E. Gros-Kost: Courbet Zamanındaki Anılar (X. SÜTUN)

Share Button
Vêndome Meydanı

X. SÜTUN[1]

Çeviren: Deniz Gökduman

Sütunun yıkılması onu büyük bir sıkıntıya sokmuştu.

Başka şeylerden konuşmayı tercih ediyordu.

Kendisine bu olay hakkında soru sorulduğunda, verdiği cevaplar net değildi. Hatta çoğu zaman birbiriyle çelişiyordu.

Onunla geçirdiğimiz altı ay boyunca ne düşündüğünü asla anlayamadık.

Bazen ileri görüşlü insanlarla bir araya gelirdi.

Onlar, anıtın yıkılışından hayranlıkla söz ederlerdi. İşte o zaman hiç itiraz etmezdi. – Anlatılanların hepsi doğruydu; o, bu cinayet ve despotluk anıtını kökünden sökmüş, o kibirli bronz kütleyi yere sermişti. Napolyon, kendi heykelini diktirirken, bir gün onu parçalayacak bir Courbet’in doğacağını hiç düşünmemişti…

Başka bir zaman ise konuşmasını değiştirirdi. Belki de muhafazakârlarla görüşüyor ve itirazlarla karşılaşacağını seziyordu.

Bu lanetli girişimdeki rolü hiç denecek kadar azdı. Uyarılarının hiçbiri dikkate alınmamıştı.

Komün, başını öne eğmiş, bir boğa gibi ileriye atılıyordu.

Vendome Meydanı’nı temizlemek istemişlerdi: Onun adı bir süpürge gibi kullanılmıştı.

              Kendi payına, sütunun üzerindeki spiral kabartmaları söküp*[2] bunları Invalides Kilisesi’ne koymakla yetinecekti.

Savaş konseyi hiçbir şey anlamak istememişti. Kendisi, ayaklanma sırasında gösterdiği hizmetleri unutularak haksız yere mahkûm edilmişti. – Örneğin: Napolyon’un kalıntılarını Sen Nehri’ne atmasını isteyen elli binden fazla mektup almıştı.

Komünarlar, yıkılan Vendome sütununun etrafında toplandılar

Bonapartçılar, sütunun yıkılması yüzünden onu takip edip duruyorlardı; oysa mezarın korunmasından dolayı ona minnettar olmaları gerekirdi. Fakat partilerin adaletinden hiçbir şey beklenmez… – Kısacası, ona iftira atılıyordu.

Birbiriyle çarpışan bu çelişkiler bize belki de gerçeği sağlayacaktır.

Courbet Komün’e nasıl girdi? – Bir sanatçı olarak.

Orada nasıl davrandı? – Bir sanatçı olarak.

Oradan nasıl kurtuldu? – Bir sanatçı olarak.

Yine de bu ‘sanatçı’ sözü onu hoşnut etmezdi.

Ulusal dramın muazzam sahnesi, ona bir rol üstlenmesi için ilham veriyordu.

Aşırı ısınmış hayal gücü, doksan üç’ün[3] o yüce ateşinin bir yansımasını görür gibi olmasına neden oldu.

Sonra, itiraf edelim ki, gururu da tatmin olmuştu. – Güzel sanatların başına o geçmemiş miydi? Halk iktidarının büyük bir kısmını o yönetmiyor muydu? – Başlangıçta sadece akışına bırakmak zorunda kaldı; sonuna kadar gitmek içinse sadece kendini taşıtan dalgaya kapılmak.

Böyle bir hayat, onun gibi bir şairin ruhuna son derece uygundu – zira o bir şairdi. Ama Hôtel-de-Ville’in[4] eşiğinden kesin ve net inançlarla adım attığını düşünmek, yanılmak olurdu.

Bu karikatürde Courbet’nin bir Rambuteau Sütununu veya pisuarı devirdiği görülüyor.

O, inananlardan değildi.

Kendi de ne düşündüğünü bilmiyordu. Davası da bunu kanıtlar. – Bu onun için bir fikir meselesi değildi, daha çok, atölye jargonuyla söylersek, bir anlık bir coşku ve saf bir kapris idi.

