E. Gros-Kost: Courbet Zamanındaki Anılar (IX. FIKRALAR)

Share Button
Gustave Courbet, Ornans Yakınlarında Manzara, (yaklaşık 1865), T.ü.y.b. 78 cm x 126 cm. Varşova Ulusal Müzesi.

IX. FIKRALAR[1]                                                     Çeviren: Deniz Gökduman

Ressamın içinde her zaman biraz “çırak” vardır.

Atölye gevezeliklerine duyulan sevgi, öyle çok dallanıp budaklanan köklere sahip bir sarmaşık gibidir ki, bir sanatçıyı bundan kurtarmak için aslında aynı anda onun kalbini de söküp almak gerekir.

Çırağın zaferi, taşlamadır.

Şimdi Courbet’nin birkaç hoş aldatmacasından söz edeceğiz.

Baskıların mağdurları için en acı yanı, dostları bir süreliğine de olsa uzaklaştırmasıdır.

Realist bu sınavdan geçmişti.

Kendisini terk edenlere karşı kin gütmedi.

İzin verdiği tek “öç” — o da pek zararsız bir şaka olarak — Ornans’ta sınıf arkadaşı olmuş saf bir Besançon burjuvasına karşı oldu.

Zavallı M***’in sıkıntısı, Courbet yeniden Franche-Comté’de görününce iyice arttı.

Bir yandan muhafazakâr görüşleri ona devrimcilerle görüşmeyi yasaklıyordu; diğer yandan eski arkadaşlığı, eski bir dostunun elini sıkmaya zorluyordu.

Böylesi bir ikilemde ne yapmalı?

Gerçekten de bu talihsizi görmek acınası bir şeydi: Şehrin sokaklarında, pişmanlıktan kararan alnıyla, korkudan ağırlaşan adımlarla dolaşıp duruyordu.

Uzaktan ressamı mı görüyordu?

Hemen başka bir sokağa dalıyordu. Ya da ilk rastladığı açık kapıdan girip merdivenlerde saklanıyordu. Sonra evine dönüyor, altüst olmuş, soluk soluğa, bayılacak hale geliyordu.

Her şeyi anlayan Courbet, bu işkenceyi daha da artırmak için şeytanca bir zevk buldu.

Onu takip etmeye başladı.

Son günlerde M*** kapısını aralayamıyor, kaldırıma adım atmaya cesaret edemiyordu ki, uzakta, dişleri arasında piposuyla sırıtan dostunun geniş yüzünü görmesin.

Nihayet iyi yürekli kimseler araya girdi.

Bir buluşma ayarlandı.

İki eski arkadaş, sanki tesadüfen yan yana oturtuldu. M***, artık kaçamayınca, özür dilemek zorunda kaldı. Komüncü, her şeyi hoş gördü.

Hiçbir açıklama yapmadı, hiçbir sitemde bulunmadı ve ertesi gün için bir öğle yemeğini kabul etti.

Mönü nefisti.

Masa örtüsü kaldırılıp şişeler getirildiğinde Courbet, arkadaşının safdilliğini bildiğinden, cezanın vaktinin geldiğine karar verdi.

— Eski dostum, dedi, sana mükemmel bir iş teklifim var.

Madem yeniden samimi olduk, gelirlerini kat kat artırmanın yeni ve kesin bir yolunu sana göstermem doğru olur. Besançon ile Ornans arasında yer altı ulaşım şirketinin hisseleri hakkında ne düşünüyorsun?

— Yer altı ulaşım şirketi mi? Bu da ne! Sen benimle dalga geçiyorsun.

— Hiç de değil. Gayet ciddiyim. Besançon ile Ornans arasında kayık seferleri başlatılacağını bilmiyor musun?

— Tamamen sarhoşsun, Gustave.

— Sarhoş değilim. Dinle beni. İki şehir arasında, bildiğin gibi, Saune bataklığı vardır. Bu bataklığın altında kocaman terk edilmiş taş ocakları bulunur.

İşte! Bir şirket bu ocakları satın aldı ve bataklığı kurutma hakkını elde etti. Bir anda kanal ortaya çıkacak.

Toprağın kabuğunda küçük bir delik açılacak ve çat! Sular yeni yatağa akacak.

