
E. Gros-Kost[1]: Courbet Zamanındaki Anılar (XI. COURBET VE DÜŞMANLARI)
XI. COURBET VE DÜŞMANLARI [2]
Çeviren: Deniz Gökduman[3]
Ornans köyünün girişinde, solda, göze çarpan ilk ev ressamın atölyesidir.
Kötü çevrilmiş bahçenin ortasında, bitkilerin kuruyup öldüğü bu alanda, terk edilmiş yapı giderek harap olmaktadır.
Duvarlar dökülür. Sıva kabarır. Camlar, okuldan kaçan çocukların attığı taşlarla çatırdar ve yere düşer.
Kapılar düzgün kapanmaz; Baba Courbet, yaşlılığın saf ve ekonomik yöntemiyle — yani çam ağacı çağına özgü bir usulle — iki kanadı çapraz tahtalarla çivileyerek kapatmıştır.
Bu önlem, gece dolaşan serserilere ve vadinin din adamı şakacılarına karşı elbette pek işe yaramaz! Sabah olunca kapı yine açık bulunur.
Geriye kalan birkaç parça eşya talan edilmiştir.
Geniş salonun çeşitli yerlerine asılı son etütler delinip parçalanmıştır.
Köşelere pislikler bırakılmıştır.
Yaşlı adam bunun üzerine yüksek sesle feryat eder:
— Ornans’ta artık polis yok mu! Namuslu insanların malını koruyacak jandarma kalmadı mı!..
Sonra da koşarak komiserin yanına gider, derdini anlatır…
Komiser şöyle cevap verir:
— Biz ne yapabiliriz? Bir kilit alın. Bir asma kilit takın…
Ama ihtiyar bunu kabullenmez.
Alacakaranlıkta geri döner. Tahtaları yeniden çiviler. Sonra da yatağına gider — bu kez hiç değilse haydutların girişini ciddi biçimde engellediğine inanarak.
Ertesi gün, aynı tahribat yeniden başlar.
Neredeyse bir yıldır bu böyle sürmektedir…
Bu atölyede bilinçsiz köylü aptalların yaptığını, ressamın hayatında da başka aptallar — kentli ve küçümsemeye layık olanlar — yapmıştır.
İdealizm bahanesiyle onun özel hayatına girilmiş, sırları zorla açılmıştır. Düşleri sakatlanmış, kirletilmiş, aşağılanmıştır. Her şey altüst edilmiş, parçalanmış, yırtılmıştır.
Sonra da çekilirken, Loue kıyılarındaki kaba saba insanlara örnek olunmuş, — kartvizit niyetine — köşelere pislikler bırakılmıştır.
İftira, aptalların silahıdır.
Peki, saldırıya uğrayan sanatçı ne yapmalıdır?
— Boyun mu eğmeli? Bu intihardır.
— Görmezden mi gelmeli? Bu zordur.
— Geriye tek bir yol kalır: Gurur.
Buna başvuran birine ne denebilir?
Courbet gururluydu.
Bu kusurda haklıydı.
Mütevazı olsaydı, hiçbir şey yapamazdı.
Eleştiriler ne kadar aşırıysa, insan onlara katlanmayı o kadar kolay öğrenir. Realist, kendi ailesinde bile düşmanlarla karşılaştı. Kendisine çok yakın biri onu federal makamlara ihbar etti.
Sürgün edilmesini istedi. Neredeyse hapsedilmesini talep etti.
Bu yüzden Tour-de-Peilz’deki sürgünün onun hakkında nasıl konuştuğunu bir duysaydınız:
— Buraya gelirse, diye bağırıyordu, onu göle atarım!
Elbette bunu yapmazdı.
Uzun zamandır, yeteneğinin bilinciyle yoğrulmuş, ama aynı zamanda belli bir kurnazlık da içeren yumuşak bir felsefe geliştirmişti.
İftiranın en yararlı reklam olduğunu biliyordu.
Ne kadar bağırırlarsa, tablolarının fiyatını o kadar yükseltiyordu.
Hatta bazen kendisini unutan düşmanlarını kışkırtmayı bile ihmal etmiyordu. — Bu vesileyle Besançon’da gerçekleşen resmî bir yemeği hatırlıyoruz.
Bize, kaderin onu David ekolünden bir ressam olan Bay Lancrenon’un[4] yanına oturttuğunu anlatmıştı.
Lancrenon kısa süre önce öldü. Göğüs kafesi içeri çökmüş genç kadınların sisler arasında, Rubens’in[5] icat ettiği iri kalçalı, kanatlı çocuk sürüleriyle birlikte göğe yükseldiği mistik tablolar yapmada uzmandı. — Saint-Laurent Kilisesi’nin şapellerinden birinde bu ustalığın bir örneği bulunur. İyi boyanmıştır. Düzgündür. Çizim vardır. Renk vardır. Bir şey oluşturmak için gereken her şey vardır; ama yine de hiçbir değeri yoktur.
