Honoré de Balzac: Bilinmeyen Başyapıt – III

Share Button
Genç Frans Porbus, İtalyan şair Giambattista Marino’nun portresi, Detroit Sanat Enstitüsü.

I. GILLETTE[1] – 3

Çeviren: Deniz Gökduman

Onu öğretmek… Figürlere gerçek bir yaşam verebilmenin sırrına yalnızca Mabuse[2] sahipti. Mabuse’un tek bir öğrencisi oldu; o da bendim. Benim ise hiç öğrencim olmadı ve artık yaşlandım! Sana bıraktığım ipuçlarından geri kalanını anlamaya yetecek zekâya sahipsin.

Konuşurken, o tuhaf ihtiyar tablonun her yerine dokunuyordu: burada iki fırça darbesi, orada yalnızca bir dokunuş… Ama her seferinde öylesine yerinde ki, ortaya sanki bütünüyle yeni bir resim çıkıyordu; ışığın içine batırılmış bir resim. Öyle tutkulu bir coşkuyla çalışıyordu ki, ter damlaları çıplak alnında birikiyordu. Küçük, sabırsız ve kesik kesik hareketlerle öylesine hızlı davranıyordu ki, genç Poussin’e bu garip adamın bedeninde, ellerini insanın iradesine karşı fantastik biçimde yöneten bir şeytan varmış gibi görünüyordu. Gözlerindeki doğaüstü parıltı ve bir direnişin sonucuymuş izlenimi veren kasılmalar, bu düşünceye genç bir hayal gücünü kolayca etkileyebilecek bir gerçeklik havası katıyordu.

İhtiyar, çalışırken şöyle söyleniyordu:

— Pat, pat, pat! İşte böyle sürülür boya, delikanlı! Gelin bakalım, küçük dokunuşlarım, şu buz gibi tonu biraz kızartın! Haydi! Pon! pon! pon!

Diyerek, yaşam eksikliği gördüğü yerleri ısıtıyor; birkaç renk lekesiyle farklı tonları yok ediyor ve tutkulu bir Mısırlı kadının gerektirdiği o bütünlüklü tonu yeniden kuruyordu.

— Görüyor musun küçük, asıl önemli olan yalnızca son fırça darbesidir. Porbus yüz darbe vurur; ben ise yalnızca bir tane atarım. Altında kalanları kimse görmez, kimse de bunun kıymetini bilmez. Bunu iyi aklında tut!

Nihayet o şeytanî coşku dindi; hayranlıktan suskun kalmış Porbus ile Poussin’e dönerek şöyle dedi:

— Bu hâliyle bile hâlâ benim Güzel Gürültücüm kadar değil; yine de böyle bir eserin altına isim yazılabilir. Evet, ben olsam imzalardım, diye ekledi ve ayağa kalkarak bir ayna aldı; tabloya aynadan baktı.

— Şimdi hadi, kahvaltıya gidelim, dedi. İkiniz de benim evime gelin. Füme jambonum, güzel şarabım var! Heh heh! Zamanlar kötü olsa da resim üzerine konuşuruz. Biz bu işin adamıyız.

Sonra Nicolas Poussin’in[3] omzuna hafifçe vurup ekledi:

— İşte burada yetenekli küçük bir delikanlı var.

Normand’ın üzerindeki yıpranmış ceketi fark edince, kemerinden deri bir kese çıkardı; içini karıştırdı, iki altın sikke aldı ve onları göstererek:

— Çizimini satın alıyorum, dedi.

— Al şunu, dedi Porbus, Poussin’in irkilip utançtan kızardığını görünce; çünkü genç çırak, yoksulun gururunu taşıyordu. Al hadi, onun kesesinde iki kralın fidyesine yetecek kadar para var!

Üçü birlikte atölyeden aşağı indiler ve sanat üzerine konuşarak Saint-Michel Köprüsü yakınlarında bulunan güzel bir ahşap eve doğru yürüdüler. Evin süslemeleri, kapı tokmağı, pencere çerçeveleri ve arabesk bezemeleri Poussin’i hayranlık içinde bıraktı. Ressam olma yolundaki genç adam, kendini bir anda alçak tavanlı bir odada, sıcak bir ateşin önünde, iştah açıcı yemeklerle dolu bir masanın yanında buldu; üstelik eşine az rastlanır bir mutlulukla, içtenlik dolu iki büyük sanatçının arkadaşlığındaydı.

— Delikanlı, dedi Porbus, onu bir tablonun önünde şaşkınlık içinde görünce, bu tuvale fazla bakmayın, yoksa umutsuzluğa düşersiniz.

Bu, Mabuse’un alacaklıları tarafından uzun süre tutulan hapishaneden çıkmak için yaptığı Âdem tablosuydu. Bu figür gerçekten öyle bir gerçeklik gücü sunuyordu ki Nicolas Poussin o andan itibaren yaşlı adamın söylediği karmaşık sözlerin gerçek anlamını kavramaya başladı. Yaşlı adam tabloya memnun ama coşkusuz bir tavırla bakıyordu ve sanki “Daha iyisini yaptım!” der gibiydi.