1871 yılı onun için ölümcül oldu.

Yaşadığı sıkıntılar, onun coşkusunu ağırlaştırdı ve hamlesini kırdı. Ayrıca, maddi kaygılar onu rahatsız etmeye başladı.

Ulusal meclis, ahlaki düzenin gerçek kapıcısı[5] gibi davranarak, kırılan camların hesabını sunuyordu. Mübaşirler dişlerini gösteriyordu.

Ödemek gerekiyordu.

Ödemek! — En ufak kuruşun değerini bilen bir köylü oğlu için bu, amansız bir angaryaydı! — Birikiminin tüm meyvelerinin bir anda yok oluşunu gören biri için dayanılmaz bir çıkmazdı! — Sınırı geçip, icra memurunun durduğu ve üzerinden resmi evrakın uçup geçemediği o kasvetli ve soğuk granit kütlesi, Jura’nın ardına çekilmek daha iyiydi.

Sürgünde geçen bir sürenin sonunda için için bir vatan hasreti duymaya başladı. Maliye ile dönüşünün koşullarını görüştü.

Bürokratların her kalem darbesi, onun için yeni bir yara oldu.

Umutsuzluk veren gecikmeler, onu her şeyi bırakmaya hazır hale getirdi. Nihayet bir anlaşmaya varıldı.

Borcunu yıllık taksitlerle ödeyecekti.

O günden itibaren, adalet ve vergi dairesinin kölesi oldu. Artık kendisine ait değildi.

Resim yapmak için değil, iyi bir borçlu olmak için çalışıyordu.

Fırçası, vitrinleri dolduran binlerce küçük tablo üretti. Paleti, alacaklıların rehini haline geldi. Manzaralar ve deniz manzaraları, orman içleri ve minyatür dalgalar, yosunlu kayalar ve Latin yelkenli tekneler; üretimleri, zamanla ondan soğumaya başlayan sanatseverlerin etrafını kuşattı.

Hapisten çıktığında tablolarında yaşanan değer artışının ardından, küçük boyutlu çalışmalarında genel bir düşüş yaşandı.

Bu, daha da fazla üretmeye devam etmesi gerektiği anlamına geliyordu…

Bir tür kaderin cilvesi olarak, bavullarını kapattığı ve vatanına dönmek için her şeyi hazırladığı sırada, patlak veren 16 Mayıs Olayı[6] onu bir kez daha durdurdu.

Gustave Courbet, Hapishanedeki Genç Komünarlar,

Şövalesini yeniden kurdu.

Gerçekleşmeyecek tatlı umutlarla yüreğini iyice doldurdu.

Birkaç ay sonra, La Tour-de-Peilz’de toprağa verildi.

Hükümet, bir büyük adamın cenaze törenini onurlandırmak adına, oraya, adını vermenin gereksiz olduğu, edebiyatçı kılığına girmiş iğrenç bir muhbiri temsilci olarak gönderdi.

İngiltere, Sheridan’ın[7] tabutunu haczetmişti; Fransa ise Courbet’in cesedini gözetlemek için bir haydut gönderiyordu.

Sütunu yıkan kişinin parasıyla yeniden inşa ettirme fikrinin, hangi parlamenter sersemin kafasında yeşerdiğini artık bilmiyoruz. — Maliye Bakanlığı’nı Féré ailesine yeniden yaptırtmak, — Darboy ailesine[8], Rigault ailesi[9] tarafından tazminat ödettirmek, — Belediye Sarayı’nı, Ulusal Muhafızların dulları ve çocuklarına yeniden yükselttirmek; işte mantıklı olmak adına, eski temsilcilerimizin oylamaları gereken önlemler bunlardı.

Ne yazık ki, saçmalıklar asla son noktaya kadar götürülmez. Bu, onların halk tarafından kabul edilmesini sağlar. Bu, daha sonra yeniden başlamaya imkân tanır.

Versay parlamentosunun talep ettiği bu hesap ödeme işlemi hakkında Ornans’ta ne deniyor? — Courbet’in bizzat kendisinin, aleyhinde alınan kararla hiç de yabancı olmadığı iddia ediliyor.

İşte bu şaşırtıcı ve açıklanması gereken bir durumdur.

