Christian Brinton: Modern Sanatçılar: “John S. Sargent”

Share Button
John Singer Sargent, Dere Kıyısındaki Türk Kadını, 1907, Kağıt üzerine suluboya.

Christian Brinton[1]: Modern Sanatçılar: “John S. Sargent”[2]

Çeviren: İlksen Duru Erol[3]

             Ayaklarına sarılı bir kobra ile parıldayan hilalin üzerinde duruyor. Üzerinde mavi, yarı saydam, ince bir tabaka uçuşmakta. Elbisesi altın ile zengince işlenmiş, alnı mücevherlerle bezenmiş. Her iki tarafında coşkulu, şehvetli bir dansın müritleri sallanırken, altında arzularının kurbanları kıvranıyor; birini bir akbaba parçalamış, diğeri ise bir kimera[4] tarafından yutulmuş. O, ay tanrıçası Astarte;[5] baştan çıkarıcı ve acımasız. Londra’ya ilk geldiğinde ve sonradan Boston Halk Kütüphanesi’nde yerini bulduğunda, enerjisini uzun süredir çağdaş portre sanatına sınırlandırmış biri tarafından çağırıldığına inanmak zordu. Astarte ve daha tedirgin, modern kız kardeşlerinin uzayıp giden listesi arasında hiçbir bağlantı, hiçbir temas noktası yokmuş gibi görünüyordu.  Onlarca yıl sonra, şimdi bile Astarte ve bulunduğu ortam hem sıradan izleyici hem de John S. Sargent’ın geleneksel hayranı için bir gizem kaynağıdır. Buna rağmen, bir gizemden çok, benzersizce istikrarlı ve homojen bir sanatsal kişiliğe sahip ressamın eserlerinin anahtarıdır. O, hiç şüphesiz yaşayan portre ressamları arasından en çok göze çarpanıdır. Gözlerinin önünden sanat, bilim ve edebiyat dünyası; finans, diploması veya askeri dünya ve salt sosyal dünya durmadan geçip gider. Bugün bir bilgin, sanayi önderi ya da zayıf, huzursuz bir çocuk belirir. Yarın, etkileyici bir “Semitic Plutus”[6] olacaktır; gelecek hafta ise bahar çiçekleriyle ışıldayan, taze renkli bir Diana. Şairden generale, düşesten kara gözlü dansçıya kadar herkes, bu hareketli kalabalıkta yerini bulur. Soğuk, bazen kayıtsız, keskin ve kavrayan bakışlarla birinden diğerine bakıyor ve her birini aynı inanılmaz güvenle yorumluyor. Kişisel olarak içine kapanık olan sanatçının eserleri berraklığın timsalidir. Vizyonu tamamen gerçekçidir.  Olağanüstü kabiliyete sahip sanatçı, bu kabiliyetini öznelerinin dış görünüşünü temsil etmeye, açık ve dışsal olanı yansıtmaya adamıştır. O, hiçbir şekilde düşüncenin veya insan yüzüne açıkça kazınmış olanlar haricindeki duyguların ressamı değildir. O, ancak ikincil olarak bir renk ressamıdır. Eşsiz yeteneklerini objelerin doku, form ve şekillerine adamıştır. Onun tek krallığı gözün krallığıdır ve bu krallığı salt fiziksel görünüşle kısıtlar. Sargent’ın sanat arenasına girişiyle, kıymetli gelenekler acı bir yenilgiyle kaybolur.

             Hem itibar hem de saygı ve heyecan uyandıran teknik ustalığı ile yoluna ne zaman çıkarsa çıksın geleneği çiğniyor. Bu tuvalleri, yüzyıllarca portre sanatının mihenk taşı ilan edilmiş özellikleri bulma umuduyla incelemek neticesizdir. Üzerlerinde derin düşünmek ve tefekkür kesinlikle kural değildir. Dengeli bir kompozisyonu oluşturan çeşitli unsurların ince ayarı çoğu zaman eksiktir. Sadece tonlamanın kendisi için duyulan o içten sevgi çoğu zaman yoktur. Holbein’in[7] coşkulu hatları,  Tiziano’nun[8] yoğun ciddiyeti veya Leonardo’nun[9] nüfuz eden büyüsü bu modern yenilikçinin eserlerinde yalnızca belli belirsiz bir yankı bulur. Neredeyse kibirli bir bağımsızlıkla, yüce öncülerinin zaferlerini tekrarlamayı reddetmiştir. Onların idealleri yerine tereddütsüzce kendine ait olan idealleri koymuştur. Katkısını nasıl değerlendirirseniz değerlendirin, onun bariz yeniliğini fark etmemek imkânsızdır.  Altta yatan gerçekleri bildiğimiz sürece bu çarpıcı, olumlu sanatı okumakta hiçbir sorun yaşanmayacaktır. Yine de bu soylu kadınların neden bu kadar canlı olduğunu veya askerlerin ve devlet adamlarının neden bu kadar vurgulandığını, önce dış görünüşün altına bakmadan anlayamazsınız. Sargent kendisini maharetle yüzeyde tutsa da izleyici aynısını yapamaz.  Bu sihirbazın numarasını yapmasını izlemek yeterli değildir, nasıl gerçekleştirdiğini de görmeliyiz.

             Çoğunluk, insanlığın kozmopolitliği olarak adlandırılan şeyden o kadar büyülenmiştir ki kendi doğasının gerçek ırksal temeli gözden kaçırılmıştır. Özünde bu kadar tartışılmış özellik,  soylu ve gezgin bir Amerikalının seçmeciliğinden başka bir şey değildir. Whistler nasıl ki mizaç olarak Amerikalıysa, Sargent da temel içgüdüleri bakımından Amerikalıdır. Uyum sağlayabilme yeteneği ve belirgin ön yargılardan yoksun oluşu kökeninin doğal karmaşıklığını göstermektedir.     