“Hayat var içinde,” dedi, zavallı ustam kendini aşmış; ama tuvalin derinliğinde hâlâ biraz gerçeklik eksik. Adam oldukça canlı, ayağa kalkacak ve bize doğru gelecek. Ama solduğumuz, gördüğümüz ve hissettiğimiz hava, gökyüzü, rüzgâr orada yok. Sonra orada hâlâ yalnızca bir adam var! Oysa doğrudan Tanrı’nın ellerinden çıkmış tek adam, eksik olan ilahi bir şeye sahip olmalıydı. Mabuse bunu sarhoş olmadığı zamanlarda kendisi de üzüntüyle söylerdi.

Poussin, tedirgin bir merakla bakışlarını sırayla ihtiyarla Porbus arasında gezdiriyordu. Ev sahibinin adını sormak ister gibi Porbus’a yaklaştı; ancak ressam gizemli bir tavırla parmağını dudaklarına götürdü. Bunun üzerine genç adam, büyük bir ilgiyle sessizliğini korudu; er ya da geç duyacağı bir sözün, ev sahibinin kim olduğunu anlamasına yardım edeceğini umuyordu. Çünkü Porbus’un ona gösterdiği saygı ve bu odada birikmiş harikalar, ev sahibinin hem zenginliğini hem de yeteneğini fazlasıyla ortaya koyuyordu.

Poussin, koyu renk meşe kaplamanın üzerinde asılı duran görkemli bir kadın portresini görünce haykırdı:

— Ne güzel bir Giorgione![4]

— Hayır! Diye karşılık verdi ihtiyar, gördüğün şey benim ilk karalamalarımdan biridir.

— Vay canına! Demek ben resim sanatının tanrısının evindeyim, dedi Poussin saf bir hayranlıkla.

İhtiyar, bu övgüye uzun zamandır alışkın bir insanın gülümseyişiyle tebessüm etti.

— Üstat Frenhofer, dedi Porbus, şu güzel Ren şarabınızdan biraz da benim için getirtemez misiniz?

— İki fıçı, diye cevap verdi ihtiyar. Biri, bu sabah senin güzel günahkârını görmenin bana verdiği haz için; diğeri ise bir dostluk armağanı olarak.

— Ah! Eğer sürekli hasta olmasaydım, dedi Porbus, ve siz de bana Güzel Gürültücünüzü görme izni verseydiniz, doğal boyutlarda figürlerin yer aldığı, yüksek, geniş ve derin bir resim yapabilirdim.

— Eserimi göstermek mi? diye haykırdı ihtiyar, derin bir heyecanla. Hayır, hayır; onu hâlâ yetkinleştirmem gerekiyor. Dün akşamüstü, dedi, bitirdiğimi sanmıştım. Gözleri bana nemli görünüyordu, bedeni kıpırdanıyordu; saçlarının örgüleri bile hareket ediyordu. Nefes alıyordu! Düz bir tuval üzerinde doğanın kabarıklığını ve yuvarlaklığını gerçekleştirmeyi başarmış olsam da, bu sabah gün ışığında hatamı fark ettim. Ah! Bu görkemli sonuca ulaşabilmek için renk ustalarının büyüklerini derinlemesine inceledim; ışığın kralı Tiziano’nun[5] tablolarını katman katman analiz ettim, adeta söküp yeniden kurdum. O büyük ustanın yaptığı gibi figürümü açık bir tonla, yumuşak ve dolgun bir boya hamuruyla kurdum; çünkü gölge yalnızca bir rastlantıdır, bunu aklında tut delikanlı. Sonra eserimin üzerine yeniden döndüm; yarı tonlar ve saydamlığı giderek azalan sır katmanlarıyla en güçlü gölgeleri, en derin siyahları bile elde ettim. Çünkü sıradan ressamların gölgeleri, aydınlık tonlarından bambaşka bir yapıdadır; o gölgeler et değil, tahtadır, tunçtur — aklınıza ne gelirse odur, ama asla gölgede kalan canlı bir beden değildir. Onların figürleri yer değiştirirse, gölgeli bölgelerin aydınlanmayacağı hemen hissedilir. Ben bu hatadan kaçındım; bende en koyu gölgenin altında bile beyazlık kendini belli eder! Nasıl ki birçok bilgisiz kişi, yalnızca çizgiyi dikkatle temizlediği için doğru çizdiğini sanırsa, ben de figürümün dış sınırlarını kuru çizgilerle belirlemedim, en küçük anatomik ayrıntıyı bile keskin biçimde ortaya çıkarmadım; çünkü insan bedeni çizgilerle son bulmaz. Bu konuda heykeltıraşlar gerçeğe biz ressamlardan daha fazla yaklaşabilir. Doğa, birbirinin içine geçen yuvarlaklıklar bütünüdür. Aslında, tam anlamıyla söylemek gerekirse çizim diye bir şey yoktur! Gülme delikanlı! Bu söz sana ne kadar tuhaf görünse de, bir gün nedenini anlayacaksın. Çizgi, insanın ışığın nesneler üzerindeki etkisini kavrayabilmek için kullandığı bir araçtır; oysa doğada her şey doludur, çizgi diye bir şey yoktur. Çizmek dediğimiz şey aslında modellemektir; yani nesneleri içinde bulundukları ortamdan ayırmaktır. Bedene görünüşünü veren yalnızca ışığın dağılımıdır.