Courbet’in nasıl tutuklandığı herkesçe bilinmektedir.

Merdivenleri çıkan askerlerin ayak seslerini duyunca, koca bir odun sandığına atlayıp kapağını kapamaktan başka yapacak zamanı olmamıştı.

Saklandığı yer pek güvenli değildi.

Çavuş, boş odaları gereksiz yere aramakla vakit kaybetmeden doğruca sandığa yürüdü ve kapağını kaldırdı.

“Tam vaktinde geldiniz,” dedi Courbet, sakalında talaş parçalarıyla dışarı çıkarken; “Neredeyse boğuluyordum.”

Adamımızı aşağı indirdiler.

Kendisini hakaretler ve darbeler yağdıran bir kalabalığın arasından götürdüler.

O zaman canından endişelendi ve haykırdı:

“Sütununuzu yıktım, pekâlâ! Onu ödeyeceğim.”

Bu olaylar daha önce de anlatıldı. Ama işte bazı dostlarının anlattıkları:

O talihsiz sözler, “Ödeyeceğim!”, sonradan onun tarafından fazlaca sık tekrarlandı. Kafelerde, halka açık yerlerde, kendine özgü bu sütun yıkma yöntemi hakkında bir tartışmaya maruz kaldığında, her zaman, hem de yüksek sesle, bu kesin ifadeyle sonlandırırdı: “Ödeyeceğim!”

Kişisel düşmanlarının dostları, ya da bizzat düşmanları, bu sözlü taahhüdü kaydettiler ve onu, vakti geldiğinde tahsil edilecek bir senet haline getirdiler.

“Ödemek istiyorsun,” dediler kendi kendilerine; “Ödeyeceksin!”

Ve bu iyi niyetli insanlar, meclise gönderdikleri din temelli milletvekillerine başvurdular. Mesele kısa sürede halledildi.

Böylece Courbet, kamuoyunun gazabının ağırlığı altında değil, yerel küçük kinlerin ağırlığı altında ezildi – taşınması çok daha zor ve ağır olan bir yüktü.

Bu, Ornans sakinlerinden bazılarının anlattığı versiyondur. Biz bunu, her zaman kendi kararını verme hakkını saklı tutan okuyucuya sunuyoruz.

Kendisinin de dediği gibi, Komün zamanında pek çok iyilik yapmıştı.

Versay birlikleri şehre girdiği gün, Lüksemburg Sarayı’ndaydı ve müzeyi kurtarmak için bin bir önlem alıyordu.

Louvre’da, Apollo Galerisi’ndeki mücevherlerin kaldırılmasını emretti.

Onları gizli bir dolaba kilitletti ve kapı örülmeden oradan ayrılmadı.

Son olarak, ona atfedilen o aptalca sözlere gelince:

—Raffaello[10] ve Rubens’in[11] tablolarının yanıp yok olmasının ne önemi var! Yok olurlarsa, ben onları yeniden yaparım!”

Bu sözler, bunak gazetecilerin, çürütmeye bile değmeyecek saçma hayal ürünleridir.

Kendisi, eski tablolara o kadar az değer veriyordu ki, yurtdışında onları elde etmek için çok zaman ve para harcadı.

Onlardan çok zengin bir galeri oluşturdu.

İşte bu galerinin bedeliyle, sütunun borcu bir gün mirasçıları tarafından ödenecek.

Bizim için, bu adam hakkındaki kanaatimiz şudur:

—Paris’in ve dünyanın, entelektüel ve sanatçının en çok işkence gördüğü; zihin yaratılarının ve sanat eserlerinin en az güvende olduğu tüm yerleri arasında, – biz Saint-Pelagie adındaki o kasvetli hapishaneden, yasal bir Bastille’den daha tehlikeli ve daha korkulan bir yer bilmiyoruz.

Yakın zamanda ölen Charles Habeneck[12], tahliye günü kendisine tablolarının geri verilmediğini anlatmıştı bize. Atina bugün Boeotia ilinin idari merkezidir.

Raspai[13] ise, hücresinde kendisinden sonra gelecekleri düşünerek, onlara bir mobilya bırakmak istedi. — Mobilya ortadan kayboldu.