             Fransızların ya da İngilizlerin, bir an için bile olsa kendilerini Sargent’ın onları resmettiği gibi resmettikleri söylenemez. Sargent’ın sanatı Fransız ya da İngiliz değil, Amerikalıdır ve Anglo-Sakson sanatından bu kadar farklı olmasının başlıca nedeni Amerikan olmaması değil, oldukça üstün nitelikte olmasıdır. 12 Ocak 1856’da Floransa’da doğan,  Almanya ve İtalya’da eğitim almış, Floransa Akademisi’nde bir öğrenci ve Paris’te Carolus Duran’ın[10] gözbebeği olan Sargent’ın bir bağımsız gözlemci bakış açısına sahip olacağını sezmek zor değildir. Yerel bir geçmişi olmayan sanatçı, hayatı boyunca bir seyirci olarak kalmıştır. Yaşadığı, gezdiği yerler ve çevresindeki insanların kişisel mizaçlarından etkilenmiş, onlarda keskin resimsel olasılıklar görmüştür. Doktor bir babanın eğitimli analizi ve kendisi de iyi resim yapan bir annenin sanatsal coşkusuna, kendi doğuştan algılama yeteneği de eklenmiştir. Başka hiçbir şey,  yatkınlık ve şartların onun genç yeteneğiyle birleşip bu denli canlı ve kendini kısa sürede kanıtlamış bir stil yaratmasından daha talihli olamazdı. Dış görünüşün aldatıcılığına dair sahip olabileceği herhangi bir eğilim, bir eski dünya kısıtlamasıyla, sanatın kutsal bir içgüdü olduğu şehrin hediyesiyle kontrol altında tutulmuştu. Fakat sanatçı, geçmişin ruhunun yaratıcı gücü çok fazla baskılamaması için, tam olarak en doğru yaşta Floransa’dan ayrıldı ve öğrendiği her şeyi çabucak işlediği yere, Paris’e gitti. Tam gereken sürede, ne az ne de çok, Pitti ve bir gün kendi portre eserlerinin asılacağı Uffizi’deki ustaların gölgesi olarak zaman geçirdi. 1874’te uzun boylu, ince yapılı delikanlı ve onun saçları ağarmış babası, Carolus-Duran’ın boulevard du Montparnasse’daki atölyesinin kapısını çaldığında sanatçı yalnızca on sekiz yaşındaydı. Genç delikanlının getirdiği eskizlerden oluşan portföyü bizzat inceledikten sonra Carlos onu öğrencisi olarak kabul etti. Eskizler ne olağanüstü ne de gösterişliydi; hatta çoğu basit ve oldukça emek verilmiş kopyalar veya özenle işlenmiş doğa detaylarından oluşmasına rağmen gelecekteki ustasında ilgi uyandırmak için yeterlilerdi.  “Eldivenli Kadın” ve“Matmazel Croisette Binicilik portresi” eserlerinin sahibi ne yazık ki itibarını kaybetmiş olsa da, bir çaylağın o dönemde Avrupa’nın herhangi bir yerinde daha etkili bir öğretmen bulabileceği şüphelidir. Saf, taze renkleri doğrudan ve akıcı şekilde kullanmada usta, sağlam bir yapı algısı olan, renk değerlerini keskin bir şekilde gören, tinsel bir üslûbu olan ve yüzeysel olsa da genel tutumu etkili ve sıradan olan Carolus, birçok açıdan kendisine bu kadar yakın olan bu yeteneği geliştirmekte zorlanmamıştır.  Paris’teki öğrencilik günleri azimli ve çalışkan günlerdi ve hiç kimse yalnızca Carolus’un derslerine katılmakla kalmayıp aynı zamanda Beaux- Arts’da öğrenim gören ve akşamları canlı model derslerine katılan bu içine kapanık, hatta utangaç genç Amerikalıdan daha gayreti çalışmamıştı. Müziğe özellikle düşkün olduğundan, bu rutini ara sıra Chatelet veya Cirque d’Hiver’daki unutulmaz pazar öğlesi konserleriyle sekteye uğrardı. Aşırı hızla gelişmese de, kendi alanında nesline hem keyif hem de çaresizlik getiren kontrolü kazanması uzun sürmedi. Öğrenciyken bile, atölyedeki arkadaşları tek bir kafayı zorlukla işlemeye çalışırken, o bütün bir tuvali doldurabiliyordu.

John Singer Sargent, Madame X, 1884, T.ü.y.b. 234.95 cm × 109.86 cm. Metropolitan Sanat Müzesi.