Muhteşem bir hiçliktir!
Açken en nefret ettiği klasikçiyi hırpalayamayacak kadar sağlam yiyici ve iyi içici olan Courbet, çatışmayı beklerken yöreye özgü bir alabalığı parçalamaya koyuldu.
Midesi doyup iki eski şişeyi boşalttıktan sonra saldırıya geçti:
— Bay Lancrenon?
— Bay Courbet?
— Resimlerim hakkında ne düşünüyorsunuz?
— Hımm! hımm!..
— Rafael’den[6] daha büyük olduğumu kabul ediyorsunuz, değil mi?
Zavallı klasikçi birden ayağa fırladı. Peçetesini masaya fırlatıp kayboldu.
Courbet üçüncü şişesini bir kadeh kaldırarak açtı:
— Şehrin resim hocası Bay Lancrenon’a!
Talihsiz sanatçı ona durmadan sövüp saydı. — Zaten peyzajcı da bunu istiyordu.
En sağlam gurur bile her zaman esnektir. Courbet basının yıkıcı eleştirilerini severdi; ama haklı bir övgü de onu kayıtsız bırakmazdı.
Kendi değerini bilip reklâmı ihmal etmemek mümkündür. — Bir gün bu kurnazlığının kurbanı oldu.
İsviçre’de kendisine bir İngiliz gazeteci tanıtıldı. Londra’nın en büyük gazetelerinden birinde yazdığını söylüyordu — ya da öyle iddia ediyordu. İkna olmuş bir realist olarak, coşkusunu yurttaşlarına da bulaştırmak istiyordu. Ne var ki büyük Franko-Kontlu’nun çok az tablosu Manş’ı aşmıştı.
1867’deki özel sergisi ziyaret edilmişti ama bu yeterli değildi.
Meraklıları ateşleyecek birkaç güzel eser götürmek istiyordu.
Bunları dostlarına, tanıdıklarına gösterecek, ardından da altını gizlendiği yerlerden çıkaracak, ustaca yazılmış küçük yazılar dizisini başlatacaktı — evet, ele geçireceklerdi!
Anlaşma yapıldı.
Courbet ellerini ovuşturdu.
Toplam değeri on dört bin frank olan üç tabloyu beyaz Albion’un oğluna emanet etti.
Adam teşekkür etti, trene bindi ve bir daha haber vermedi.
— Daha doğrusu, bir yıl sonra yazdı; ama bu, manzaraların çerçevesi için gereken altı yüz frankı istemek içindi.
Bazı durumlarda Courbet’nin yüksek sesle ilan ettiği gururu, onu düşmanlarının oyunlarından korurdu.
1872’de, tabloları Salon’a kabul edilmeyince, Viyana Sergisi’nin başkanına bir mektup yazdı.
Savaşın barbarca ilkesini damgalayacak iki tablo öneriyordu.
İlkinde, askere giden bir gencin vedası yer alacaktı. — İnce yapılı delikanlı, sırtında çanta, elinde değnek, ailesine veda eder.
Anne ve kız kardeşler yıkılmıştır. Kör dede, masaya yaslanmış, eskiden içinde yer aldığı katliamları hüzünle hatırlar.
Cesur görünmek isteyen çocuk, gözyaşlarını sevdiklerinden uzaklaşacağı ana saklar.
Bu tablonun etüdü başlatılmıştı. Bugün Bay Marcel Ordinaire’e[7] aittir.
İkinci tabloda ise genç asker dönüşmüştür.
Disiplin derslerini almış, gazilerin öğütlerini dinlemiş, askerlik ruhu üzerine sinmiştir.
Onu Solferino’da görürüz.
Bir zuavdır.[8] Cesurca savaşmıştır. Savaş bitmiştir. Yol cesetlerle doludur ve gece çökmektedir.
Bir zamanların ürkek askeri, vahşi bir askere dönüşmüş, ölülerden birinin üzerine çömelmiş ve başını kesmiştir. Onu havada savurur, yabanıl çığlıklar atar.
Bu iki tablo büyük boyutlarda olacaktı.
Derhâl işe koyulacağını yazıyordu; tek bir şartla: yapıtı yabancı bir jüri tarafından değerlendirilecekti. Fransız jürisi ona karşı isyan ettirici bir tarafgirlik göstermişti. Ondan nefret ediyordu.
Yanıt kısa sürede geldi.
Kural herkes için aynıydı. Her sanatçı kendi yurttaşları tarafından yargılanacaktı.
Courbet bu fikrinden vazgeçti; Meissonnier’ye[9] ders verdiğini düşünerek.