Bu yüzden ben çizgileri sabitlemedim; konturların üzerine sarımsı, sıcak yarı tonlardan oluşan bir sis yaydım. Böylece figürün sınırlarının arka planla tam olarak nerede birleştiğini parmakla göstermek mümkün olmaz. Yakından bakıldığında bu çalışma pamuksu ve belirsiz görünebilir; fakat iki adım geri çekildiğinizde her şey sağlamlaşır, netleşir ve ortaya çıkar. Beden döner, biçimler kabarır, çevresinde havanın dolaştığı hissedilir.

Yine de hâlâ memnun değilim; kuşkularım var. Belki de tek bir çizgi bile çizmemek gerekir; belki de figüre ortasından başlamalı, önce en çok ışık alan çıkıntıları kurup sonra karanlık bölgelere geçmelidir. Güneş de böyle yapmaz mı — şu evrenin ilahi ressamı? Ah doğa, doğa! Kaçışlarının sırrını kim çözebildi ki? Görüyorsunuz, fazla bilgi de cehalet gibi sonunda bir inkâra varıyor. Eserimden şüphe duyuyorum!

İhtiyar bir an duraksadı, sonra yeniden söze başladı:

— İşte on yıldır çalışıyorum, delikanlı; ama doğayla yarışmak söz konusu olduğunda on yıl nedir ki? Yürüyebilen tek heykeli yapmak için Efendi Pigmalion’un[6] ne kadar zaman harcadığını bilmiyoruz!

İhtiyar derin bir düşünceye daldı; gözleri bir noktaya sabitlenmiş halde, elindeki bıçakla dalgın dalgın oynayıp durdu.

— İşte yine kendi ruhuyla konuşmaya başladı, dedi Porbus alçak bir sesle.

Bu söz üzerine Nicolas Poussin, açıklanamaz bir sanatçı merakının etkisi altına girdi. Beyaz gözlü, dalgın ve donuk görünen bu ihtiyar, artık onun gözünde sıradan bir insan olmaktan çıkmış; yaşayan kaprisli bir deha gibi görünmeye başlamıştı.


[1] Honoré de Balzac, Bilinmeyen Başyapıt – “İnsanlık Komedyası – Felsefi İncelemeler – 1. Cilt. Furne baskısının on dördüncü cildi, 1842.”

Bu, Balzac’ın büyük eser dizisi La Comédie humaine‘in (İnsanlık Komedyası) içindeki Études philosophiques (Felsefi İncelemeler) bölümünün birinci cildine ait bir künye bilgisidir. “Quatorzième volume” (on dördüncü cilt) ifadesi biraz kafa karıştırıcı görünebilir, çünkü aynı zamanda “Tome I” (1. Cilt) deniyor. Bunun nedeni şudur: Bu, Études philosophiques bölümünün 1. cildi, ama La Comédie humaine‘in tamamını kapsayan Furne baskısının 14. cildidir. Furne, 1842-1848 yılları arasında Balzac’ın eserlerini topluca yayımlayan Paris’li bir yayınevidir ve bu baskı Balzac’ın kendi gözetiminde yapıldığı için oldukça önemlidir.

[2] Jan Gossaert: (yaklaşık 1478 – 01 Ekim 1532), Hollanda’dan Fransızca konuşan bir ressamdı ve Jan Mabuse (doğduğu yer olan Maubeuge’den aldığı isim) veya 1503’te Antwerp’teki Aziz Luka Loncası’na kaydolduğunda kullandığı Jennyn van Hennegouwe (Hainaut) adıyla da bilinirdi.

[3] Nicolas Poussin: (15 Haziran 1594 – 19 Kasım 1665), Fransız klasisist ressamdır.

[4] Giorgione: (yak. 1477/8 – 1510), gerçek adı Giorgio Barbarelli da Castelfranco olan, Yüksek Rönesans akımına yön veren İtalyan ressam.

[5] Titian ya da tam adıyla Tiziano Vecellio: (1488/1490, Pieve di Cadore – 27 Ağustos 1576, Venedik), İtalyan ressam.

[6] Pigmalion, Yunan mitolojisinde Kıbrıs’ta geçen bir söylencenin kahramanı olan yontu sanatçısı.

Share Button

Yorumlar kapatıldı.