             Eğitimini bitirme yolundayken Sargent, hem tüm öğrendiklerinin özeti, hem de gelecekteki başarılarının vaat ettiklerini gösterecek şekilde kendi ustasının oturan bir portresini resmetti. Sadece zamanla kazanılabilecek karar verme ve teknik problemlere kolay çözümler bulma meselelerinde çoktan gelişmişti. Carolus’un yolunda devam ederek vücutları dış hatlar yerine, her bir fırça darbesinin boyut, şekil ve çizdiği objenin kendine has rengini olabildiğince doğru karşıladığı hacimle ifade etme alışkanlığını edindi.  Daha da önemlisi, Sargent bir kişiyi ya da bir grup insanı tek bakışta anlık olarak yakalayabilme yeteneğine sahipti. Bu yetenek, ona “Nedimeler”, “Dokumacılar” ve “Mızraklar” tablolarının yaratıcısı Velázquez’den miras kalmıştı. Velázquez[11] ve Manet[12] de bir anı yakalamada hayal gücünü kullanırlardı, ancak Sargent onlardan farklı olarak tamamen gözle görüleni, salt görsel olanı aktaran bir ressam oldu. Onların en hızlı ve hayati işlerinde bile sessiz bir düşünme süreci vardır. Anlık olma ilkesini portre sanatına uygulamak; alışılmış ve kalıcı olanı değil, geçişi ve anlık olanı ifade etmek Amerikanlara kalmıştır. Sargent’ın zamanına kadar, portrelerin bir dizi ruh halini yansıtması, bir anlamda modelin sürekli bir ifadesini sunması gerektiği düşünülüyordu. O ise birkaç hızlı, gergin fırça darbesiyle bu düşüncelerin tümünü değiştirdi ve bize tek bir temsili an ile kişiliği aktardı. Son aşamasında bu sanat, algı ve özalgı arasındaki farkı anlatır. Bu canlı benzerlikleri sırayla incelediğinizde, Sargent’ın başardıklarını daha iyi fark edeceksiniz ve gerçekten de resim sanatının daha önce ulaşamadığı bir şeyi göreceksiniz. Dalgalı midillisi üzerinde Velazquez’in küçük “Prens Balthasar Charles’ın At Üzerindeki Portresi”ni neredeyse hiç hareket hissi vermiyor; “Sabah Yürüyüşü”ndeki resimsel çift gerçekten durağan, ama Sargent’ın kadın portreleri sandalyelerinden kalkmak üzere ve erkekler iste konuşmanın eşiğinde. İşte sarı eteği hala elastik kıvrımlarla dönen bir dansçı; işte orada, elinde hassas bir dengeyle tuttuğu fırça ile tuvaline hücum eden bir ressam. Her şey kıpır kıpır, canlı, kendiliğinden. Bu varlıkların her biri, çağın gerginliğiyle titriyor. Diğer sanatçılar bize sakin, anın içerisine hapsolmuş olanı sundular. Sargent ise bize hareketin kendisini sunar. Onun sanatı kinetoskoptiktir.[13] Basit olduğu kadar iddialı tekniği ile bu palet sihirbazı, portre sanatının Paganini’si[14], bizi yeni bir dünyaya çekmiştir. Bizim çok iyi, belki de fazla iyi bildiğimiz ancak resim sanatında şimdiye kadar keşfedilmemiş bir dünyaya. Dahası, bizi çok uzaklara götürmüştür.  Gerçekte, mücevher, parmaklarını birbirine sıkıca kenetlemiş “Jane Seymour”un ya da unutulmaz kayalıklar ve sessiz suların yanında düşüncelere dalmış “Mona Lisa”nın bulunduğu yerden çok uzaklara ilerledik. Bu genç ustanın başarılarından hoşnut olmasanız bile, onlardan kaçamazsınız. Bu portrelerde durgunluğun ve sessizliğin eksikliğini derinden hissetseniz de, onların dürüstlüğünü veya canlılığını inkâr edemezsiniz.  Peki, sonuçta bu bir nevroz mu, yoksa sanat mı? Belki de ikisi birden. Her halükarda, ima ya da ifade edilen hareket hissi, Sargent’ın kişisel başarısı, hatta belki de portre sanatına yaptığı en önemli katkı olarak kalır.

John Singer Sargent, Bayan Vickerslar, 1884, Tü.y.b. 166.6 cm × 212.2 cm. Weston Park Müzesi, Sheffield.

             Carolus Duran’dan ayrıldıktan sonra, rue Notre Dame-des-Champs’ta bir stüdyo kiraladı, daha sonra daha geniş olan boulevard Berthier’a taşındı. Uluslararası tanınırlık kazanması için sadece bir düzine kadar portre çizmesi yeterliydi. Etkileyici “Carolus-Duran”ı takiben, avenue d’lena’daki seçkin uzmanların otelinin duvarlarından hâlâ bakan “Dr. Pozzi Evde”nin etkili bir sunumu geldi. “Genç Bir Bayanın Portresi”, “Madame Édouard Pailleron” ve kararlı olduğu kadar hassas olan “Madam X’in Portresi”nin ayakta duran tam boy silueti de kısa bir süre sonra onu takip etti. Modernize edilmiş primitif tarzında tasarlanan, adı geçen bu son tuval, tam bir kargaşa kaynağı oldu. Bu kadar tartışılan benzerlik, tahmin edildiği gibi Boticelli’yi[15] değil, Piero della Francesca’yı[16] anımsatıyor. Şiddetle kınanan ve aynı derecede coşkuyla övülen bu eser, ressamın şöhretini güvenceye aldı ve bir bakıma kariyerinin dönüş noktası oldu.