Jérôme adlı dostunun hikâyesini, onu eleştirenlere anlatacağız.
Jérôme, ressamın eski dostlarından biriydi; derin bir alçakgönüllülüğü, insanların genelde övündüğü binbir nitelikle birleştirirdi.
Uysal, çalışkan, ölçülü, sadık, yardımsever ve cesurdu.
Peyzajcının şövalesini, boya kutusunu ve tuvallerini taşıyarak kayalara tırmanırken ondan daha çevik bir ayak tanımıyoruz.
Sadık bir yoldaş olarak, her zaman zorlu ve yeni gezilere hazırdı.
Sıcakta, rüzgârda ve karda, güneşte ve yağmurda, şikâyet etmeden, dinlenmeyi düşünmeden yürürdü.
Çünkü bu cesur Jérôme, kendisine verilen onurun bilincindeydi!
Bay Courbet’nin fırçalarının ve paletinin emanetçisi olmak, tüm Franche-Comté’de kıskanılmaya yetecek bir ayrıcalıktı.
Bu yüzden onu ünlü dostuyla birlikte çitlerin boyunca, köknar ormanlarının kıyısında, dağ sırtlarında, buğdayların arasından uzanan patikalarda ilerlerken görmeliydiniz.
Sanatsal içgüdüleri o anlarda coşardı; yol kıvrımında resmedilmeye değer bir manzara belirdiğinde durur, — durur ve başını ressama çevirirdi.
Ressam hemen anlardı.
— Jérôme[10] daha ileri gitmek istemiyor, derdi; burada güzel bir manzara olmalı.
Ve gerçekten de Courbet işe koyulurdu.
Alacakaranlık renklerin parlaklığına kül serpmeye başladığında, Jérôme realiste yaklaşır, ağzını açar — söylemeyi unuttuk: Jérôme küçük bir eşektir — efendisinin hırkasını dişleriyle yakalar ve silkelerdi.
Bu şu anlama gelirdi:
— Eve dönmeliyiz; artık yapılacak değerli bir şey kalmadı.
Courbet ayağa kalkardı.
Yavaşça eve dönülürdü; orada sizi taze bir ot demeti ve Pontarlier absenti[11] dolu bir kadeh beklerdi.
Jérôme, geyikler için ayrılan barınağı keşfeden odur.
— Eğer sergi eleştirileri yazabilseydin, ihtiyar dostum, ne müthiş bir eleştirmen olurdun, derdi Courbet uzun kulaklarını okşayarak.
Bu doğruydu. Kaç Parisli peyzaj yazarı, Jérôme’un karşısında sınıfta kalırdı.
Ne yazık ki efendisinin ölümünden sonra, umutsuzluğa kapılan Jérôme, güzel sanatları sonsuza dek terk etti.
[1] Émile Gros-Kost, 19. yüzyılda etkin bir Fransız sanat eleştirmeni, yazar ve doktor olarak tanınır. Özellikle realist ressam Gustave Courbet üzerine yazdığı eserlerle, dönemin sanat anlayışının belgelenmesine önemli katkı sağlamıştır.
[2] Bu yazı E. Gros-Kost’un, 1880 yılında yazdığı “Courbet Souvenirs in Times” adlı kitabın 11. bölümü olan “Courbet Et Ses Ennemis”nin çevirisidir. Cervaux, Libraire-Éditeur
[3] Deniz Gökduman: (1976 – ) Türk ressam ve akademisyendir.
[4] Joseph-Ferdinand Lancrenon: (1794–1874), 19. yüzyıl Fransız akademik ressamı, desen ve litografi ustasıydı.
[5] Sör Peter Paul Rubens: (28 Haziran 1577 – 30 Mayıs 1640) Flaman bir sanatçı ve diplomattı.
[6] Raffaello Sanzio da Urbino: (28 Mart / 06 Nisan 1483 – 06 Nisan 1520), kısaca Rafael olarak bilinen Rönesans döneminin İtalyan ressamı ve mimarıdır.
[7] Marcel Ordinaire: (1848–1896), 19. yüzyıl Fransız ressamı ve özel koleksiyoncu olarak tanınır.
[8] Zuav (Zouave), 19. yüzyılda Fransız ordusuna bağlı özel bir piyade sınıfıdır. Kökeni Cezayir’e dayanır.
[9] Jean-Louis-Ernest Meissonier: (21 Şubat 1815, Lyon – 31 Ocak 1891, Paris) 19. yüzyılın en ünlü Fransız akademik ressamlarından ve heykeltıraşlarındandı.
[10] Courbet’nin yol arkadaşı olan küçük bir eşektir.
[11] Pontarlier absenti, 19. yüzyılda Fransa’nın absent başkenti sayılan Pontarlier kentinde üretilen yüksek alkollü pelin otu içkisini (absenti) ifade eder.
