Çeviren: Deniz Gökduman

II. KİTAPLARA KARŞI SAVAŞ[1]
—Üniversitede her şeyi alt üst ettim, dedi Courbet.
Gerçek şu ki çok az çalışacak.
En fazla okuma-yazma biliyordu ve bu iki yeteneği küçümsedi.
Bir kitap görünce öfkelendi. Mürekkep hokkasını görünce irkildi. Kendisinin adının geçtiği makalelere göz atmakla yetindi.
Bu durum onun öz saygısının ölçüsünü verir.
Yazım kurallarından ne diye bahsetmeli ki?
Öyle bir şey yoktu. Fikirleri kelimelerle ifade etmemek gerekirdi; onları çizmek lazımdı.
Hapishaneden çıkışı, halk arasında yeni bir tutkunun işareti oldu. Her yerden siparişler geliyordu. Tüccarlar, onu inziva yerinde bile rahatsız etmek için Paris’ten ayrılıyorlardı.
‘Resimlerimin değeri dört katına çıktı!’ diye haykırıyordu. Ve bu doğruydu.
Bir gün Brüksel’den M. Hollender’den birkaç tablo isteyen bir mektup aldı. Reddetti. Aslında, yeterince ödeme yapılmayacağından korkuyordu.
Bu yüzden cevap vermek zorunda kalmıştı ve bu ona pahalıya patlamıştı.
Normalde bir arkadaşı her zaman ona biraz gramer ödünç vermek için hazırdı: Geri ödeyemeyeceği cömert bir borç. Bu sefer, arkadaşı yanında değildi. Kâğıt parçasıyla tek başına cebelleşti.
Birkaç ay geçti. ‘Kim bilir bu Hollender nasıl bir yüz ifadesi takınmıştır! diye iki duman nefesi arasında sırıtıyordu ki, Castagnary ona can sıkıcı bir haber iletti.
Bu Hollender’in Almanya’da sanatsal bir gazete çıkaran arkadaşları vardı: ‘le Salon’; mektubu onlara gizlice iletmişti. Uzun bir yerden yere vuran makaleden sonra, el yazısını tıpkıbasım olarak yayınlamışlardı.
Ne hatalar, hem de nasıl hatalar! ‘Toile’ (tablo) kelimesi iki ‘l’ ile yazılmıştı.
Ressamın en eski dostlarından biri bu duruma çok üzülmüştü.
‘Nasıl olur! Böyle mektuplar yazıyorsunuz ve bunun size ne kadar zarar verdiğinin farkında değil misiniz? Her zaman gülünç duruma düşmekten kaçınmak gerek.
Ben asla gülünç olamam. Zaten, tüm büyük adamlar imla bilmezdi. I. Napolyon’a bakın! Hatalarını gizlemek için okunamaz bir el yazısı kullanmıştı.
‘O zaman, siz de okunamaz yazın, ama bir ressam olarak ‘toile’ (tablo) kelimesinin sizin için iki ‘l’ ile yazılması gerektiğini göstermeyin.’
‘Bir dahaki sefere üç tane koyacağım! Sözlük, görüşmek istemediğim yaşlı bir bunak. Zaten, kelimelerin sadece başında ve sonunda hata yapılabilir; ilk ve son harfler tek gerekli olanlardır; aralarına istediğimizi koyabiliriz…’
Ve piposunu doldurdu.
Beş dakika sonra ekledi:
‘Neyse, bu işte en çok sinirlenen Hollender oldu!…’
Bilgisi, bugün valilik danışmanı olan, ama o zamanlar sadece bir palet amatörü olan Auguste M… ile yaptığı konuşmalardan aklında kalanlarla sınırlıydı. Bu Auguste M…’nin bilgisi çok çeşitliydi.
Courbet, fırça elinde, ileri geri giderek, gözünü kısarak çalışırken, bilgin konuşuyor – ve şuraya bir fırça darbesi, buraya bir fırça darbesi atıyor, bir kulak ekliyor, bir rengi değiştiriyor, az çok bir kelime tutuyordu, Courbet da böyle öğreniyordu. Ama aldığı bilgileri ne garip kullanıyordu!”
Bir örnek:
Auguste M… ona bir gün bazı halklarda ‘cenaze yemeği’ verme âdetinin olduğunu öğretmişti. Dostlar toplanır. Ölüden bahsedilir. Bir şeyler yenir. Hayatta kalanların sağlığına içilir ve teselli bulunmuş olarak dağılınır. On yıl sonra, bu gelenek ressamın aklına geldi, ama tuhaf ve bambaşka bir biçimde. Bilginin bahsettiği halk, Franche-Comté halkı oldu. Son saatin neşeli konukları da Ornans köylüleri oldu.
‘Gerçekten gerçekçi bir tablo konusu buldum,’ dedi doktor olan bir arkadaşına. ‘Taslağını çizmeye başladım. Siz, eski bir Franc-Comtois olarak, ülkemizde yüzyıllardır süregelen âdeti kesinlikle biliyorsunuzdur. Genç bir kız öldüğünde, cenaze yemeği denilen bir yemek verilir. Ceset ziyafet odasına getirilir. Tüm arkadaşları toplanır. Ölüden bahsedilir. Bir şeyler yenir. Hayatta kalanların sağlığına içilir ve teselli bulunmuş olarak dağılınır.’
‘Bu törene ilk katıldığımda çok etkilenmiştim.’
‘Bununla bir şaheser yaratacağım.’
‘Güzel kızlar, büyük testiler, hizmetçilerin gidiş gelişleri ve ortada, yeşilimsi, kötü koktuğunu anladığınız bir renkte ölünün cesedi. Bu çok gerçekçi olacak.’
Tüm hayatını o bölgede geçirmiş olan iyi yürekli doktor, cenaze yemeğinin yüzyıllardır orada âdet olduğunu öğrenmekten o kadar şaşkına döndü ki, itiraz etme zahmetine bile girmedi.
Olaylar yüzünden yarım kalan tablo yine de bir meraklı buldu.
Bu tanımadığımız kişiden, kendisine muhtemelen Franche-Comté’deki gerçek yaşamın çarpıcı bir temsili olarak sunulan bu sahnenin doğruluğuna fazla inanmamasını rica ediyoruz.
Şairler onun dostları değildi.
‘Şiir yazmak,’ derdi, ‘dürüst değildir; herkes gibi konuşmamak, aristokrat pozları kesmektir.’
Yine de Baudelaire ve ‘Fromageries’nin (Peynir İmalathaneleri) yazarı Max Buchon onun gözüne girmeyi başardı.