             Sargent,  “Madam X’in Portresi”dan itibaren, önceki çalışmalarının izlerini geride bırakır. “Genç Bir Bayanın Portresi”nin narin yumuşaklığı ve özellikle de krem rengi, saten giysili, boynunda siyah fiyonk ve göğsünde koyu kırmızı güllerden oluşan bir buket bulunan, pek bilinmeyen “Mrs. Austen” portresinin yumuşak, akışkan güzelliği nadiren tekrar görülür. Bu nitelikler, birbiri ardından daha kişisel özelliklerle yer değiştirir. 1884’te, Birleşik Devletlere kısa bir ziyaret ve İspanya, Fas’ın Tangier kenti, Fas ve güney İtalya’da birkaç aylık konaklamaları tarafından kesintiye uğrayan, Fransa’nın başkentinde geçirdiği sadece on yıllık bir sürenin ardından Sargent Londra’ya taşınmaya ikna edildi. Önce Kensington’a, ardından artık ünlü olan Tite Street, Chelsea’daki alacalı tuğlalı, sivri uçlu Hollanda çatılı, düzensiz pencerelere sahip evine yerleşti. Daha önce olduğu gibi portreler çizmeye devam etti; bunlardan bazıları “Mrs. Henry White”, “Lady Playfair”, ve “Bayan Vickers’lar” idi, ancak bir zamanlar “Çoşku” da daha fazla özgürlük aradığı gibi “Karanfil, Zambak, Zambak, Gül”de de tarzını değiştirdi. Broadway’de yazın durağan alacakaranlığında resmedilmiş bu tablo, samimi zarafeti, renklerin büyüsünü ve büyük ölçüde tesadüfî olsa da belirgin bir simetrik düzenle, Sargent’ın sanatının ana gövdesinden oldukça ayrı bir yer tutmaya devam ediyor. 1887 yılında Kraliyet Akademisi’nde sergilenen eser, aynı yıl Chantrey Fonu mütevelleri tarafından ülke adına sarın alındı. Bu olay, sanatçının İngiltere’ye kalıcı olarak yerleşme eğilimini şüphesiz güçlendirdi.

John Singer Sargent, Karanfil, Zambak, Zambak, Gül, 1865, T.ü.y.b. 174.0 cm × 153.7 cm. Tate

             İngiliz ve Amerikan eserlerinin giderek genişleyen panoraması, tüm netliği ve konularını akıcı üslubuyla gözlerimizin önüne serilirken, sadece birkaç önemli tuvali ayrıntılı incelemek yeterli olacaktır. Bu adamın üretkenliği hayret vericidir. Sadece sanatın devleri onu geçebilmiştir ve o da çok az bir farkla.  Ara sıra Burlington House’da üyelerin hakkı olan sekiz resim sergileme hakkını kullanır, ayrıca dört veya beş eseri New Gallery’ye veya başka yerlere gönderir. Kural olarak tek figür resimleri en yüksek ortalama değeri korurken, “Wyndham Kardeşler: Lady Elcho, Bayan Adeane ve Bayan Tennant”, “Alexandra, Mary ve Theo Acheson Hanımlar” ve  “Bayan Hunter’lar” gibi daha geniş gruplar daha sorunludur. Dağınık düzenleme, şiddetli kısaltma ve zorla ilişkilendirilmiş çizgiler bu konulara belirli bir dengesizlik katmaktadır. Dahası, Sargent gibi bu kadar modern bir sanatçı on sekizinci yüzyılın resim dünyasında kendini rahat hissetmemektedir. O bir besteci ya da doğaçlamacı değil, saf ve basit bir gözlemcidir. Yalnızca doğaya güvendiğinde asla yanlış yola sapmaz.  Yanardöner saten ve desenli ipek giysiler içerindeki bu figürlerin çoğu aşırı değişken görünebilir, sokak kıyafetleri veya örülü üniformaları içindeki erkekler de biraz daha otoriter, ancak ara sıra “Bayan Marquand” ve “Bayan Octavia Hill.” gibi üzerinde sessiz bir merhametten başka hiçbir şey yazmayan yüzler de bulabilirsiniz. Sargent’ın yaptığı seçim hiçbir şekilde kısıtlı bir seçim değildir. Kıvrak, tilki avına çıkan bir lordun yanında, bir gün Tiziano’nun “Clarissa Strozzi’nin Portresi”nin yanında yer alabilecek, hoş, bol elbisesi ve süslü şapkasıyla küçük bir hanımefendi geliyor. Sanatçı, çocuklara karşı her zaman özel bir şefkat göstermiştir. Burada çocuklar uzun vazoların cilalı zemine yansıdığı büyük bir salonda oynuyorlar; oradan, deniz kabuğu pembesi bir gece elbisesi giymiş, neşe dolu bir annenin oturduğu Louis-Seize kanepesinin ardından bakıyorlar. Nereye dönerseniz dönün, dışsal etkilere özel bir ilgiyle işaretlenmiş, karakteri özlü ve şimdilik ikna edici bir şekilde ortaya koyan, canlı ve güçlü tuvallerle karşılaşacaksınız. Her ne kadar bireysel olsa da, bu sanat türü çağdaş sosyal ve estetik ifadenin ana akımından hiçbir şekilde ayrı değildir. Elbette gerçekçi bir tadı vardır, ancak bu gerçekçilik şık ortamların, zengin buluşmalarının ve iyi yetiştirilmiş tiplerin gerçekçiliğidir. Kısacası, modern zarafetin gerçekçiliğidir. Sayısız zorlu mücadelenin ardından servet kazanan günümüzün adamı, muhteşem bir şekilde süslenmiş “Venedik İç Mekanı”nında lüksün tadını çıkarıyor. İngiltere’deki başıca selefi, aristokrasinin ressamı olmak için Flanders’tan gelmişken, John S. Sargent, günümüzün eşdeğeri olan plütokrasinin ressamı olarak tarihe geçecek.

             Topluma pek ilgi duymayan Sargent, tüm enerjisini sanatını idame ettirmeye adamıştır. Çabası ve azmi hiç durmadan devam eder; sonuçtan memnun kalana kadar tek bir kafayı yirmi veya daha fazla kez boyadığı bilinmektedir. Belki de her şeyden çok değer verdiği görünümü elde etmek için hiçbir zorluktan kaçmaz. Onun sanatı, Watts’ın[17] sanatının antitezidir. Biri maddenin, diğeri ise tavrın yüceltilmesidir.  Watts için tema her şeydi; Sargent için ise her zaman işleyiş önce gelir.  O, dünyaya sunulan şeylerin göreceli zihinsel ve ahlaki değerlerini ölçmeye çalışmaz; kendi zevklerine ve mizacına en uygun bulduğu şeyleri kayda geçirmekle yetinir. Siparişlere boğulmuş olmasına rağmen, acele ve aşırı üretim acımasız bedelini ödemeye başladığında veya van Dyck’ı[18] takip eden o dünya yorgunluğu onu sardığında genelde Londra’daki stüdyosundan ayrılıp yeni, ihtişamlı ve renkli bir gerçeklik aramaya cesaret eder. Peki, bu güzel krallık nerede? Astarte’yi parlak hilalinin üzerinde dengede bırakıp sıcak renkler ve egzotik kokular yayarken, sistrumun[19] sesi hala altın uçlu kulaklarına düşerken bıraktığımız krallık.