Courbet, hücresinin kapısının üzerine manzaralar resmetmişti: Kapıyı kesip çıkardılar ve yerine yenisini koydurdular.

Hapishanenin tek tip ve çıplak olmasını isteyen yönetmelik uğruna, gardiyanlar insana zulmediyor ve onun eserlerinden faydalanıyorlar.

Toplum da aynen böyledir.

Altın yumurtlayan bir tavuğun öldürülmesi yeterlidir. — Fransa, Courbet’in tablolarını almayı lütfetmiş ve onlarla övünmüştür; sonrasında ise, onu ortadan kaldırmıştır.

Atina bugün Böotya ilinin idari merkezidir.


[1] Bu yazı, E. Gros-Kost’un 1880’de yazdığı “Courbet: Souvenirs intimes” (Courbet: Samimi Anılar) adlı kitabın 10. bölümü olan “La Colonne”nun çevirisidir. Cervaux, Libraire-Éditeur.

[2] Spiral kabartmalar: Orijinal metinde “spirales” olarak geçer. Vendôme Sütunu üzerinde Napolyon’un zaferlerini betimleyen spiral şeklinde bir kabartma bulunur. Courbet’in bunu söküp müzeye koymayı önerdiği anlaşılıyor.

[3] Doksan üç: 1793, Fransız Devrimi’nin en radikal ve şiddetli dönemidir.

[4] Hôtel-de-Ville: Paris Belediye Binası. Paris Komünü’nün merkezi.

[5] Ahlaki düzenin gerçek kapıcısı: Orijinal metinde “concierge de l’ordre moral” ifadesi, muhafazakâr meclisin ahlak bekçiliği yapmasını eleştiren alaycı bir benzetmedir.

[6] “16 Mayıs Olayı”, Üçüncü Fransız Cumhuriyeti’nin erken döneminde yaşanan ve 16 Mayıs 1877 tarihinde patlak veren ciddi bir anayasal ve siyasi krizdir. Bu olay, genellikle “16 Mayıs 1877 Krizi” olarak anılır.

[7] Richard Brinsley Butler Sheridan: (30 Ekim 1751 – 07 Temmuz 1816), 1780’den 1812’ye kadar İngiliz Avam Kamarası’nda Stafford, Westminster ve Ilchester bölgelerini temsil eden Anglo-İrlandalı oyun yazarı, yazar ve Whig politikacıydı. Sheridan, borç içinde öldü. Ölümünden sonra yaşananlar, bir trajedi ve büyük bir saygısızlık olarak kayıtlara geçti.

[8] Başpiskopos Georges Darboy: (1813-1871), Komün düşmanı, Paris Başpiskoposu. Yani Fransa’nın en yüksek rütbeli din adamlarından biri.

[9] Raoul Rigault: (1846-1871), Paris Komünü’nün simge isimlerinden biridir ve şu özellikleriyle tanınır. Radikal Devrimci ve Komün Lideri: Komün’ün en sert kanadının temsilcisiydi.

[10] Raffaello Sanzio da Urbino: (28 Mart / 06 Nisan 1483 – 06 Nisan 1520), kısaca Rafael olarak bilinen Rönesans döneminin İtalyan ressamı ve mimarıdır.

[11] Peter Paul Ruben: (28 Haziran 1577, Siegen – 30 Mayıs 1640, Anvers), Hollanda Altın Çağı sırasında yaşamış, Güney Hollanda’daki Brabant Dükalığı’ndan (modern zamanda Belçika) bir Flaman sanatçı ve diplomattı

[12] Courbet gibi Paris Komünü’ne katıldığı veya siyasi nedenlerle suçlandığı için Saint-Pelagie Hapishanesi’nde yatmış bir mahkûm olduğunu gösteriyor

[13] François-Vincent Raspail:(24-29 Ocak 1794 – 07 Ocak 1878). Fransız kimyager, botanikçi ve politikacıydı. 19. yüzyıl Fransa’sında bilim ve siyasetin kesiştiği noktada duran, otoriteye meydan okuyan, halkçı bir devrimciydi.

Share Button

Yorumlar kapatıldı.