Bedenini sanatı için kullanan bir başka sanatçı, Kıbrıs asıllı Avustralya’lı Stelarc (1947), insan bedeninin ‘süresi dolmuş, köhneleşmiş ya da biyolojik olarak yetersiz’ olduğu düşüncesi ile kendi bedenini fazlasıyla manipule ve tahrip etmiş, fiziksel sınırların çok ötesine geçmiştir. Stelarc insan bedeninin geliştirilip, iyileştirilebileceğini ve tüm organları çıkartarak, yerine sağlam, insan yapımı organların yerleştirilmesi gerektiğini düşünüyor.
Kategori: SANAT
Bedri Baykam: Muhammed Ali’nin Beni, Aradığı Gün…
- sahne: Paris’ten Londra’ya gidiyordum hızlı trenle… Yıl 2006. Elimde bir gün önce aldığım kitap: “The Soul of a Butterfly”… Yazarlar: Muhammed Ali ve kızı Hana Jasmeen Ali. Kendimi hatırladığımdan beri Muhammed Ali,milyonlarca dünya vatandaşının olduğu gibi benim de “arkadaşımdır”, dayanışma içinde olduğum büyük insandır. Dolayısıyla zaten kitabı tereddüt etmeden almıştım. Ama tren akıl almaz bir hızla Manş denizinin altından yol alırken gözyaşları yanaklarımdan akıp gidiyor. Yanımda, karşımda oturan insanlar ne der diye bir korkum tabii ki yok. Bir tek Sibel’i arayıp “bu kitabı döner dönmez sana vereceğim, hemen okuman şart” diyebiliyorum ancak. Nutkum tutulmuş vaziyette.
- sahne: İstanbul’dayım. Muhammed Ali’nin sitesine giriyorum ve orada “ziyaretçi mesajları”na bir not bırakıyorum. Kendisine nasıl 5 yaşından beri hayran olduğumu, Türkiye’de ne kadar sevildiğini, kitabını ağlayarak ve âşık olarak okuduğumu anlattıktan sonra, “Ünvan maçında George Foreman’i Kinshasa’da 8. Raunda devirirken -fırsatın olmasına rağmen-ona düşerken son öldürücü yumruğu vurmayacak kadar insancıl olduğunu ve bu kadar sade ama ruh dolu bir kitap görmediğimi” anlatıyorum o satırlarda…
Yazıyı siteye koyduktan sonra acaip bir his kaplıyor içimi…“Ali bu satırları okuyacak ve beni arayacak!”Hatta o günden sonra tuvalete giderken bile cep telefonumu yanıma alıyorum. Halbuki sitenin altında şöyle yazıyor çok kibar bir dille: “Tahmin edebileceğiniz gibi sitemize günde binlerce mesaj almaktayız. Bütün mesajları Mr. Ali’ye iletiyoruz ama çok azına yanıt verebiliyoruz. Anlayışınız için teşekkür ederiz”.
- sahne: bir akşamüstü, evdeyiz. Telefon çalıyor, ama ev telefonu. Açıyorum: “Bay Baykam? -Evet-
Sizi Bay Muhammed Ali’ye bağlıyorum
Utku Varlık: Oxymore / Katedral
Karanlık ormanlardan, yalnız hışırtılarını duyduğum, göz alabildiğine uzanan buğday tarlalarının yol kesimine çıktığımda, üstüme yağan çiğ, geceyi daha da dayanılmaz hâle getirdi. Beni yol kavşağında bırakan kamyon şoförü; birkaç kilometre yürürsem, Köln’nün ışıklarını göreceğimi, söylemişti ama Almanca’dan çok elleriyle konuşmuştu, ne kadar anlamışsam! Birden uzakta beliren bir ışık süzmesi bana bir umut vermeden
İdil Mirata Tokdemir: Sanatta Acıyı Deneyimleme ve Eylemsel Mutilasyon (2)
Bedeni bir otorite nesnesi olarak sorgulayan Dr. Hülya Ulaş Feyzioğlu, çalışmalarını, özellikle bedenlerine acı çektirerek sahneleyen sanatçıları şöyle değerlendiriyor:
Çalışmalarında bedenlerini derilerinden arındırarak, onları kimliklerinden soyunduranlar, bedenlerine bizzat kendileri acı vererek, bedenin acı eşiklerini zorlayanlar, bedenlerini bazen mekan, bazen de sanatsal çalışmaların malzemesi olarak işleyen sanatçılar arasında Hermann Nitsch, Marina Abramoviç,
Utku Varlık: Hiç
Ressam Roby Zober ülkesini terk edeli yarım asrı geçmişti ama onun geçmişle olan hesaplaşması, sonuçta; “…geçmiş aslında bugün’dür”; silik ilişkiler, kadın yüzleri, sepia peyzajlar, uçuk mavi bir çocukluk, öğleden sonra sinemaları, akademi, şairler… Nahit hanımın cuma sofraları, bir kapıyı kapayıp, ötekini açmak; sanki yaşanmışlığın pentür misali: yaşam katmanları giderek bir hayat: “SFUMATO” oluşturmuştu ama bu sis dağıldığında,
Ekrem Kahraman: Çağdaş İçin Bir Yol Haritası: İlahi Komedya I
“Ama koyuydu karanlık, hiç ışık yoktu.”
