya da imge, onun bulduğu ve yarattığı anlamın taşıyıcısıdır. Sanatçı herkes gibi sürekli bir yap-boz, kes-yapıştır oyunu içindedir. İstisnai olarak, nesnelere bakarken şaşırarak gördüğünü içindeki yap-boz oyununa dahil eder. Ya da tersine içindeki yap-boz oyununda ortaya çıkan şeye, arayış içinde olduğu sırada gözüne çarpan nesneyi dahil eder. Belki de her ikisi geçerlidir. O halde yaratma yolculuğuna çıkmak için içeriden dışarıya, dışarıdan içeriye bir akış, bir yol kurabilmelidir. İçerideki saklı delilik ile dışarıdaki ortak genel geçer mantık, sanat eseri üzerinden kendine bir uzlaşma arar. Mantığın aşırılığından dolayı delirmemek için sanat eseri denilen yarı geçirgen zardan içerideki deliliğe bakmak neredeyse zorunludur. Yavan gerçekliğin duyuları körelttiği yerde sanat eseri saf duyumsama yetimizi, hissetme kapasitemizi bize hatırlatır.
Yaratma arzusu gündelik hayatta, görünmez duvarlarda çatlaklar oluşturmaya zorlar. Yaratıcılığa soyunan kişi çatlaklardan öte, kendi savunma hatlarında devasa gedikler açma peşindedir. Sanatçı kendi savunmacılığına karşı yıkıcı olmak zorundadır. ‘Normal hal’imizde içeriye örülen duvarlar özneyi hem içerideki karanlıktan hem dışarıdan gelen darbelere karşı korur. Ancak bu duvarlar hiçbir zaman tam olarak yalıtamaz. Düşler, düşlemler duvarlarda sürekli çatlak ve gedikler açar. Sanatçı bu çatlakları, gedikleri kapatmak yerine oralardan sızan karanlık huzmelerine gözünü diker. Çatlakları ve gedikleri kapatmak yerine yarmak, genişletmek ister. Sanatçı dışarıdak, saf ışığın kör ediciliğini bildiği için hakiki canlılığın koşulunun içeriden gelen karanlık huzmesine kapıyı aralamaktan geçtiğini bilir. O, yaratma eyleminin içerisi ile dışarısı arasındaki akışkanlıkta mümkün olduğunu kavramıştır.

Düş tek kişilik bir sanat eseri midir? Bu anlamda her düş gören en azından düş görürken bir sanatçı, düşünü hatırlarken de bir sanat izleyicisi midir? Düşte simgeselleştirme, yani metaforik anlatım doruğa çıkar. Ancak insan kendi düşünü her zaman bir sanatçının sanat eserini anladığı gibi anlamayabilir, daha doğrusu onun yaşadığı gibi yaşamayabilir. Düş, sanat eseri gibi öznenin içindeki ile imgeyi birbirine bağlayabilir ancak sanat eserinin özneyi ötekiyle bağlayıcı ve böylelikle simgeyi evrensel kılıcı etkisi, yani özneler arası boyut, düşte yoktur. Düş yaşantısı tek kişiliktir ve düş üzerine düşünürken hayale dalmadıkça, bu hayalleme halini oyuna/nesneye dökmedikçe, düş bir imgeler geçidinden ibaret kalabilir. O halde sanatçı düşünü sahneye koymak isteyen kişidir. O, dünya sahnesini seyrederken düşe dalar. Hep düşlerinin peşindedir. Gündelik hayatta sahnelenen şeyler kuru birer gösteriye dönüştükçe o kendi düşünü rehber edinerek gösteriyi oyuna çevirmek ister. O halde, sanat düş rehberliğinde bir dönüşüm/dönüştürme arzusudur denilebilir. Sanatçı üretirken dönüşür, dönüşmek için üretir. Sanat izleyicisi de eserin büyüsüne kendini bırakabildiği ölçüde bu dönüşümden nasibini alabilecektir. Eser, izleyicisini oyunbaz kelimelerle konuşmaya davet eder, kendi düşlerini düşünmesi için kışkırtır. İyi sanat eserleri tıpkı düşler gibi kişinin bilindik kodlarla başkalarına aktaramadığı özünü yani uyumsuzluğunu yaşattığı mekanlardır. Belki de bu yüzden her sergi düşsel sergi, her müze düşsel müzedir.