John Singer Sargent, Amber Dumanı, 1880, T.ü.y.b. 139.1 cm x 90.6 cm. Clark Sanat Entitüsü.

             Bu düzgün, şehirli adamın bir nevi Asyalı olduğunu, güneşin parlaklığını ve uzun cüppeli Doğuluların sıcak büyüsünü yoğun bir şekilde sevdiğini öğrenince muhtemelen şaşıracaksınız. John S. Sargent’ın sanatında, Boston Kütüphanesi’ndeki mavi duvaklı Fenikeli tanrıçası hiçbir şekilde yalnız değildir. Yıllar önce, “Amber Dumanı”ndaki, ince, buharlı spiraller halinde yukarı doğru yükselen uyuşturucu kokuyu yakalamak için başının üzerindeki beyaz pelerinin katlarını başının üzerinde gölgelik gibi tutan Mağribi kadınla girizgâhını yapmıştı. Bu figür, farklı şekillerde de olsa tekrar tekrar ortaya çıkıyor. Bazen ihtiyatlı bir sosyal sfenks, bazen yavaşça koyu renk saçlarını ören narin Nil kızı, bazen de zengin aksesuarlarla bezenmiş esmer bir çöl güzeli. Ressamın bu konuya olan ilgisi geçici değil, kalıcıdır. Kariyeri boyunca en çok ilgisini çeken modeller, kibar geleneklerin ürünü olanlar değil, tesadüfen karşılaştığı ve saf zevk için aradığı kişilerdi. Sargent’ın eserlerinde her zaman Güney hayatına karşı belirgin bir sempati görülmüştür. Ne zaman seyahat etse, tercihen İspanya, Tangier, Fas, Sicilya, Mısır veya Filistin’e gider.  Bu ülkelere karşı konulamaz bir yakınlıkla çekiliği görülür. Akdeniz kıyılarında, Venedik’in ara sokaklarında veya Capri’nin zeytinliklerinde çizim yapmadığı zamanlarda, nerede olursa olsun aynı veya benzer nitelikte konuları keşfetmeyi başarır. New York’ta “La Carmencita”yı resmetmek için bir Knickerbocker[20] modelini terk eder. Paris sergisinde, endişeyle Cava dansçılarına ait eskizler çiziktirir. Londra’daki en büyük başarıları, kendini beğenmiş aristokrasi portrelerinden ziyade, keskin zekâlı finans aristokrasisin portreleri olmuştur. Bunu doğrulamak için, “Aster Wertheimer”, “Wertheimer Hanımları”, “Bayan Carl Meyer ve Çocukları” ya da “Bayan Leopold Hirsch” portrelerine göz atın. Gerçekten de, Semitik tiplerin ressamı olarak, onların en büyük temsilcisi Amsterdam’ın çatı katlarında ve meyhanelerinde yaşayıp acı çektiği günden bu yana, ona denk bir ressam neredeyse olmamıştır.

John Singer Sargent, Wyndham Kardeşler Lady Elcho, Bayan Adeane ve Bayan Tennant, 1899, T.ü.y.b. Metropolitan Sanat Müzesi.

             “Kaprili Kız”, “Halatla İtalyan”, “Mısırlı Kadın” veya “Bedevi Arap” gibi hızlı, grafik eskizler başyapıt olarak nitelendirilmezler. Bunlar, gözlem ve uygulama sürecindeki açıkça görülen şevki ele veren basit bildirilerdir. Burada tükenmişlik yoktur. Her şey taze, doğal ve ırksaldır. Sargent’ın modellerinin uyruğunu tek bakışta anlamamıza olanak sağlayan bu etnik özellikleri resmetme becerisi, Sargent’ın oryantal karakterlerinde daha belirgindir. Her ne kadar itinalı olmasalar da, hiçbir önemli ayrıntı onun gözünden kaçmış gibi görünmüyor. Aynı doğru aktarım ruhu sayıca daha az olmakla birlikte nispeten daha önemli olan büyük kompozisyonları ayırt eder. Şal sarılmış bir figürün iki meraklı aylağın yanından aceleyle geçtiği “Venedik’te Bir Sokak” ve üç meşgul işçiyi loş bir iç mekânda gösteren “Venedikli Boncuk Dizenler” bu sıradan izlenimlerin en erken ve en iyileri arasındadır. Sargent, en tesadüfî şekilde ve en ufak bir gösterişçilik olmadan bize bir dizi unutulmaz mekân portresi sunuyor. “El Jaleo” ve “Bir İspanyol Dansı” adlı eserlerinde, yalnızca Goya[21], Degas[22] ve bazı geç dönem Parisli sanatçıların ulaşabildiği yoğun bir hareket çılgınlığı sergiliyor. Ayrıca, bu son iki sahnede, Anglo-Sakson portre sanatının başlıca temsilcisiyle bağdaşlaştırılması zor olan, tamamen Latin kökenli şeytani bir hava vardır.

John Singer Sargent, Çoşku, 1882, T.ü.y.b. 237 cm × 352 cm. Isabella Stewart Gardner Museum, Boston.