Ama hepsi bu değil.

Yeraltı galerileri kesintisiz olarak Ornans’tan Besançon’a kadar uzandığından, suyun üzerine kayıklar salınacak ve işte iki şehir arasında yeni bir ulaşım yolu açılmış olacak. — Anlıyor musun?

M*** anlıyordu, ama böyle bir girişimin mümkün olduğuna inanmak istemiyordu. Courbet öylesine güzel nedenler sundu ki sonunda ikna oldu.

Hatta bununla da kalmadı, büyük bir coşkuya kapıldı.

Ayağa kalktı, masasındaki çekmeceye koştu ve ressama beş yüz franklık bir banknot uzatarak haykırdı:

— Muhteşem! Harika! İşte gerçek ilerleme bu. Bana, yönetim kurulunda tanıdığın kişi aracılığıyla, eğer kaldıysa beş yüz franklık hisse al!

Bir general de onunla aynı kaderi paylaştı. Bay X o sırada yedinci tümenin komutanıydı. Bayram günlerinden birinde, Besançon’da poligonda bir atış müsabakası düzenlenmişti.

Paris’te bilinmeyen bu tür toplantılar, Franche-Comté’de kalabalıkları çeker.

Dağlardan ve vadilerden iri yapılı delikanlılar tüfekleriyle koşup gelirler.

Komşularımız İsviçreliler de elbette eksik kalmaz.

Şapkalarında horoz tüyleri, başlarında keçeden fötr şapkalarıyla, trenden inip birincilik ödülleri için yarışmaya katılırlar.

Hatta yakın kantonun arbaletçileri bile işin içine girer.

General, atış alanında mermileri değerlendiriyor, isabetleri sayıyor, öğütler veriyordu.

O sırada coşku dolu, neşesiyle kalabalığı güldüren koca bir delikanlıya rastladı.

Onunla konuşmaya başladı ve bir süre sonra karşısında çok saygın bir adam, dahası büyük bir mucit olduğunu fark edince şaşkına döndü.

İşte o kişi ona şunları anlatıyordu:

— Generalim, ürettireceğim tüfek dipçikten doldurulacak.

Sana söylediğim gibi, bu dipçik oyuktur. İçine fişekler konur.

Bir helezon yay, fişekleri birer birer namluya iter. Tetiğe basılır. Atış yapılır. — Her şey son derece basit, ama şimdiye dek kimsenin aklına gelmemiş. — Dipçik-cephanelik! Siz ne dersiniz?

— Bunu mutlaka bakana açmalıyım, dedi general.

Orduda chassepot tüfeğinin terk edilmesi gerektiğine kesin kanaatle geri döndü.

Ama ertesi gün yerel gazetede ne okudu dersiniz?

YEREL KRONİK

Kim söylemişti ki General X cumhuriyetçilere karşı pek de dostane olmayan niyetler taşıyormuş?

Dün, atış müsabakasında onu eski Komün üyesi Courbet ile uzun ve gayet samimi bir şekilde sohbet ederken gördük…

“Düzen” (ordre moral) bu talihsiz generali yerinden almayı gerekli buldu.

Besançon’dan ayrılmadan birkaç gün önce, peyzaj ressamıyla yemek yeme şansına son kez eriştik.

Bize, Naisey eşkıyalarına karşı yaptığı meşhur seferini anlattı.

Daha gerçekçi bir sonuç biz bilmiyoruz. Courbet’nin tarzı hakkında bundan daha iyi fikir verilemez.

“Ben, Ornans yakınlarında dostumuz M***’nin yanındaydım.

“Köylüler, Naisey ormanlarına yerleşmiş bir haydut çetesinin yaptıklarını durmadan kulaklarımıza üflüyorlardı.

“Benim açımdan, bu hikâyelerin tek bir kelimesine dahi inanmıyordum. Hırsızlık eden, talan yapan, adam öldüren, kadın kaçıran insanlar mı? Böyle şeyler iyi örgütlenmiş bir toplumda olmaz. Oysa bizim toplumumuz iyi örgütlenmiştir! Saint-Pélagie’den yeni çıkmış biri olarak buna şüphe etmem uygun düşmez.

“Bu haydutlar kimdi? Nereden gelmişlerdi? Kaç kişiydiler? Bunların hepsi cevapsız sorulardı.