Sonuncusu, Paris’te pek tanınmayan ama Franche-Comté’de popüler biridir. Théophile Gautier, gerçekçi olmasına rağmen onu ‘Romantizm Tarihi’nde anar. Eğer ressam ona bağlandıysa, bu onun yeteneğinin sevdiği güzellik türüne bazı yönlerden karşılık gelmesindendi.
Şiir kitabında, lahana çorbası kokuları, bağbozumu fermantasyonları ve Ornans’ın gerçekçi çocuğunun kalbine dokunan kırsal nakaratlar vardır. Bu bir Téniers’dir, en büyük etkiyi yaratan bir ifade mutluluğu ve ton kusursuzluğuyla.
Baudelaire’in onun gözündeki değeri ‘Leş’ şiirindendi. Hendeği kirleten bu çürümüş madde kalıntısı, büyük bir yetenek ve cesaretin kanıtıydı. Courbet şaire atölyesinde konukseverlik gösterdi.
Bir köşeye eski püskü şeyler yığıldı; üzerine iki çarşaf kondu; yatak doğaçlama hazırlanmıştı. Şairin artık bir evi vardı.
Biri resim yaparken, diğeri kafiye düzüyordu.
Uzun çalışma seansları en yakın meyhaneden gelen güzel bir bira bardağı önünde son buluyordu.
Gerçekçinin Baudelaire’e tek itirazı, sonunda onun sonunu getiren afyon bağımlılığıydı.
Yine de ressamın sağlık kurallarıyla ilgilendiğini mi sanıyorsunuz? Hiç de değil. Ama Baudelaire afyonunu içtiğinde, sinir bozucu oluyordu. Görüler görüyordu. Cümleler savuruyordu. Yarım dizeler döktürüyordu. Bir sarhoşluk akşamında arkadaşı, ne yazık ki, büyük bir kara tahtaya, bu sersemleşmiş boheminin tüm karanlık ve tutarsız sayıklamalarını not etmeye yemin ederek söz vermişti.
‘Yazmak? Anlıyor musunuz? Ne işkence!’
‘Baudelaire uyandığında, karşısında, öfkeli bir adamın devasa figürünü buluyordu, ateşli gözlerle ona bakan ve elinde bir tebeşir tutan…’
Courbet’nin saldırgan mizacı, antipatilerini fırça darbeleriyle ifade etmesine neden oluyordu.
Şairler onu sinir ediyordu.

Onların yüceltilmesini tasarladı ve ‘Hippokrene Kaynağı’nı yaptı.
Bu, içi boş cümlelerin ünlü söyleyicisinin ulusa beş kuruş ödünç vermesini istediği zamandı.
Lamartine tablonun arka planında, bir dilenci çantasıyla temsil edilmişti. Daha uzakta, bir sokak lambasının ipinde, ağzı köpürmüş, dili dışarıda, zavallı Gérard de Nerval kıvranıyordu. Üçüncü biri dalış yapmıştı. Orada, çırpınıyor ve susuzluğu geçene kadar içiyordu. Ortada bir kaya. Kayanın üzerinde bir kadın, ‘Papağanlı Kadın’ kadar güzel ve çıplak. Sadece oynamıyordu; tükürüyordu. Küçük şairlerin gelip susuzluklarını giderdikleri hafif bir çanağa tükürüyordu. Bu Kaynak’tı.
‘Şairler çok öfkelenecek,’ diyordu!
Ne yazık ki, bir sabah atölyeye girdiğinde tuvali delinmiş buldu. Duvara çok yakın yerleştirilmiş, bir sandalyenin üzerine düşmüş ve sandalye en mükemmel şekilde tuvali delmişti.
Yazık olmuştu. Şairler öfkelenmedi.
[1] Bu yazı E. Gros-Kost’un, 1880 yılında yazdığı “Courbet Souvenirs in Times” adlı kitabın 2. bölümü olan “La Guerre Aux Livres”in çevirisidir. Cervaux, Libraire-Éditeur