             Bu çalışmaların çoğu kariyerinin başlarında yapılmış olsa da, Sargent gayri resmi çalışmalar alanını hiçbir zaman terk etmedi. Neredeyse her sezon artan bir hevesle geri dönüyor ve genellikle New Gallery’de çeşitli gezilerinden getirdiği hatıraları sergiliyor. Son zamanlarda Anadolu, en sevdiği çizim alanı olmuştur. “Getsemani Bahçesi’nde Fransisken Rahip”hiçbir şekilde olağanüstü olmasa da, maneviyat açısından, manastırındaki inziva yerinde kitaplar ve kişisel eşyaları etrafa dağılmış halde yazı masasında oturan “Peder Albera”yı hiç yaklaşmamıştır. Ayrıca, gökyüzüne keskince uzanmış bodur ağaçları, uzun tüylü koyun sürüsü ve fesli yalnız çobanı ile “Suriye Manzarası”in göz kamaştırıcı, ışıltılı şeridini, parlaklığı açısından hiçbir zaman aşamamıştır. İster “Moab Dağları”nı ister daha az önemli konuları göstersinler, bu renkli kayıtlar her zaman görkemli ve canlıdır. Çoğu zaman ışıkla adeta parıldarlar. Hava hissini nadiren ya da hiç yansıtmadıkları için, gerçekten de herhangi bir şeyden çok ışığı gösterirler. Sargent, gençlik yıllarında Monet ile bir yaz civarı vakit geçirmesine ve uzun zamandır renk sorunlarına ilgi göstermesine rağmen en büyük başarısı olan canlı tonlara nadiren ulaşabildi. Bir portre ressamı olarak radikal izlenimcilikten etkilenmemiş ve açık hava etkinliklerinde doğanın en yeni ve en ince sırlarını çözememiştir. Bu eserin büyük bir kısmını kaplayan Asya etkisini şiddetle vurgulamak elbette fazla keyfi olurdu, ancak yine de bu eserin doğal bir özelliği gibi görünüyor. Onu yükselen güneşe çeken şey batı varoluşunun solgunluğu ve sanatsal yoksulluğu mu, yoksa kanın gizemli bir çağrısı mı? İkisinden biri, ya da her ikisi de olmalı. Aksi takdirde pek çok şeyi açıklamak zor olur, bunların en önemlisi de sadece gelenekleri değil, Asur ve Mısır sanatının gerçek ruhunu da büyük bir ustalıkla somutlaştırdığı, Boston Kütüphanesi dekorasyonlarında sergilenen oryantal motiflerin ustaca asimilasyonu.

John Singer Sargent, Moab Dağları, 1905, T.ü.y.b. 111.1 cm x 65.4 cm. Tate.

             Yine, soluk mavileri, donuk kırmızıları ve yumuşak altın rengiyle “Kefaret Dogması”nda, Bizans geleneğinin arkaik güzelliğini ve ilişkisizliğini bir kopyacının hünerinden daha fazlasıyla yakalamıştır.  Portrelerin kendileri de aksesuarlara duyulan sevgi ve duvar halıları, çömlekler, biblolar üzerinde ısrarı olma gibi belirli benzer özellikler gösterir. Ve daha derin bir düzeyde, insanlığa karşı kayıtsızlık, neredeyse küçümseyici bir şekilde mesleğinin zorbalığına boyun eğme gibi, esrarlı Doğu’ya yönelmiş olanların mirası olan sinizm izleri pusuda beklemektedir. Tartışmasız üstünlüğüne rağmen, John S. Sargent’ın tam olarak durması gereken yerde durduğu hemen anlaşılmıyor ve gençlik vaatlerini yerine getirip getirmediği de açık değil. Yirmili yaşlarının başında onur ödülü ve hors concours ödülü alan, aynı zamanda Kraliyet Akademisi üyesi olan sanatçı, her zaman sanat dünyasının bir nevi beyaz atlı prensi olmuştur. Biraz soğuk ve duygusuz doğru olsa da, olağanüstü şanslıdır. Hiç dinlenmeden, coşkuyla çalıştı, ancak başarı hiçbir zaman çok uzak olmadı ve o hiçbir zaman soğuk bir dünyaya sert gözlerle bakıp cevapsız sorular sormak zorunda kalmadı.

             Son zamanlarda hiçbir sanatçı bu ölçüde donanımlı olmamıştır. Vizyon gücü ve teknik ustalık açısından en büyükler arasında yer almaktadır. Besnard[23] ve Zorn[24] onun tek rakipleridir; Rubens,[25] Hals[26] ve Velazquez ise onunla neredeyse aynı seviyededir. Ancak, bu beceri, durumun daha ciddi sorunlarıyla karşı karşıya kalındığında alçakgönüllülüğün eksikliğine yol açmamış mıdır? Bu kadar yetenekli olmanın, sapkınlığa yol açma veya daha yüksek bir amaca ulaşmak için bir amaç olmak yerine kendi başına bir amaç olarak kalmak gibi bir tehlikesi vardır. Öte yandan, Sargent’ta sıklıkla olduğu gibi, bu durum haklı bir duygusal zevk kaynağı haline gelebilir. Hiç kimse bu tekniği ondan daha ileriye götürememiş ve ona bu kadar ifade gücü kazandıramamıştır. Irk farklılıkları ve tip veya sınıfların ince varyasyonları konusunda keskin bir gözlem gücüne sahip olmasına rağmen, Sargent’ın insan karakterlerine dair yorumlarının özellikle derin olduğu söylenemez.  Çoğu zaman zekice teşhisler olsa da, nadiren bunun ötesine geçerler. Daha az belirgin mizaçları örten gizem ve sorgulama perdesini kaldırmaya nadiren çabalar. Onun vizyonu genel değil, yereldir. Bize bu kadar verimli bir şekilde sunduğu şey kişilikten ziyade kişilerdir. O, içgörüden çok görme yeteneğine sahiptir ve sözde psikolojisinin çoğu, nihai analizde sadece fizyolojiye indirgenir. Elbette, böylesine kusursuz bir mekanizmayı kişisel kusurları çarpıtma veya abartma arzusu ile suçlamak saçmadır. Ressamın işi, atölyesine gelenleri yargılamak değildir ve gençliğinde acıyla dolu bir Marah[27] çubuğuyla dokunulmuş olma ihtimali olsa da, tuvalleri genel olarak bolca sağlıklı tarafsızlık sergiler.