“Kimi, bunların eski gönüllü savaşçılar olduklarını, savaşı hemşerilerine karşı ve kendi çıkarları için sürdürdüklerini söylüyordu.

“Kimi de bunların gecikmiş Prusyalılar olduğunu, çekip gitmeyi ağırdan aldıklarını ileri sürüyordu.

“Bana göre bütün bu anlatılanlar sadece hayaldi. Yine de doğrulamaya karar verdim.

“Bir akşam, büyüleyici bir ay ışığı altında, bahçede oturmuş içki içerken M***’ye dedim ki:

‘Siz Naisey haydutlarına inanıyor musunuz? Ben o kadar az inanıyorum ki size bu hayali çeteye karşı yürümeyi önereceğim.

‘İşte burada iki oğlunuz var, bundan iyisini isteyemezler. Silahlarımız var, gece güzel. Haydi yola çıkıp bir gezinti yapalım.

‘Razı mısınız?’

— Razıyım, dedi M***

— Razıyız, dediler oğulları.

“Böylece evin içinde aranmaya başladık.

“Biri eski bir süvari kılıcı kaptı. Öteki, Birinci Cumhuriyet’ten kalma bir tabanca buldu. Üçüncüsü bir sopa aldı.

“En cesuru olarak ben, bir değnekle yetindim.

“Köy kilisesinin çanı dokuzu vurunca yola koyulduk.

“Oğullardan biri yüz adım önden, keşif göreviyle gidiyordu. M*** ortada yürüyordu. Ben ve öteki gençse artçıydık.

“Böylece yarım saat, bir saat yürüdük. Ne gördük, ne de kuşku uyandıracak bir şey işittik.

“Her şey yolunda gidiyordu. Yol muhteşemdi; gece sakindi; ay milyonlarca gaz lambası gibi parlıyordu; sağımızdaki ırmak bize ferah esintiler gönderiyor, içimizi serinletiyordu. Yani en tatlı güvene gömülmüşken ansızın… basurum azdı.

‘Beni burada bekleyin,’ dedim yol arkadaşlarıma. ‘Şurada çok sık bir çalı var. Oraya gidip duracağım.’

“Tarlaları geçtim. Kurban olmuş gerçekçilerin ıstıraplarını gizlesin diye Tanrı’nın yaptığı sık çalılara şükrederek yerleştim.

“Orada çeyrek saat bile kalmamıştım ki, biraz yukarıdaki bir kayalığın bulunduğu yerden, çitin arkasından bana bir tüfek ateşlendi.

“Pat! Vızzt! Kurşunun yanımdan geçtiğini işittim. İtiraf edeyim, korku beni kapladı.

“Dehşet çığlıkları atarak ayağa fırladım. Tarlaların içinden deli gibi kaçmaya başladım. Emin olun, pantolonunuzu giymeyi unutmuşsanız sürülmüş tarlalarda dörtnala koşmak hiç kolay değildir.

“On kez den fazla siperlerin içine yuvarlandım.

“Kendimi kaybolmuş sanıyordum ki, ordunun geri kalanı beni savunmaya geldi.

“Zamanında yetişmişlerdi.

“Haydutlar ortaya çıkmaya cesaret edemedi ve biz geri dönebildik.

“O günden itibaren Naisey haydutlarına inandım.

“Bu macera ülkede çok gürültü kopardı.

“Tüm köylüler çiti görmek istedi ve malum sakatlığımı bildiklerinden, otların üstünde kuş üzümü büyüklüğünde iki üç küçük parça bulunca artık kimse olayı tartışmadı.

“Oraya bir anıt dikmek için bağış kampanyası başlatıldı.

“Bana hâlâ şaka yaptığımı düşünenlere şu yanıtı veriyorum:

— Ornans yakınlarına gidin! Gidin, benim izlerimi görün!

“Onlar hâlâ oradalar. Ben bıraktım.”


[1] Bu yazı E. Gros-Kost’un, 1880 yılında yazdığı “Courbet Souvenirs in Times” adlı kitabın 9 bölümü olan “Blagues”nin çevirisidir. Cervaux, Libraire-Éditeur

Share Button

Yorumlar kapatıldı.