Bu ilk mısra/cümle, günümüzden yaklaşık beş bin, Homeros’un İlyada‘sından bin beş yüz, Dante’nin İlahi Komedya‘sından dört bin küsur yıl önce -farklı zaman dilimlerinde- çamur tabletler üzerine kazınarak çivi yazıya geçirilip pişirilerek korunmuş ve dünyanın en eski metni olarak kabul edilen Gılgamış Destanı‘nın dokuzuncu tabletinden.
Arkasından da “önünde ardında göremiyordu
Bedri Baykam: Muhammed Ali’nin Beni, Aradığı Gün…
- sahne: Paris’ten Londra’ya gidiyordum hızlı trenle… Yıl 2006. Elimde bir gün önce aldığım kitap: “The Soul of a Butterfly”… Yazarlar: Muhammed Ali ve kızı Hana Jasmeen Ali. Kendimi hatırladığımdan beri Muhammed Ali,milyonlarca dünya vatandaşının olduğu gibi benim de “arkadaşımdır”, dayanışma içinde olduğum büyük insandır. Dolayısıyla zaten kitabı tereddüt etmeden almıştım. Ama tren akıl almaz bir hızla Manş denizinin altından yol alırken gözyaşları yanaklarımdan akıp gidiyor. Yanımda, karşımda oturan insanlar ne der diye bir korkum tabii ki yok. Bir tek Sibel’i arayıp “bu kitabı döner dönmez sana vereceğim, hemen okuman şart” diyebiliyorum ancak. Nutkum tutulmuş vaziyette.
- sahne: İstanbul’dayım. Muhammed Ali’nin sitesine giriyorum ve orada “ziyaretçi mesajları”na bir not bırakıyorum. Kendisine nasıl 5 yaşından beri hayran olduğumu, Türkiye’de ne kadar sevildiğini, kitabını ağlayarak ve âşık olarak okuduğumu anlattıktan sonra, “Ünvan maçında George Foreman’i Kinshasa’da 8. Raunda devirirken -fırsatın olmasına rağmen-ona düşerken son öldürücü yumruğu vurmayacak kadar insancıl olduğunu ve bu kadar sade ama ruh dolu bir kitap görmediğimi” anlatıyorum o satırlarda…
Yazıyı siteye koyduktan sonra acaip bir his kaplıyor içimi…“Ali bu satırları okuyacak ve beni arayacak!”Hatta o günden sonra tuvalete giderken bile cep telefonumu yanıma alıyorum. Halbuki sitenin altında şöyle yazıyor çok kibar bir dille: “Tahmin edebileceğiniz gibi sitemize günde binlerce mesaj almaktayız. Bütün mesajları Mr. Ali’ye iletiyoruz ama çok azına yanıt verebiliyoruz. Anlayışınız için teşekkür ederiz”.
- sahne: bir akşamüstü, evdeyiz. Telefon çalıyor, ama ev telefonu. Açıyorum: “Bay Baykam? -Evet-
Sizi Bay Muhammed Ali’ye bağlıyorum
Utku Varlık: Oxymore / Katedral
Karanlık ormanlardan, yalnız hışırtılarını duyduğum, göz alabildiğine uzanan buğday tarlalarının yol kesimine çıktığımda, üstüme yağan çiğ, geceyi daha da dayanılmaz hâle getirdi. Beni yol kavşağında bırakan kamyon şoförü; birkaç kilometre yürürsem, Köln’nün ışıklarını göreceğimi, söylemişti ama Almanca’dan çok elleriyle konuşmuştu, ne kadar anlamışsam! Birden uzakta beliren bir ışık süzmesi bana bir umut vermeden
İdil Mirata Tokdemir: Sanatta Acıyı Deneyimleme ve Eylemsel Mutilasyon (2)
Bedeni bir otorite nesnesi olarak sorgulayan Dr. Hülya Ulaş Feyzioğlu, çalışmalarını, özellikle bedenlerine acı çektirerek sahneleyen sanatçıları şöyle değerlendiriyor:
Çalışmalarında bedenlerini derilerinden arındırarak, onları kimliklerinden soyunduranlar, bedenlerine bizzat kendileri acı vererek, bedenin acı eşiklerini zorlayanlar, bedenlerini bazen mekan, bazen de sanatsal çalışmaların malzemesi olarak işleyen sanatçılar arasında Hermann Nitsch, Marina Abramoviç,
Utku Varlık: Hiç
Ressam Roby Zober ülkesini terk edeli yarım asrı geçmişti ama onun geçmişle olan hesaplaşması, sonuçta; “…geçmiş aslında bugün’dür”; silik ilişkiler, kadın yüzleri, sepia peyzajlar, uçuk mavi bir çocukluk, öğleden sonra sinemaları, akademi, şairler… Nahit hanımın cuma sofraları, bir kapıyı kapayıp, ötekini açmak; sanki yaşanmışlığın pentür misali: yaşam katmanları giderek bir hayat: “SFUMATO” oluşturmuştu ama bu sis dağıldığında,
Ekrem Kahraman: Çağdaş İçin Bir Yol Haritası: İlahi Komedya I
“Ama koyuydu karanlık, hiç ışık yoktu.”
Bu ilk mısra/cümle, günümüzden yaklaşık beş bin, Homeros’un İlyada‘sından bin beş yüz, Dante’nin İlahi Komedya‘sından dört bin küsur yıl önce -farklı zaman dilimlerinde- çamur tabletler üzerine kazınarak çivi yazıya geçirilip pişirilerek korunmuş ve dünyanın en eski metni olarak kabul edilen Gılgamış Destanı‘nın dokuzuncu tabletinden.
Arkasından da “önünde ardında göremiyordu