             Sargent’ın tüm üretimini, tüm özgünlüğü ve cüretkâr parlaklığıyla gözden geçirdiğimizde, onun yeteneklerinin ruhsal olmaktan çok duygusal olduğu, zihin ve kalpten çok göz ve el yetenekleri olduğu giderek daha da açık hale geliyor. O, bugün bizim aynı anda hem gururumuz hem de utanç kaynağımız olan o özel vurguya hiç kimseye benzemeyen bir şekilde ulaşmıştır. Ancak dünyada zaten var olan güzelliği ne kadar zenginleştirdiği, insanın insana ya da kadına olan sevgisini ne kadar arttırdığı ucu açık bir sorudur. Şu anda, fırçasının hayata geçirdiği bu figürler sabırsız, tatminsiz ve bir o kadar da tatmin etmiyor gibi görünüyorlar. Ancak şüphesiz ki, yakında sanatın perspektifinde yerlerini alacaklar ve zamanın armağanı olan içsel dinginliği kazanacaklar. Bu dinginlik, hak edildiğinde zamanın nadiren esirgediği bir şeydir. Bu sanat, her tezahüründe esasen somut ve nesnel olduğunu kanıtlamaktadır. Bu, nüfuz etme veya niyetlenme sanatı değil, yüzeysel bir sanattır. Ne arka plana, ne de modele hiçbir taviz verilmez. Karakterin içine girmek için bir zihinsel dönüşüm girişiminde bulunulmaz. Ahlaki, duygusal veya edebi tüm eğilimler katı bir şekilde yasaklanmıştır. Her türlü bilinçli müdahale ortadan kalkmıştır. Whistler’ın[28] özenli sadeliği hor görülür, çünkü Sargent en iyi haliyle ne düzenler ne de besteler, insanı ve doğayı olduğu gibi alır. Hatta ten rengini bile pek önemsemez, kumaşları boyadığı gibi geniş vuruşlarla boyar. İnsanlığı kasıtlı olarak insanlıktan çıkarmamasına rağmen, insani notayı vurgulamak için hiçbir çaba sarf etmez ve konularından en ufak bir tesadüfî yardım veya sempati bile ödünç almaz. Sonuncu olmasa da, bu eser resim sanatının seçim ve işleme konusunda tam bağımsızlığa doğru evriminde şüphesiz en son ve en belirgin aşamadır. Sanatın özerkliği konusunda şimdiye kadar görülmüş en büyük meydan okumadır.


[1] Christian Brinton: (17 Eylül 1870 – 1942), Amerikalı sanat eleştirmeni, küratör ve koleksiyonerdi. Modern ve çağdaş sanatı Amerika Birleşik Devletleri’nde tanıtan öncülerden biri olarak, özellikle İskandinav, Slav ve Cermen sanat akımlarının tanıtımında etkili olmuştur. Aynı zamanda Pennsylvania eyaletindeki sanat yaşamına önemli katkılarda bulunmuştur.

[2] John Singer Sargent: (12 Ocak 1856, Floransa, İtalya – 14 Nisan 1925 Londra, Birleşik Krallık), İngiltere Kralı VII. Edward döneminin zengin ve asillerinin lüks hayatını anlatan portreleri ile tanınan Amerikalı ressam.

[3] İlksen Duru Erol: Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü öğrencisi

[4] Kimera (Chimaera), Yunan mitolojisinde yer alan hibrit/melez bir yaratıktır. Kelime zamanla mecazî anlamda “imkânsız hayal, gerçekleşmesi mümkün olmayan düş, kuruntu” anlamında da kullanılır hale gelmiştir.

[5] Astarte, batı samilerde yer alan bereket ve verimlilik tanrıçası. Astarte’nin köken ve fonksiyon olarak İştar’dan geldiği düşünülmektedir. Babil mitolojisinde Salambo olarak anılır.

[6] Orta Doğu kökenli veya Sami halklarına ait zenginlik/para gücü

[7] Hans Holbein (genç): (1497 – 1543), Alman ressam.

[8] Titian ya da tam adıyla Tiziano Vecellio: (1488/1490, Pieve di Cadore – 27 Ağustos 1576, Venedik), İtalyan ressam.

[9] Leonardo di ser Piero da Vinci: (15 Nisan 1452, Floransa – 02 Mayıs 1519, Amboise), Rönesans döneminde yaşamış İtalyan hezârfen, döneminin önemli bir filozofu, astronomu, mimarı, mühendisi, mucidi, matematikçisi, anatomisti, müzisyeni, heykeltıraşı, botanisti, jeoloğu, kartografı, yazarı ve ressamıdır.

[10] Charles Auguste Émile Durand ya da bilinen adıyla Carolus-Duran: (04 Temmuz 1837, Lille – 17 Şubat 1917, Paris), Fransız ressam ve resim öğretmeni. Üçüncü Fransa Cumhuriyeti sosyetesine yaptığı portreleri ile tanınmıştır.

[11] Diego Rodríguez de Silva y Velázquez: (06 Haziran 1599 – 06 Ağustos 1660), İspanyol ressamdır.

[12] Édouard Manet: (23 Ocak 1832, Paris – 30 Nisan 1883, Paris), Fransız ressam. 19. yüzyılda modern hayatı konu alan resimler yapmaya başlamış ilk ressamlardandır.

[13] Kinetoskoptik veya yaygın adıyla Kinetoskop, sinemanın atası sayılan, hareketli görüntüleri izlemek için tasarlanmış ilk cihazlardan biridir. 1889-1891 yılları arasında Thomas Edison ve yardımcısı William Dickson tarafından geliştirilmiştir. Terim, Yunanca “hareket” anlamına gelen kineto ve “izlemek/bakmak” anlamına gelen scopos kelimelerinin birleşiminden türetilmiştir.

[14] Niccolò Paganini: (27 Ekim 1782, Cenova – 27 Mayıs 1840, Nice), İtalyan besteci, keman virtüözü, gitarist ve kompozitör.

[15] Sandro Botticelli ya da Il Botticello: (Asıl adı Alessandro di Mariano di Vanni Filipepi) (01 Mart 1445 –  17 Mayıs 1510), Rönesans dönemi İtalyan ressamdır.

[16] Piero della Francesca: (y. 1415 – 12 Ekim 1492), ilk dönem Rönesans’ı İtalyan ressamıydı. Çağdaşları onu matematikçi ve geometri uzmanı olarak da tanıyordu.

[17] George Frederic Watts: (23 Şubat 1817 – 01 Temmuz 1904), Sembolist akımla ilişkilendirilen bir İngiliz ressam ve heykeltıraştı.

[18] Sör Anthony van Dyck: (22 Mart 1599, Anvers – 09 Aralık 1641, Londra), Flaman ressam.

[19] “Sistrum” (çoğulu: sistra), antik Mısır ve Yunan kökenli bir müzik aletidir.

[20] Makalede geçen “Knickerbocker” kelimesi, New York’un eski, köklü ve seçkin ailelerini ifade etmek için kullanılmıştır.

[21] Francisco José de Goya y Lucientes: (30 Mart 1746, Zaragoza – 16 Nisan 1828, Bordeaux), romantizm akımının önde gelen isimlerinden olan İspanyol ressam ve gravür sanatçısıdır.

[22] Edgar Degas: (19 Temmuz 1834 – 27 Eylül 1917), tam adı Hilaire-Germain-Edgar Degas olan, Fransız ressam, heykeltıraş ve çizer. İzlenimcilik akımının kurucularından biri kabul edilse de ressam bu terimi reddedip gerçekçi olarak tanınmayı tercih ettiğini açıklamıştır.

[23] Paul-Albert Besnard: (02 Haziran 1849 – 04 Aralık 1934), Fransız ressam ve gravürcüydü.

[24] Anders Leonard Zorn: (18 Şubat 1860 – 22 Ağustos 1920), İsveçli ressam, oymacı, heykeltıraş ve fotoğrafçıdır.

[25] Peter Paul Rubens: (28 Haziran 1577, Siegen – 30 Mayıs 1640, Anvers), Hollanda Altın Çağı sırasında yaşamış, Güney Hollanda’daki Brabant Dükalığı’ndan (modern zamanda Belçika) bir Flaman sanatçı ve diplomattı.

[26] Frans Hals: (yaklaşık 1580 – 26 Ağustos 1666), Hollandalı portre ressamıdır.

[27] Marah’ın hikâyesi şudur: İsrailoğulları Mısır’dan çıktıktan sonra çölde yolculuk ederken “Marah” adlı bir yere gelirler. Buradaki su acıdır ve içilmez. Halk Musa’ya şikâyet eder. Tanrı, Musa’ya bir ağaç parçası (çubuk) gösterir ve Musa bu çubuğu suya atınca su tatlı hale gelir. “Marah” İbranice’de “acılık, acı” anlamına gelir.

[28] James Abbott McNeill Whistler: (11 Temmuz 1834 – 17 Temmuz 1903), ABD doğumlu, Büyük Britanya kökenli ressam. Resimde aşırı duygusal ve ahlaksal konulara karşı çıkan sanatçı “sanat için sanat” anlayışını benimsedi.

Share Button

Hakkında monet

KolajART, çağdaş sanatın güncel üretimlerini, eleştirel düşünceyi ve sanat yazarlığını bir araya getiren bağımsız bir çevrim içi sanat platformudur. Dergi, 2013 yılının Kasım ayında Dekolajart adıyla kurulmuş, ancak bir takım yaşanan sorunlar nedeniyle 2014 yılının Ocak ayından itibaren KolajART adıyla yayın hayatını sürdürmeye başlamıştır. Türkiye’nin ilk plastik sanatlar odaklı çevrim içi dergilerinden biri olan KolajART, dijital ortamda sanat yazarlığı ve eleştirisinin gelişimine katkı sunan öncü yayınlardan biridir. Bağımsız ve kâr amacı gütmeyen bir web yayını olarak KolajART; sergi değerlendirmeleri, sanatçı söyleşileri, kuramsal incelemeler ve sanat tarihi perspektifinden yorumlarla Türkiye’de çağdaş sanat ortamına eleştirel ve düşünsel bir katkı sunmayı amaçlar. Farklı kuşaklardan sanatçıları, araştırmacıları ve sanat yazarlarını ortak bir tartışma zeminde buluşturan dergi, güncel sanatın eleştirel hafızasını oluşturmaya yönelik süreklilik taşıyan önemli bir dijital arşiv ve paylaşım alanı niteliği taşır.

Yorumlar kapatıldı.